abdulgul_obama225

AKP İktidarının 10 Yılı Ve Tayyip Erdoğan'ın Son Kararı!

Rant iktidarı ve/veya Kriminal iktidar?!


90 yıllık Türkiye Cumhuriyeti siyasi hayatında 60 küsur hükümet kuruldu.

1.5 yıla bir hükümet düşüyor.

Bol hükümetli sürecin üç büyük istisnası var.

Birincisi, Cumhuriyet ile birlikte yeni bir ülke kuran Atatürk ve arkadaşlarının yönetip yönlendirdiği 1923-46 arasındaki 23 yıllık tek parti iktidarı.

İkinci istisna; Menderes iktidarı'nın 10 yıllık serüveni.

Üçüncü büyük istisna ise 2002-2012 arasındaki 10 yıllık AKP iktidarı.

Üç kesintisiz iktidar dönemine "istisna" dedik ama bunların toplamı 50 yıl, geri kalan güçsüz iktidar ve koalisyonlar dönemi ise 40 yıl tutmuş ise okuyucu istediği tarafı istisna sayabilir.

Demokrasi paradigması içinde yaygın bir eğilim vardır.

Güçlü iktidarlar sevilir, güçsüz hükümetler sevilmez, istenmez.

Tabii ki bu "yanıltıcı" bir yaklaşımdır.

Stalin, Hitler, Mussolini, Franko, Mao, Pinochet, Salazar ve benzeri iktidarlar da güçlü ve kesintisiz iktidarlardı. