nekadar_tehlikeli_sarko_ile_arkadas_olmak225

Fransa'da Cumhurbaşkanlığı Seçimleri! (1)

Başkanlığa İlk Resmi Adım 500 İmzadan Geçer!

Fransızlar, “Fransızca dilbilgisinin yüzde 51’i kuralsa, yüzde 49’u istisnadır”, derler. Ancak buralarda ‘Kuraldışılık’a düşkünlük (!) gramerle bitmez. Aydınlanmacılığın torunları pek çok alanda “İstisna” (!) olmaya bayılırlar. Her seferinde olmasa bile bazı ‘istisna’larına daha yakından göz atmakta yarar vardır, diye düşünürüz. Bazen ’ukala’, bazen ‘küstah’ izlenimi verse de bu ‘istisnai farkılılıkları’ tanımak için veya Fransız siyasi gündemini anlamak için yardımcı olabilir. İşte bu ‘istisna’lardan biri de Fransa’da cumhurbaşkanı seçileceklerin ‘finiş’ ipini göğüslemeden önce geçmeleri zorunlu engeller konusundadır. Anayasa Mahkemesi geçtiğimiz 20 Mart 2007 tarihli Resmi Gazete’de adaylara ilişkin bir karar yayınlandı. 22 Nisan’da ilk turu yapılacak Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde aday olmaya hak kazanan 12 kişi, asgari 500 “Hami” imza koşulunu yerine getirmişti. Yarışma için resmi ‘start’ verilmişti...

*** *** ***                                                  
7’si sol, 5’i sağ veya 8’i erkek, 4’ü kadın siyasi cengaver eğer oyları ve solukları elverirse büyük bir olasılıkla 6 Mayıs pazar gecesi 5. Cumhuriyet’in 6. cumhurbaşkanı sıfatıyla, makam mekanı Elize Sarayı’ndaki koltuğun sahibi olacak. 28 Eylül 1958’de düzenlenen bir halk oylamasıyla kabul edilen yeni anayasaya dayanan 5. Cumhuriyet’in kurucusu, ilk başkanı General Charles de Gaulle, 1958-65 ve 1965-69 dönemleri olmak üzere iki kez de bu sorumluluğu üstlendi. 1962’de De Gaulle’ün getirdiği bir öneriyle Cumhurbaşkanı da doğrudan halk oyuyla seçilmeye başladı. General ve yakın arkadaşlarının, politik yoldaşlarının kurduğu bu ‘istisnai’ Yarı Başkanlık rejiminin bir özgünlüğü de seçimlerde aday olacak kişilerin 100 “Seçilmiş”in hamiliğini zorunlu kılmasıydı. 1969 kaybettiği bir referendum sonucu başkanlığını hitama erdirmeden çekilen De Gaulle’ün ardından, 1969’da 7 yıllığına cumhurbaşkanı seçilen Georges Pompidou’nun da ömrü vefa etmedi. Yeni Cumhuriyetin 3. başkanı Valery Giscard d’Estaing 1974-81 arasındaki iktidarı sırasında, 1976 yılında  “Hami” orjinalliğinin niceliğini çoğalttı. Cumhurbaşkanı adaylarının 100 değil asgari 500 hami bulması zorunluluğunu getirdi. Giscard’ın muhalifi ve halefi, 5. Cumhuriyet tarihinin tek solcu ama en uzun Cumhurbaşkanı François Mitterrand 1981-88, 1988-95 arasındaki 14 yıllık saltanatında (!) mevcut kurumlara dokunmamaya itina gösterdi. Hamiler yerine kitlesel seçmen imzaları veya Cumhurbaşkanlığı süresini kısaltmak gibi tartışmalara takılmadan devrini kapattı. Bu son noktayı değiştirmek de bir önceki devrin, yani artık günleri sayılı Jacques Chirac’a kısmet oldu. Zaten iki dönemle kısıtlı olan cumhurbaşkanlığı görevini 7 yıllık süreden 5 yıla indirdi. Kendisi de 1995-2002’nin ardından ikinci kez sadece 5 yıllığına seçilerek Elize koltuğunda 12 yılla yetindi. Aslında yeni anayasal değişiklik çerçevesinde dileseydi bir 5 yıl daha ülkenin 1. numarası olmaya aday olabilirdi. Hızlı yeni yetme Nicolas Sarkozy’nin iktidar partisi UMP’yi ele geçirmesi, sağlık, belki de en önemlisi halk oyundaki ‘sempati potansiyeli’ni yitirmiş olması onu daha alçakgönüllü davranmaya itti. Yoksa üstad değil 500, 5000 ‘seçilmiş hami’ bile bulabilirdi...

