Tırışkadan teyyare…

Tırışkadan teyyare… Daha önce İzmir’i kerizlemeye çalışmışlardı “Expo’yu alacağız, acayip müthiş, aklınız durur” filan diye… Şimdi de İstanbul’a aynı numarayı yapıyorlar, “Kültür Başkenti olduk, inanılmaz bi şiy…”

*

Hangi şehirde Expo 2010?

Madem bu kadar önemli bir hadiseydi, niye bilmiyoruz, nerdedir bu seneki Expo?

*

Kültür başkenti meselesine gelince…

Konserler monserler, havayi fişekler, öyle bir rüzgâr yaratıyorlar ki, sanırsın “her şehre nasip olmayan lütuf”tur.

*

Bakın size listeyi vereyim…

Atina, Floransa,

Amsterdam, Berlin,

Paris, Glascow,

Dublin, Madrid,

Anvers, Lizbon,

Lüksemburg, Kopenhag,

Selanik, Stockholm,

Weimar, Reykjavik,

Bergen, Helsinki,

Brüksel, Prag, Krakow,

Santiago de Compostela,

Avignon, Bologna,

Rotterdam, Porto, Brugge,

Salamanca, Graz, Genova,

Lille, Cork, Patras,

Lüksemburg, Sibiu,

Liverpool, Stavanger,

Linz, Vilnius…

*

39 tane.

Halk arasındaki tabirle, Avrupa’da kültür başkenti olmayanı dövüyorlar birader… Biz olana kadar, Lüksemburg iki defa olmuş mesela… Hadi diyelim “Cork City”yi kahvede İddaa oynayanlar bilir, kültürün başkenti ilan ettikleri Sibiu’nun nerde olduğunu kaç kişi bilir Allah aşkına?

*

Üstelik, “Kültür başkenti olduk” diyorlar ama, “Kültür başkentleri
olduk” aslında… Çünkü, 2010’da üç şehir kültür başkenti, İstanbul, Essen, Pecs…

3’ün 1’i yani.

*

Seneye Turku ile Tallinn, öbür seneye Guimares ile Maribor, daha öbür seneye Marsilya ile Kosice… Londra kültürsüz bu arada iyi mi! Budapeşte veya Moskova da.

*

Hayır, “evinden işine dört saatte gidebilen, iki santim yağmur yağdığında oturma odasında boğulan, son 15 senede Miniatürk’ten başka eseri olmayan bir şehir, nasıl kültür başkenti olabilir?” diye sormayacağım. Ama şunu merak ediyorum doğrusu…

*

Memleketin başkentinde 20 bin kişi, eksi 2 derecede, çoluğuyla çocuğuyla açlık grevi yaparken, adeta alay eder gibi, Tarkan’la göbek attırmanın neresi kültürdür?

Yılmaz ÖZDİL - 17 Ocak 2010 - Hürriyet

Add a comment

Portakal

Apo, Roma’da…

Adres?

“Quartiere Inferno. Via Male.”

Yani?

“Cehennem Mahallesi.

Kötülük Sokak.”

*

Cuk yani.

*

Türkiye Başbakanı, İtalya Başbakanı’na telefon etmenin manası olmadığı için, İsrail Başbakanı’na telefon ediyor, “Yakalanması için yardımcı olur musunuz?” diye soruyor… Washington’ın kankası İsrail Başbakanı, Mossad Başkanı’nı çağırıyor, “bulun” diyor ve ekliyor:

“Bizim adımız geçmeyecek, işin şöhreti Türkiye’ye bırakılacak.”

*

Kod adı, Uyanık!

