dogan_yurdakul_silivri225

Doğan Yurdakul, Silivri Cezaevini anlattı!

Silivri'deki şartlar darbe döneminden daha kötü!


Bitki yetiştirmek yasak, kuş beslemek serbest. Çiğ Yumurta yasak, katısı serbest.
Selamlaşmak yasak, araçta konuşmak serbest

Basın ve davalar!

Yarım kalmış tarihi romanını da yazmak isteyen Yurdakul, basının davalarla ilgili tutumu konusunda, “Bu dönem, medyanın ayıplı dönemi olarak tarihe geçecektir. Hala birilerini linç etmenin çabası içindeler” diye değerlendirdi.

En çok özlediğim yeşillik!

Cezaevinde beton ve demirden başka bir şey göremezsiniz. Bir çiçek yetiştirmek kesinlikle suç. O yüzden cezaevindeki herkes yeşile hasrettir. Ben şu an o özlemimi de gideriyorum. Ayağımı sürüyerek çıktım. İnşallah arkadaşlarım da tahliye ediliir” dedi.

Gazeteci-yazar Doğan Yurdakul, 4 Mart 2011’de Odatv soruşturması kapsamında gözaltına alındığında, kanser tedavisi gören eşinin yanındaydı. Yurdakul cezaevindeyken eşi Güngör Yurdakul 14 Eylül 2011’de vefat etti. Yurdakul, eşiyle telefonla helalleşti. Cenazesinde de Adalet Bakanlığı bir ilki gerçekleştirdi, tutuklulara da, birinci derecede yakınlarının vefatı halinde izin verdi. O yüzden yapılan düzenlemeye “Yurdakul düzenlemesi” de denilebilir.

Doğan Yurdakul, cezaevinde meslektaşlarımız Nedim Şener ve Ahmet Şık’la aynı odada kalıyordu. Duruşma günleri, hastaneye gidip-gelme dışında Yurdakul da başka kimseyi görmüyordu. Hani, mahkumların haftada 10 saat diğer odalardakilerle bir arada bulunmalarının gazetecilere uygulanmadığı görülüyor.

Beterin de beteri var. Yurdakul, Şener ve Şık aynı odayı paylaşırken gazeteciler Mustafa Balbay, Tuncay Özkan tam 363 gündür tek kişilik odalarda tutuluyor. Balbay’a göre Tuncay’ın durumu daha perişan. Balbay’ı ziyaret eden milletvekilleri oluyor, sesini daha rahat duyurabiliyor. Ancak, Tuncay Özkan ancak kitaplarıyla ses getiriyor, içinde bulunduğu durumu ancak kitaplarına aktarıyor.

“O günlere göre şartlar çok ağır!”

Doğan Yurdakul, sağlık nedenleriyle tahliye oldu. Cezaevinden çıkarken “ayaklarıı sürüklemiş” ki, yol olsun arkadaşları da tahliye olsun” diye. Kendi durumunu da “yarım özgürlük” olarak görüyor, ancak meslektaşlarının tahliyesi halinde özgür olabileceğini belirtiyor.

Yurdakul, 12 Eylül 1980 harekatından sonra da cezaevine girmiş. “Ancak, şimdiki şartlar o günkü koşullardan çok ağır” diyor. “Türküler söylerdik, fıkralar anlatırdık, gülerdik, ağlardık. 30-40 kişilik koğuşta vakit geçerdi. Ama, 3 kişilik odada vakit geçmiyor. Odada ya okuyoruz, ya yazıyoruz” diye ekliyor.

Pazartesi günü damar sertliği rahatsızlığı nedeniyle hastaneye gidecek. Böbrek rahlatsızlığı tedavisi de Ankara’da gerçekleştirilecek. Sağlık sorunlarını çözmesi için tahliye edilen Doğan Yurdakul SÖZCÜ’ye şunları anlatıyordu:

“En büyük şikayetimiz tecrit uygulanması. Kimse kimseyle görüştürülmüyor. Örneğin ben, Ahmet ve Nedim birlikteyiz. Altımızda ise aynı davadan yargılanan Yalçın Küçük, Coşkun Musluk ve Sait Çakır var. Ancak biz bir yıldır onlarla konuşamıyoruz. Bırakın konuşmayı, koridordan geçerken selam vermeniz bile yasak.