*** *** ***                                                        
Fransa’da hamilik yapabilecek olası “Seçilmiş”lerin sayısı tam 47.462. Bunların 36.785’i Belediye başkanı (bazıları Türkiye’deki tanımıyla Muhtar). Gerisi milletvekili, Avrupa vekili, senatör, il ve bölge Yönetim Kurulları başkanları. “Hami” olma yetkisine sadece ve sadece bu kategorideki siyasi-idari yöneticiler sahip. Ama onlarda tek bir adaya arka çıkabilirler. Elbetteki bu desteğin yalnızca ‘Seçilmiş’lerin kendilerine yakın aday adaylarına verilmesi diye bir koşul yok. Hatta bir çok durumda tersi geçerli. “Seçilmiş”, karşı kamptan birinin “Hami Destek Formu”nu doldurarak, muhalefeti zayıf düşürebilir. Bu riskin en güzel örneğini 2002 seçimlerinde yaşadık. Seçimlerin neredeyse favorisi gösterilen sosyalist aday Başbakan Lionel Jospin ilk turda ikinci sırayı yüzde 0,68’le aşırı sağcı ve milliyetçi Jean-Marie Le Pen’e kaptırınca, Fransızlar ikinci tura kalan adaylardan Jacques Chirac’a yüzde 82,21 gibi tarihi bir skorla başkanlık koltuğunu hediye etmek zorunda (!) kaldılar. Bu sonuçta 16 aday arasında, solun solunda yer alan 7 aday kilit rol oynadı. Zira Arlette Laguiller, Jean-Pierre Chevenement, Noel Mamere, Olivier Besancenot, Robert Hue, Christiane Taubira ve Daniel Gluckstein’dan oluşan bu kesim toplam yüzde 21,44 gibi bir oranı götürdü. Bu kez Chevenement ve Taubira hariç, fakat “Köylü sendikacı” namıyla tanınan, Alternatif Küreselleşme hareketinin liderlerinden Jose Bove dahil, komple sol yelpaze yine “Seçilmiş” engelini aşarak (!) yarışa katılıyor. Son kamuoyu yoklamaları solun soluna 10-11 gibi bir yüzde tanısada, bu kez merkez sağdan gelen kuvvetli bir aday, François Bayrou “Ulusal Birlik” söylemiyle merkez solun bir kısım oylarını kapacağa benziyor. Dolayısıyla solun ikinci turdaki ortak adayı olmaya namzet sosyalist Segolene Royal Fransa’nın ilk kadın cumhurbaşkanı olma şansını büyük oranda yitirmiş oluyor.                     

*** *** ***                                                              
Resmi seçim kampanyası 9 Nisan’da açılacak, 20 Nisan’da kapanacak. Anayasa Mahkemesinin kabul ettiği “Seçilmiş Hami” listeleri de 10 Nisan’da asılacak. En başta 41 aday adayının adını duyurduğu, 29 önadayın siyasi hareketleri ve/veya “Seçilmiş” imzası için kapıştığı ilk elemeler 12 adayın belirlenmesiyle sonuçlandı. Son kamuoyu araştırmalarında ilk üç sırada yer alan Sarkozy (yüzde 28), Royal (26) ve Bayrou’nun (24) dünyanın, Avrupa’nın ve de özellikle Türkiye ile ilişkilerin geleceğine bakışları, biçimden öteye özünde farklı. Müstakbel Fransa Cumhurbaşkanı, AB – Türkiye bütünleşme sürecini geçmişten de ağır etkilemeye aday. Adayların bu sürece nasıl baktıklarını gelecek yazımızda ele alacağız...

Uğur HÜKÜM - 24 Mart 2006 - Paris

*********************************************************************************************************************

Fransa'da Cumhurbaşkanlığı Seçimleri! (2)

Chirac, ÜÇ Aday ve Türkiye!