*

Biri kadın, altı ajan, Roma’ya uçuyor ama, temas sağlanamadan Apo buhar oluyor. Aranıyor taranıyor, Hollanda’ya girmeye çalışırken bulunuyor. Hollanda “Almam” demiş, öğreniliyor ki, Amsterdam Schipol Havalimanı’dan KLM uçağıyla Kenya’ya gidiyor. Mossad da peşinden… Apo, Yunan Büyükelçiliği’ne sığınıyor. Kusursuz Kürtçe bilen ve kendisini Kürt işadamı olarak tanıtan bir Mossad ajanı, Nairobi’deki Norfolk Oteli’nde Apo’nun mutemet adamıyla buluşuyor, “Hiçbir Afrika ülkesi vize vermeyecek, Yunanistan da sığınma vermeyecek, tek çare Kuzey Irak’a gitmeniz” diyor. Yunanistan’ın sığınma vermeyeceğini biliyor Mossad, çünkü elçiliğin telefonlarını dinliyorlar! Kenya istihbaratı da, Yunan elçiliğine baskı yapıyor, “Derhal gönderin şu adamı…” Apo sıkışıyor. Kuzey Irak fikri aklına yatıyor. O sırada bir özel uçak iniyor Nairobi’ye… Falcon 900… Pilot, Atina’daki konferansa götürmek için bir grup işadamını almaya geldiğini bildiriyor. Önce Atina’ya, oradan Kuzey Irak’a uçacağını zanneden Apo, elçilikten çıkıyor, eskortu Kenyalı istihbarat elemanları, havalimanına geliyor. Geliş o geliş…

*

“Memlekete hoş geldin!”

*

Kurtlar Vadisi değil bu…

*

Bir kitap.

İsmi, Gideon’un Casusları.

Yazarı, Gordon Thomas.

30 dile çevrildi.

İngiltere’de belgesel oldu.

Türkiye’de şakır şakır satılıyor.

Henüz yalanlayan yok.

*

İsrail’den yardım isteyen ve “Apo’yu niye portakal kasası gibi ambalajlayıp bize verdiler, vallahi bilmiyorum” diyen başbakan, rahmetli Ecevit… O zamanki İsrail Başbakanı ise şu anda da İsrail Başbakanı olan Netanyahu değil mi yahu?

*

Özetle:

Olan biteni güzel güzel yerken suratınızı ekşitmek istemem ama, bizim dış politikamız “portakal” gibidir zaten… Bu mümbit topraklarda yetişir. Kökü dışardandır.

*

Yafa portakalı…

İsrail’den.

Washington portakalı…

ABD’den.

*

ABD ve İsrail desteğiyle bu memlekette hasadı istenen karşı devrimin rengi ne?

Turuncu.

*

Bizde portakal yok mu?

Var.

Finike.

Anca sıkmalık.

*

Peki, ABD’nin Irak’ta 1 milyon Müslümanı çatır çatır öldürmesine hiç ses çıkarmayıp, İsrail’in Filistinli Müslümanları öldürmesine bağıra bağıra isyan etme rollerine ne verilir sizce?

Altın Portakal!

*

Hadi iyi seyirler…

Yılmaz ÖZDİL - 14 Ocak 2010 - Hürriyet

Add a comment

Çiçero

İlyas…

Asıl adı, Elyesa’ydı.

Kosova doğumlu.

Arnavut.

Türk vatandaşı.

¡

Sene, 1943.

Dünya savaşıyor.

Yer, Ankara.

¡

Çankaya Köşkü’ne komşu İngiliz Büyükelçiliği’nde uşak olarak işe başladı İlyas… Büyükelçi Sir Hugessen’a banyoda sırtını keseleyecek kadar yakındı. Ama aslında, nefret ediyordu İngilizlerden; babasının ölümünden sorumlu tutuyordu onları… Bi gün, Almanya Büyükelçiliği Müsteşarı Jenke’nin kapısını çaldı, “Özel ve gizli bilgilere ulaşabiliyorum, isterseniz satarım, fotoğraf çekerim, rulo başına 20 bin sterlin alırım” dedi. Müsteşar, konuyu Büyükelçi Von Papen’e açtı, Papen vaziyeti Berlin’e bildirdi, 29 Ekim 1943 gecesi, Cumhuriyet Bayramı törenlerinden dönüşünde, Berlin’in cevabı gelmişti: “Deneyin…”

¡

Trafik başladı. İlyas ötüyor, parayı alıyordu. Doğru mu söylüyor, yalan mı, henüz belli değildi. Ocak 1944’te, “Sofya bombalanacak” dedi, “Hadi canım” dediler, Sofya bombalandı! İlyas kendini kanıtlamıştı… Güzel güzel konuştuğu için “Çiçero” kod adını verdiler ona.