Çiğ yumurta, firar aracı!

Bu arkadaşlarla cezaevinde konuşamıyoruz, selamlaşamıyoruz ama duruşmalara giderken aynı araca biniyor, yan yana oturuyor, konuşuyoruz. Duruşma salonunda, öğle aralarında da hep birlikte oluyoruz. Ancak, cezaevinde konuşmanız, selamlaşmanız, bir araya gelmeniz yasak. Böyle bir yasağa anlam veremiyorsunuz.

Çiğ yumurta yasak. Çünkü, çiğ yumurta alır, onu bir şeylerle karıştırırsanız cezaevinin betonunu delecek, tünel kazacak, yani firar aracı olarak kullanılacağı değerlendiriliyor. Çiğ yumurta, cezaevinin en korkulu yiyeceklerinden. Nedim, katı yumurtayı yiyemiyor, boğazında düğümleniyor.

Cezaevinde çiçek yetiştirmek kesinlikle yasaktır. Toprağı göremezsiniz. Çay artıklarını su şişelerine doldurup örneğin soğan yetiştirmek istiyorsunuz. Ancak cezaevinde kuş besleyebilirsiniz. Cezaevinde kuş getirtip besleyenler var.

Hala büyük şaşkınlık içindeyim!


Cezaevinde yatan herkes yeşile hasrettir. Rahatsızlığım nedeniyle tahliye edilince çimenleri görünce, ağaçları görünce özgür olduğunuzu düşünüyorsunuz. Şu anda pencereden bakıp yeşile görünce hala büyük bir şaşkınlık yaşıyorum. Bir yıldır yeşili görmüyorum. Bulunduğumuz yer sadece beton, sadece demir. Başka bir şey yok.

Medyanın ayıbıdır!

Cezaevinde biz gazeteleri okuyor, televizyonları izliyoruz. O yüzden ülkede olup biten her şeyden haberdar oluyoruz. Bize, moral desteği olanlar da, bizi acımasızca ve haksız bir biçimde eleştirenler de var. Aleyhime yazanlar kadar, destek olanlar bulunuyor.

Odatv davasında başlangıçta bizleri linç etmeye çalışanlar, komik duruma düştüklerini görünce artık o tür yayınlar azaldı. Diğer davalar için ise acımasızca eleştiriler devam ediyor. İnsanlar yargısız infazlara tabi tutuluyor, linç ediliyor. Bu da medyanın ayıbıdır. Bu dönem meydanının büyük ayıbı olarak tarihe geçecektir..

Tarihi roman yazıyorum!

Cezaevinde hiç boş durmadık. Orada ya yazıyoruz, ya da okuyoruz. Cezaevindeyken Türkçe-Fransızca sözcük yazdım, şimdi onun Fransızca-Türkçe sözlüğünü hazırlayacağım. Yarım kalmış tarihi romanlarım var. Onlar üzerinde çalışacağım. Kitaplarımdan birisi Bizans dönemiyle ilgili. Bir gün bizim yaşadıklarımız da tarihe mal olur ve birileri de bunları yazar. “

Doğan Yurdakul’u çok sayıda televizyoncu ve gazeteci arkadaşlarımız röportaj için arıyor. Yurdakul, biliyor ki, çıkıp açıklamalar yapması halinde birilerinin “Hani bu adam hastaydı, televizyon televizyon dolaşıyor” diyebileceğini hiç göz ardı etmiyor. O yüzden “geçmiş olsun” derken, bana da ancak bu kadarını söyledi.

Saygı ÖZTÜRK - 25 Şubat 2012 - Sözcü

Son Yazılar