Türkçede “Sayılı gün çabuk geçer”, diye hafiften hüzünlü ama hoş bir deyiş vardır, bilirsiniz. Eski Fransa cumhurbaşkanları Charles De Gaulle,  François Mitterrand hatta Valery Giscard d’Estaing kadar eli kalem tutmayan, yazmaktan ziyade konuşmayı seven 5. Cumhuriyetin (1958 - ?) en az ‘entelektüel’, 5. devlet başkanı Jacques Chirac da sayılı günlerinde elini çabuk tutmaya karar verdi. Buralarda ‘geleceğin gerisine’ yazılı iz bırakmak adettendi. Cumhurbaşkanlığı koltuğunda topu topu 3 haftası kalan başkan, bu sıfatıyla iktidarı süresinde (1995-2002 ve 2002-2007) yaptığı önemli konuşmalar, müdahalelerden derlenmiş iki ciltlik, okkalı bir derleme yayımlandı. 22 Mart Cuma günü piyasaya sürülen “Fransa İçin Mücadelem” ve “Barış İçin Mücadelem” (Ed. Odile Jacob Yayıncılık)  başlıklı kitaplar, başkanın kendi ifadesiyle yeni seçilecek Devlet başkanına yardımcı olmayı (da) hedefliyor. Okura ‘akıl değil, fikir’ öneren 12 yıllık başkan ilk cildi Fransa, ikinci cildiyse Dünya sorunları, politikaları konusundaki görüşlerine hasretmiş. Chirac böylelikle  25 Mart’ta Roma Antlaşması’nın 50. yaşını kutlayacak Avrupa Birliği’ne de bir saygı göndermesi yapmış. Yıllardır ulusal veya uluslararası platformlarda söylediklerini yakından izlediğimiz için, bu kez de kitap piyasaya çıkmadan önce edinip, özellikle Türkiye konusunda yazdıklarını da birinci elden öğrendik.  Chirac’ı, “Cumhuriyetçilik” ilkesine bağlılığından ‘jakoben-merkeziyetçi’ veya “Laiklik”e tutkusundan ötürü ‘ateist-faşist’; söyleminde “Sosyal” boyuta verdiği ağırlık nedeniyle ‘anti-liberal, gizli solcu’, hatta gençlik yıllarındaki hassasiyetinden ‘komünist’ niteleyenlere; ABD dümen suyuluğuna koyduğu çekingelerden, Fransa’nın tarafsızlığına titizlenmesinden ötürü ‘ilkel anti-amerikancı’; geleneksel Fransız sağının son temsilcisi olması hasebiyle ‘emperyalist, kapitalist’ veya Türkiye’ye tavrını da kullanıp ‘fırıldak’ diye suçlayanlara 1100 sayfayı aşkın iki kitapta epeyce cevap var. Gerisi yazımız dışı, fakat şu son noktada, yani AB’nin geleceği ve Türkiye’ye takınılacak tavır konusunda Chirac, 22 Nisan – 6 Mayıs yarışından galip çıkmaya aday üç siyasi rakibe dair ‘turnusol kağıdı’ niteliğinde malzeme veriyor...

*** *** ***                                             
Her gün değişik sonuçlar çıksa da, kamuoyu yoklamalarındaki genel eğilime göre şimdilik dar aralıklarla seyreden rekabette ‘Modern Sağ’ın adayı, iktidar partisi başkanı, gelecek hafta ballı İçişleri koltuğunu bırakacak Nicolas Sarkozy önde gidiyor. Kısa adıyla Sarko, iktidardaki De Gaulle’cü UMP partisinin organik uzantısı olsa da, Chirac’ın mirasını red ettiği gibi, her vesileyle söz konusu gelenekle köprüleri attığını vurgulamaktan çekinmiyor. Aslında Sarkozy örneği, yaşama ve mücadele teorilerini, gelecek perspektiflerini askeri ya da siyasi bir dehanın söz ve davranışları üzerine inşa eden anlayışların kofluğunu göstermesi açısından çok uyarıcı ve öğretici özellikler barındırıyor. Neo-liberal ekonomik programına eklemlediği milliyetçi söylemi ve otoriter adımlar, kişiliğin yarının dünyasını nasıl gördüğünü kendince dürüst ve tutarlı biçimde sergiliyor. Daha ilkokuldan, “Türkiye’nin Avrupa coğrafya ve kültüründe yerinin olmadığı”nın öğretilmediğini savunan, kitlesel toplantılarda küstah edalarla tekrarladığı, “Olsaydı bilirdik..!” sözlerini içeren konuşmaları her seferinde çılgınca alkışlanıyor. Böylelikle o da, dünyada yükselen milliyetçi dalgalarla, dolayısıyla ‘çağdaş modernizm’le ne denli uyumlu (!) olduğunu kanıtlamış oluyor.