¡

O günlerde; Ankara’daki Alman Büyükelçiliği’nde Nele isimli bir kız çalışıyordu; sekreter… Babası Almanya’nın Sofya Konsolosu’ydu. Savaş öncesinde liseyi ABD’de okuyan Nele, Nazilerden nefret ediyordu. ABD’de yaşamak istiyordu ama, Alman olduğu için imkânsızdı. Bir gün dişi iltihaplandı, hayatı değişti… Dişçi, Yahudi bir Alman’dı, laf lafı açtı, “İstersen, seni Amerikalılarla tanıştırırım” dedi. Amerikalılar, “Alman Büyükelçiliği’nde çalışan Amerikan sempatizanı sekreter”in üstüne atlamıştı doğal olarak… Buluştular.

¡

“Rastgele” diye atılan olta, büyük bir balık yakalamıştı…

Çok büyük bir balık.

¡

Çünkü, daha ilk randevuda şunları anlattı sekreter: “Sizden bir söz istiyorum, vereceğim bilgi işinize yararsa, lütfen bana sığınma hakkı verin… İngiliz Büyükelçiliği’nde bizimkilerin Çiçero dediği biri çalışıyor. Çiçero aradığında bizim elçilikte büyük hareketlilik oluyor, düşük rütbeli görevliler, sekreterler filan dışarı çıkarılıyor. Nazilerin
kulağı bu Çiçero.”

¡

Amerikalılar, derhal İngilizleri uyandırdı, tüm personel tek tek sorgulanıyordu. Çiçero enseleneceğini anlamıştı. Almanlara sığındı, İstanbul üzerinden Almanya’ya kaçırıldı.

¡

Tabii Naziler de uyanmıştı… Çiçero’yu kim ispiyonladı? Sorgu başlayınca, sekreter kız, Amerikalılara yalvardı: “Hayatım tehlikede…” Amerikalılar sözünü tutacaktı. Ancak, ciddi bir sorun vardı. Türkiye tarafsız ülkeydi. Köstebeğin ABD Büyükelçiliği’ne sığınması olacak iş değildi… Sekreter gizli bir eve yerleştirildi, bir hafta saklandı, sarı saçları siyaha boyandı. Naziler fıldır fıldır takipteydi, İstanbul’a götürülmesi çok riskliydi. Karayoluyla İzmir’e götürdüler, gemiyle Kıbrıs’a geçip Mısır’a, savaş bittikten sonra ABD’ye…

¡

İlyas, Münih’e yerleşti. Hayatının garantide olduğunu düşünüyordu. Ancak, Almanların kendisine ödediği 300 bin sterlinin, İngiliz ekonomisini batırmak için bastıkları sahte paralar olduğu anlaşıldı. Kazığı yemişti… Yalvar yakar, bir emekli maaşı bağlandı. Gece bekçiliği yapmaya başladı, 1970’te sefalet içinde öldü.

¡

Hayatı film oldu İlyas’ın, Hollywood’da… Anılarını “I Was Cicero, Ben Çiçero’ydum” başlığıyla kaleme alıp, Stern Dergisi’ne satmıştı. Yönetmen Joseph Mankiewicz, bu anıları
“5 Fingers, 5 Parmak” ismiyle sinemaya uyarladı, 1952’de… İlyas rolünü, o dönemin efsane aktörü James Mason oynadı. İlyas’ın hayatı, biri yönetmen, iki Oscar aldı.

¡

Sekreter Nele ise, savaştan sonra kimliği değiştirilerek, California’ya yerleştirildi. Garsonluk yaptığı, evlendiği, bir çocuğu olduğu iddia edildi. Sonrası bilinmiyor.

¡

Demem o ki…

Ankara böyle bi yer.

¡

İstihbaratçıların savaş alanı.

¡

Ve, şurası kabak gibi belli oldu ki, suikastçı diye yakalanan albayla binbaşı, Genelkurmay içindeki Çiçero’nun peşinde…

O halde ne yapmak lazım?

Ne yapıp edip, albayla binbaşıyı açığa çıkarmak lazım ki, Çiçero araziye uysun.

¡

İzleyelim bakalım, gazete manşetlerinden yazılan senaryoların Oscar’ını
kim alacak…

Yılmaz ÖZDİL - 25 Aralık 2009 - Hürriyet
Add a comment