Taş atılıyor.

Çakmak atılıyor.

İdrar dolu şişeler atılıyor.

Hakem görmezden geliyor.

Yüzünü çeviriyor.

Atılmıyormuş gibi yapıyor.

*

O hakem, iktidardır.

*

Saha, Türkiye.

*

Kendisini itip kakana bile hoşgörü gösterirken; "Kafama bunu attılar" diye gösterene, sarı kart gösteriyor... Küfür edene ses çıkarmıyor; "Bana küfür etti" diyene, "Kes sesini" diyor.

*

Fenerbahçe, biziz.

*

Gördüğünü söylemek, suç.

Adalet istemek, kabahat.

*

Açılım planlanıyor mesela...

Nerede?

Polis Akademisi’nde.

*

E bakıyoruz... Yakasına Atatürk rozeti takan AB vatandaşı Daum’a "Atarım seni dışarı" diye gözdağı veren 4’üncü hakemin asıl mesleği, polislik!

*

Matrağın böylesi mi desem...

Kaderin cilvesi mi.

*

Ve, işin özünde, Diyarbakırlı olmak filan değildir sorun... Öyle olsa, Aziz Yıldırım’a niye taş atsınlar? Türk-Kürt de değil mesele... Yoksa, niye Brezilyalı Santos’a küfür ederken, Kamerunlu Tazemeta’yı alkışlasın? Diyarbakırsporlu-Fenerbahçeli olmak desen... Sorun olsaydı, "Biji Fenerbahçe" pankartları açılır mıydı?

*

Peki nedir...

"Basiretsiz yönetim"dir.

*

Ha futbol.

Ha hayat.

Bu ülkede kanunlar, sadece kanunlara uyanlar için geçerli kardeşim... Evrensel kuralları uygulamaya korkan, suç işleme özgürlüğüne "çanak tutan"dır asıl sorun.

Add a comment

20 Temmuz

Temmuz

gecesi...

19u

20sine

dönüyor

usul usul.

Akdenizin

göbeği...

Ay batmış.

Zifiri

karanlık.

Bir balıkçı teknesi...

Işıkları sönük.

Pata pata, yarıyor suları.

Karaya 3

kilometre mesafe.

"Vakit tamam"

diyorlar.

10 kişiler...

Başlarında o.

Henüz üsteğmen.

*

Üzerinde kamuflaj, ayağında postal, sırtında su almasın diye naylonlara sarılmış hafif silahları, mühimmat... Bakıyor takımına, sözler yetersiz, sarılıyorlar, olur a, yakalanırlarsa, teslim olmaya niyetleri yok nasıl olsa... Helalleşiyorlar. Atlıyor suya.

Peşinden öbürleri.

*

Yüzüyorlar... 3 kilometre... Kamuflaj, postal, cephane, ıslanınca oluyor bin kilo sanki... Yüzüyorlar... Karaya ayak basar basmaz, ilk hedef, hellim peyniri kolilerinde getirilen ve balıkçı mücahitler tarafından Beşparmakın eteklerine gizlenen telsizler... Buluyorlar. İlk temas kuruluyor, "Vardık..."

*

Sonraki hedef, tepeci adı verilen, gözcüler... Geleceğimize pek ihtimal vermiyorlar ama, gene de tedbiri elden bırakmıyorlar, ki, gemi memi görünürse, aman haberleri olsun ha... Tepeliyorlar tepecileri birer birer, silah yok, gürültü yok, elleriyle; ruhları bile duymuyor.

*

Yokluyorlar araziyi... Görüyorlar ki, bizim istihbarat doğru, onların istihbarat yanlış, "Buralar sarp, çıkamazlar" dedikleri yerleri boş bırakmışlar, "Çıksa çıksa buraya çıkar" dedikleri, taaa uzak noktalara, uzak plajlara yığılmışlar.

*

Basıyor telsizin

mandalına...

*

Adana, Konya ve Antalyadan kalkan jetlerimizin homurtusu Kıbrıs semalarını yırttığında, saatler 05.25i gösteriyor... Balyoz inmek üzere... Rumun kafasına dank ediyor ama, iş işten geçmiş... 35 dakika sonra, C-47 ve C-160larımız görülüyor. Kapılar açılıyor...

*

Zirveye yakın o sırada.

Beşparmakta.

Kaldırıyor kafasını

üsteğmen.

Gülümsüyor.

EOKAnın kara bulut gibi çöktüğü Kıbrısın gökleri, beyaz baloncuklarla kaplanıyor. Türk paraşütçüsü yağıyor.

Sağanak.

*

Ufka bakıyor...

İşte oradalar.

Çıkarma gemileri

geliyor.

*

Ve, 35 sene sonra...

*

Gene bir 20

Temmuz sabahı...

