orhan_gokdemir_aydinlik225

Üç çocuk!

Üç çocuk saçmalığından sonra, kürtaj ile Uludere arasında bağ kuran zihniyet soyunuzu kurutmak üzere. Siz yine de Başbakanınızın sözünü dinleyip deneyin, belki olur!


*** *** ***
Roma kulübü, Roma’da yerleşik, insanlığın geleceği ve yaşam alanları hakkında düzenli ekspertizler yayımlayan,uluslararası platformda saygı gören bir kuruluştur. 1968 yılında FIAT Menajeri Aurelio Peccei ve İskoç bilim adamı Alexander King tarafından, yaklaşık yüz bilim adamı, ekonomi yöneticisi, filozof ve endüstri adamının politikadan bağımsız olarak bir araya gelmesiyle kuruldu. Açıklanmış hedefi, insanlığın durumu ile ilgili sürekli araştırma yaparak politika, ekonomi ve toplumda karar veren seviyedeki insanların, global sorunlara ve olası hatalı gelişimlere dikkatini çekmek ve onları harekete geçirmekti. Özetle bu kulüp, kapitalizme akıl hocalığı yapmak gibi “masumane” amaçlarla kurulmuştu. “Daha
iyi bir dünya yaratmak” amacıyla yola çıkan grubun üyeleri arasında Birleşmiş Milletler teknokratları, ekonomistler ve bilim adamları gibi çok farklı kesimlerden insanlar bulunuyordu.

İşte o Roma Kulübü, 40 yıl önce yayımlanan ‘Büyümenin Sınırları’ (The Limits to Growth) adlı raporla, o yıllarda ekonomisi sürekli büyümekte olan Batı dünyasını sarsmıştı. ABD’deki Massachusetts Institute of Technology (MIT) uzmanlarınca hazırlanan raporda, dünya nüfusu, sanayileşme, çevre kirlenmesi, gıda üretimi ve doğal kaynakların tüketilmesinde o tarihteki büyüme eğilimi süregelecek olursa, gezegenimizde ekonomik büyümenin 21. Yüzyıl içinde sınırına dayanacağı sonucuna varılmıştı. Özetle, bilgisayar modellerine dayanan bu gelecek ekspertizi, XXI. yüzyılın ortalarında global bir facia olacağı tahmininde bulunuyordu. Sonuçlar çok açıktı: Hammadde rezervleri aşamalı olarak tükenecekti. Üretim aynı seviyede kalırsa 2000 yıllarında endüstri ve yiyecek maddesi nedeniyle, kullanılabilir tarımsal alanlar o kadar azalacaktı ki, yeni tarla açılması ile dengeleme mümkün olmayacaktı. Sonuçta insanlık yiyecek sıkıntısı çekecekti ve bu da nüfusu ve endüstri üretimini hızlı bir biçimde düşürecekti. Çevre, geri dönüşü olmayacak derecede kirlenecek ve tahrip görmüş olacaktı. Raporda, eğer büyüme durdurulamazsa, insanlık kendi yaşam temellerini imha edecek, deniyordu. Uyarı piyasa ekonomisinedir.

Sonra aynı Roma kulübü ikinci bir rapor hazırladı. Norveçli akademisyen Jorgen Randers imzasını taşıyan “2052” adlı rapor da insanlık ve dünya için oldukça karanlık bir tablo çiziyordu. Randers, gelecek 40 yıl zarfında doğanın birçok sınırının ihlal edileceğini söylüyor, küresel ısınmanın çok sayıda afete yol açacağı uyarısında bulunuyordu. Sürekli büyüyen küresel ekonominin iklime ve doğal kaynaklara önemli zarar verdiğini vurgulayan rapor, çevreye verilen zarar da gözönünde bulundurulduğu takdirde, aslında ekonomik açıdan çoğu zaman bir kâr elde edilmediğinin görüleceğine dikkat çekiyordu.

*** *** ***
Nüfus artışı duracak!

Randers’in hazırladığı rapora göre, dünya nüfusu sanıldığı kadar hızlı artmayacaktı. 2040’lı yılların başına kadar nüfus 8 milyar 100 milyona ulaşacak, daha sonra ise azalmaya başlayacaktı. Rapor, bu azalmada, şehirlerin nüfusundaki artışın ve kadınların eğitim düzeyinin yükselmesinin önemli rol oynayacağı kanısındaydı. Kadınların daha iyi eğitim alması ve doğum kontrol yöntemlerinin yaygınlaşmasıyla, her çiftin kaç çocuk sahibi olacağına kendilerinin karar vereceği, büyük şehirlerde yeni bir çocuğun tarlada ek iş gücü değil, doyurulacak yeni bir boğaz anlamına geleceği kaydediliyordu.