“Ne sağcıyım,, ne solcu... Varsa yoksa Milli Birlik !” sloganına sarılan liberal sağın kamuoyu yoklamalarında sürpriz çıkış yakalayan adayı François Bayrou, aslında Fransa’da hiç bir zaman örgütleşememiş bir Hıristiyan Demokrat hareketin temsilcisi. Bayrou’nun başkanı olduğu UDF partisinin kurucusunun, Golist hareketin bölünmesinden yararlanarak 1974 – 1981 döneminde Cumhurbaşkanı seçilen Valery Giscard d’Estaing olması bir raslantı değildir. 9 Kasım 2002 tarihli Le Monde gazetesinde yayınlanan bir söyleşide “Türkiye’nin AB’ne girmesi Birliğin sonudur”, diyerek Türkiye’ye karşı ideolojik Haçlı Seferi açan kişiliğin de Giscard olmasıysa hiç mi hiç tesadüf değildir. Yıllarca çeşitli sağ  hükümetlerde bakanlık yapan Bayrou’nun, katıksız bir Türkiye karşıtlığından, ikiyüzlü bir Türkiye karşıtlığına kaymasındaki nedeni, ufkunda iktidar görmesinde aramak gerekir. Bir de Sarko’dan farklı gözükecek ya ! Üstelik devlet başkan olduğu takdirde “AB – Türkiye” sorununu kolaylıkla geçiştiremiyeceğini anlayan Bayrou son açıklamalarında “Türkiye’nin AB’ye girmesine karşıyım... AMA... Bir, Fransa devlet olarak sözünü tutmak zorundadır. İki, iki halkalı bir Avrupa çözümü mümkündür. İlkinde kurucu ve Avro’yu kullanan ülkeler, ikincisinde de hukuki ve ticari ayrıcalıklı ülkeler yer alır...”. Bu şarkıyı daha önce duymuştunuz, değil mi ?

*** *** ***                                                   
Bir iki istisnai, ayrık ses dışında Fransız solu tarihi olarak daima Türkiye’ye sahip çıktı. İlkesel ve evrensel planda Türkiye’yi savunan, darbelere (27 Mayıs’a bakışı doktora konusu olur), baskılara, dincilik ve milliyetçiliğin aşırı türevlerine sistemli karşı çıkan, aydınlıkçı ve ilerici hareketlerle her zaman (çoğu zaman arzu edilen dozda olmasa bile) dayanışma içindeki bu solun bugün en güçlü bayraktarı Sosyalist Partisi’nin adayı Segolene Royal’dir. Yeryüzünde hangi kitlesel hareket dönem dönem popülizmin tuzağına düşmemiştir ? Hatta Chirac’la birlikte sona erecek Golist geleneğin sol uçlarını dahi kısmen bünyesinde toplayan Royal’in nispi acemiliği ve bilgisizliği, popülizmin dayanılmaz hafifliği Türkiye konusundaki tereddütlerini açıklamaya şimdilik yeter. Royal 15 Mart akşamı milyonlarca Fransıza hitaben yaptığı televizyon konuşmasında “... Avrupa’nın hümanist değerlerine ne kadar çok ülke katarsak o kadar kazançlı çıkarız. Hatırlatırım Türkiye laik büyük bir ülkedir. Türkiye’yi red etmemiz hata olur...”diyordu.

Aynen cumhurbaşkanı Chirac’ın “Barış İçin Mücadele” adlı kitabında Türkiye’ye ayırdığı 6 sayfalık “Türkiye’ye Hangi Yer ?” başlıklı, 15 Aralık 2004 tarihinde yaptığı bir konuşmadan aktarılan yazısında ve önsözünde de açıklamaya çalıştığı gibi: “AB her şeyden önce bir Barış ve İstikrar projesidir. Temel amacımız Demokrasi, İnsan Hakları ve Özgürlüklerin kök salması, insanları ekonomik ve sosyal  kalkınmayla daha iyi yaşam koşullarına kavuşturmaktır. Bu ölçütlerle baktığımızda, şartları yerine getirmek kaydıyla Türkiye ile olmak çıkarımızadır. Barış, istikrar, güvenlik açısından böylesi bir güçle bütünleşmemiz kesinlikle olumludur... Birlik sürecinde ‘Türk sorusu’ gündemin hep başında olmuştur ve öyle kalacaktır... Türkiye’ye kapıları kapamak onu tecride iter, radikalizme sürükler... Türkiye gibi uzun zengin tarihe sahip bir ülkeden ettiğimiz taleplerden sonra keyfi ve kısmi bir sonuca varmak elbette ki akıl dışı olur. Türkler,’ ayrıcalıklı ortaklığı’ asla kabul etmezler. Tarih önünde çok ağır bir sorumluluk üstlenmiş oluruz ...“ 

Uğur HÜKÜM - 31 Mart 2007 - Paris


*********************************************************************************************************************

Fransa'da Cumhurbaşkanlığı Seçimleri! (3)

Cumhurbaşkanlığı Kaça?