*

Zaman ne çabuk da akıp gitmiş, orgeneral olmuş, ordu yönetmiş, çok kritik bölgelerde, sayısız görevlerde, tarifsiz fedakárlıklarda bulunmuş, o üsteğmen... Açıyor televizyonu ki, 35 sene önce henüz dünyaya bile gelmemiş olan genç muhabir, Silivri Cezaevinin önünden onu anlatıyor: "Vatana ihanet ettiği, çete kurduğu ve devleti yıkmaya çalıştığı için, 200 küsur sene hapsi isteniyor sayın seyirciler..."

Add a comment

Al sana açılım


27 senedir gazetecilik yapıyorum... Ve, çalışma hayatımın en enteresan "sansür" olaylarından biri geldi başıma... "Açılım"ı destekleyen arkadaşların, iyi okumasını öneririm.

*

Tatilden döndüm...

"Kürtçe" başlıklı

bir yazı yazdım.

Bugün çıkacaktı.

*

Şöyle başlıyordu:

"Kimimiz Türk, kimimiz Kürt, kimimiz Laz, kimimiz Çerkez... Yahudimiz, Rumumuz, Ermenimiz, Rus gelinlerimiz, Alman damatlarımız; uzatmayayım, 'mozaik' derler, değiliz aslında, 'ebru'yuz, koskoca bir aileyiz... Ve, ortak bir vatanımız, ortak bir resmi dilimiz var bizim; Türkçe... Bizi, biz yapan."

*

Şöyle devam ediyordu:

"Dünyaya entegreyiz; İngilizce de öğreniriz, Japonca da... Elbette, anadilini de, mesela Kürtçeyi de öğrenmek en doğal hakkıdır yurttaşların... Ama, bu doğal hakkı, 'açılım' adı altında, 'resmi dil' haline dönüştürmeye çalışmak, bizi biz olmaktan çıkarmaz mı? 'Bizi bize yabancı' hale getirmez mi? İki lisanlı toplum olursak eğer... Birlikte yaşamak isteyen, sorunlarını konuşa konuşa çözme iddiasında olan, ancak, birbirinin dilinden anlamayan bir toplumu, hangi tutkal bir arada tutabilir?"

*

Ve, şöyle bitiyordu:

"Silahla beceremeyen bölücülerin tuzağına düşmemeli Türkiye... Kanın durması için teröriste bile şefkat gösterilebilir; bakarsın, tatlı dil yılanı deliğinden çıkarır... Fakat, farklı dil, kardeşi kardeşe yabancı haline getirir, ki, terörden tehlikelidir."

*

Yazı buydu.

Peki "sansür" nerede?

Şurada...

*

Yazıyı Kürtçe yazmak istedim!

*

Hayır...

Amacım, Türkiye'nin en etkin gazetesinde ilk Kürtçe makaleyi yazan kişi olmak değildi... Yukarıdaki satırları okuyacaktınız ve anlamayacaktınız.

Amacım işte buydu.

*

Araya "ikinci resmi lisan" girdiğinde... Farklı etnik gruplara mensup olan, ancak, Türkçe konuşarak, Türkçe yazarak, Türkçe okuyarak "anlaşan" bir toplumun, nasıl aniden birbirine yabancılaşacağını görecektik...

Kanıtı da, bu yazı olacaktı.

*

E hani sansür?

Buyrun...

*

Kürtçe bilmediğim için, Türkiye Çevirmenler Derneği'ne başvurdum, "Bu yazıyı Kürtçeye çevirmek istiyorum" dedim. "Hay hay" dediler, İstanbul'daki "yeminli tercüme bürosu"nun telefonlarını verdiler. Aradım... "Hay hay" dediler, Kürtçe tercüman bulmak için iki gün izin istediler ve çevirme ücretinin de 180 lira artı KDV olduğunu belirttiler... "Hay hay" dedim, fatura bilgilerimi gönderdim, yazımın Kürtçe tercümesini beklemeye başladım.

*

İki gün sonra... Türkiye Çevirmenler Derneği'nden aradılar... "Kürtçe tercüman bulduklarını, hatta 8 tane Kürtçe tercümana başvurduklarını, ancak 8 tercümanın da bu yazıyı Kürtçeye çevirmek istemediğini" söylediler...

*

Allah Allah!

Niye birader?

"Yazının içeriğini uygun bulmamışlar!"

*

(Bu arkadaşlar "yeminli" tercüman ama, yeminleri bi acayip... İçeriğini beğenirlerse, tercüme ediyorlar, beğenmiyorlarsa, etmiyorlar... Sanırsın, tercüman değil,

sansür kurulu!)

*

İşte böyle...

Terör, bizi bölemez.

Lisan, böler.

Cart diye.

*

Bizi bize yabancı eder.

Kanıtı da bu yazı.

Add a comment