‘2052’ raporuna katkıda bulunan Arjantinli yatırım yöneticisi Carlos Joly ise Batı dünyasındaki çöküşün temel nedeninin “mali kapitalizmin zaferi” olacağını söylüyordu. Arjantinli yatırım yöneticisi, gayri safi milli hasılaların hesaplanmasında su kaynakları, toprağın verimliliği, yaşam kalitesi ve istikrarlı iklim koşulları gibi faktörlerin göz önünde bulundurulmadığına dikkat çekerek, kâr hesaplarının değiştirilmesi çağrısında bulunuyordu. Malezyalı iktisatçı Chandran Nair ise Batı’nın serbest piyasa ilkesine ‘iman etmesini’ eleştiriyor, bunun yerine dünyayı sömürmeyen bir tüketime dönülmesi gerektiğini belirtiyordu. Roma Kulübü’nün Avusturyalı üyesi Karl Wagner’in uyarısı daha sertti; önceki kuşakların çevre konusunda yaptıkları hataların yükünü taşımak istemeyen genç kuşakların sabrı tükenecek ve 2020’li yıllarda, 1848 benzeri bir devrim patlak verecekti.

*** *** ***
Sağlık kârlılığa feda!

Bunlar Roma Kulubü’nün uyarıları. Bir de, doğayı tahrip ederek, topluma sırtını dönerek üretilen malların yol açtığı tahribat var. Bunun arkasında ise bir “mal” haline getirilen yiyecek maddelerinin taşınması ve korunması için geliştirilen yöntemler yatıyor. Artık neredeyse içinde kimyasal bulunmayan, üretirken çeşitli kimyasallarla zehirlenmeyen yiyecek bulmak imkansız. İnsan genetiğini bozan bu maddeler insanlık için büyük bir tehdit haline gelmiş durumda. Örneğin çocuklarda ortaya çıkan kan kanserlerinin nedeninin tarımda kullanılan ilaçlar olduğu artık biliniyor. Giderek artan kısırlığın nedenini de bu kimyasallar oluşturuyor.

Sağlık Bakanlığı verilerine göre Türkiye’de 2 milyon kişi kısır. Yaklaşık rakam böyle. Bir de tahminler var; buna göre, örneğin erkekler arasında kısırlık oranı yüzde 20’ye yükselmiş durumda. Bu o kadar yaygın ki, her köşe başında bitiveren özel hastanelerin en büyük kâr kaynaklarını kısırlık tedavisi ile tüp bebek bölümleri oluşturuyor. Bu kısırlık vakalarının çoğunun nedeni bilinmiyor. Uzmanlar, önümüzdeki 20 yıl içinde Türkiye’deki kısırlık oranının yüzde 50’ye yakla şacağını tahmin ediyor.

Kısırlığın artışında önde gelen neden, hazır gıdaların içindeki kimyasallar. 2000’den fazla çeşidi bulunan bu katkı maddelerinin ve besinlerin üretim aşamasında kullanılan ilaçların tüketicilerde yol açtığı tahribat hakkında da herhangi bir araştırma yok. Bu katkılar besinlerdeki istenmeyen kalıntılar, çevresel kirleticiler, tarımsal kimyasallar, veteriner ilaçları, hormonlar, paketlemede kullanılan plastiklere kadar geniş bir dağılım göstermekte. Bunun özeti de kapitalizmin toplum sağlığı pahasına kâr peşinde koştuğu gerçeği.

*** *** ***
Bekleyen hastalıklar!

Bunların uzun dönemde yol açtığı sağlık sorunları da şöyle sıralanıyor; Kanser, mutasyon (genlerde değişiklik), doğumsal şekil bozuklukları, alerji, migren, astım ve egzama, pankreas kanseri, lösemi, sperm oluşumunda azalma, erken doğum, doğuştan bozukluklar ve emzirme süresinin kısalması. Bir de GDO’lu ürünler var ki, bu konu neredeyse bir tabuya dönüşmüş durumda. Son tartışma, AKP hükümetinin bu tür ürünlerin ülkeye girmesine izin veren düzenlemesiyle ilgiliydi. Haberlere göre Türkiye’ye 32 çeşit GDO’lu ürünün girişine izin verildi. Ama yasada aksi belirtilmesine rağmen bugüne kadar gıda üreticilerinden hiçbiri GDO ibaresini etiketine yazmadı. İthalatına izin verilen GDO’lu ürünler arasında soya, mısır, kanola, şekerpancarı, patates, maya gibi, gıda sektöründe yaygın kullanılan ürünler var. Uzmanlar, Türkiye’deki GDO’lu ürün sayısı“1000’in üzerinde” olarak açıklıyor. Bir de yan bilgi verelim; bu ürünlerin kullanıldığı sektörler muhafazakârların elindedir.

Kısır bir döngüye girmeden bitirelim; Üç çocuk saçmalığından sonra, kürtaj ile Uludere arasında bağ kuran zihniyet soyunuzu kurutmak üzere. Siz yine de Başbakanınızın sözünü dinleyip deneyin, belki olur!

Orhan GÖKDEMİR - 29 Mayıs 2012 - Aydınlık

Son Yazılar