Sizce bir Cumhurbaşkanının seçilmesi bir millete kaça mal olur ? Fransız usulü yanıtlarsak, önce “Maaliyet var, MAALİYET var !” dememiz gerekir... İlkesel planda, büyük harfli ikincisini tarihçiler ve sosyal bilimciler, küçük karakterli birincisini de iktisatçılar ve istatistikçiler belirler. Biz gazeteciler de sebeplenir, ucuna berisine sağına soluna bakmadan, çoğu zaman ajans bültenlerinde paketlenmiş hazır bilgiyi sorgusuz, sualsiz en kolay yoldan okura aktarırız. (Kulaktan duyduğunu veya hayalgücünün görmek istediğini birinci elvari pazarlayanlar ise meslek anlayışımızın dışında bir kategoridir.) Halbuki satır aralarından, paragraf dışlarına, kaynaklardan sonuç ve etkilere ‘has’ bir gazetecinin karşılaştırması, irdelemesi gereken o kadar çok ayrıntı bulunabilir ki, çağından sorumlu bir gazeteci ille de 3. bir cevap değil ama iki cevap arasında gerçek bir sinerji oluşturup, okurunu edilgen bir konumdan çıkartabilir, en azından ‘rahatını’ kaçırtabilir. Ama biz şimdilik küçük ‘Maliyet’le yetinelim...

*** *** ***
Dış ilişkileri büyük oranda devlet başkanına, iç işleri de hükümet başkanına emanet eden Fransız “Yarı Başkanlı” siyasi yönetim sistemi özgünlüğünü, aslında ilkinin diğerine daha sık müdahale edebilmesinde bulur. Bu oldukça ‘lüks’ işleyişin her aşamadaki maliyetleri de epeyce yüksektir. Biz bu yazıda yalnızca cumhurbaşkanlığı seçiminin ülkeye ‘kaça mal’ olduğunu ele alacağız. Örneğin 5 yıl önce, 5 Mayıs 2002 gecesi, aşırı sağa karşı ulusal uzlaşma icabı Jacques Chirac tarihi bir sonuçla (yüzde 82) başkan koltuğuna kurulduğunda devlet bütçesinden seçimlere harcanan toplam yekûn 200 milyon avroyu (Ma) aşıyordu. Önümüzdeki 22 Nisan’da ilk turu yapılacak Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde 12 aday (2002’de 16) olmasına rağmen bu sayının çok aşılacağı (250 Ma) öngörülüyor. ABD’den, kimilerine göre, ‘liberallikte’ pek ilkel olması hasebiyle Fransa’da radyo ve televizyonlarda reklamla propaganda hakkı yoktur. Yoksa parayı veren düdük ne, borazanı çaldığı gibi ötekilere soluk aldırmadan, her seferinde iktidarı kazanırdı. (Yetersiz bir arama sonucu görebildiğimiz kadarıyla ABD’de iki büyük aday seçim çalışmalarında kişi başına ortalama 250 milyon dolar harcıyorlarmış.) Ama yine de paradan yana kaygısız adayların üst sıraları paylaştığı gerçeği, ‘demokratik’çi’ (!) bütün rejimlerin kaçınılmaz (!) ortak paydası... Neyse ki Halk Cephesi, Direniş Hareketi, Golizm popülizmi, solun sokaktaki, üretimdeki gücü gibi faktörler sayesinde 1962’de çıkartılan bir genelgeyle buralarda siyasi harcamalara üst sınır konmuştur. Doğaldır ki bu sınır her seçimde yeniden ve yaklaşık belirlenir. Ve de seçimlerin ardından her yurttaşın anlayacağı birt saydamlıkla kamu oyuna açılır. 30 uzmandan oluşan bir “Ulusal Seçim Hesapları ve Siyasi Maliyetler Komisyonu” (USHSMK) adayların faaliyet ve harcamalarını izler. Uymayanlar öncelikle para olmak üzere çok ağır cezalara çarptırılır. 2002’de “boz horoz”(*), aşırı sağcı ve milliyetçi muhalif çömez Bruno Megret yolsuzluk gerekçesiyle hakkı olan mali yardımdan metelik alamamıştı. (Megret, Le Pen’in başkanı olduğu ırkçı, milliyetçi FN partisinin iki numarasıydı. 2002’de ‘ağa’sına bayrak açıp, tek başına aday olmuştu. 2006’da özür dileyip ocağına döndü.) Bu yıl üç küçük Troçkist adaydan en cılızı, Gerard Schivardi “Belediye Başkanlarının Adayı” sloganıyla ortaya çıktı. Tepki gecikmedi. Belediye Başkanları Derneği açtığı yıldırım davayla Schivardi’yi hem tüm seçim propaganda malzemelerini değiştirmeye, hem de 300 bin avro tazminata mahkum etti. Yoksa bu adamcağız da her yarı finale kalan aday gibi 808.300 avroya hak kazanmış ve geçen hafta diğer 11 aday gibi 153.000 avroluk avansına kavuşmuştu. 22 Nisan gecesi yüzde 5’i geçen adaylar belki finale kalamayacaklar ama bu rakamın tam 10 misline, 8,083 Ma’ya hak kazanacaklar. Tabii ki masraflarını kanıtlayabilmek kaydıyla... 

USHSMK bu sene seçim harcamaları için kişisel bir üst sınırda saptamış: 21,594 Ma. 2. tura kalmak kaydıyla... Yanlışlık yapıp da o sınırı aşmaya görsünler, USHSMK tepelerine giyotin keskinliğiyle iner... Devletin ikinci tura kalan adaya geri ödeyeceği masraf sınırıysa aday başına yukardaki sayının tam yarısı, yani 10,797 Ma. Birinci turdaki harcama limiti de aday başına 16,166 Ma olarak belirlenmiş.

*** *** ***
Yeri gelmişken adayların seçim çalışmaları ve kampanyalarına devlet dışında nereden mali destek alabileceklerine de değinelim. Fransız yasalarına göre ne şirketler, ne dernekler, ne sendikalar adaylara hiç bir biçimde para veremezler. Dolayısıyla kişisel bağıştan başka özel kaynağa izin yok. Bu arada tek kişinin bağışı 4600 avroyu geçemiyeceği gibi, 150 avronun üstündeki bağışlarda nakit parayla yapılamaz. Çek veya banka, posta havalesi gibi iz bırakıcı yollar şart. Bağışlar 2002 başkanlık seçimlerinde toplam gelirlerin ancak yüzde 8’ini oluşturmuş. Yüzde 69’u adayların kendileri (örneğin banka kredisi) veya partileri tarafından karşılanmış. 2002’de Chirac 3.8 Ma bağışa ulaşmış.  Aynı yıl 18 Ma’su Chirac, 12 Ma’su da ikinci turun diğer adayı, ‘baş bozhoroz’ Jean-Marie Le Pen olmak üzere adaylar toplam 81,6 Ma harcamışlar. İki finaliste geri ödenen para ise adam başına 9,88 Ma. Sol bölünmüşlüğün kurbanı, ikinci tura kalamayan 3. aday, sosyalist Lionel Jospin ise ancak 7,4 Ma geri alabilmiş. Sağın favori adayı Nicolas Sarkozy ise bu kez 4-5 Ma civarında bağış bekliyor. Meraklılara fikir vermesi için Sarkozy’nin geçenlerde düzenlediği bir mitingte söylediği bir veriyi aktaralım. 600 e-mektup yollamak 15 avroya, 1000 haber bülteninin yazılıp, basılıp dağıtılmasıysa 150 avroya mal oluyormuş. Yarı finale bile kalamayan “Haz Partisi” lideri, striptizci Cindy Lee’nin adaylığını onaylatmak için “Seçilmişler”e (**) yolladığı naylon çorapları, yaptığı fedakarlıklar; “Azınlıklar Partisi” kurucusu Robert Baud, “Kraliyetçi” aday Yves-Marie Adeline veya 1,1 Ma değerindeki evini satıp göçmen kökenlilerin ortak adayı olmayı düşleyen “Milli Birlikçi” Rachid Nekkaz’ın paracıkları kuşkusuz gitti gider. Yanlarına olsa olsa “Ben de Cumhurbaşkanlığının aday adayıydım”,  demek kâr kalır... 

Uğur HÜKÜM - 07 Nisan 2007 - Paris

(*) Horoz Fransız milliyetçiliğinin simgesidir.

(**)  Yazılarımı okumak için http://www.sansursuz.com veya http://hukum.blogcu.com adresine bakabilirsiniz.

Son Yazılar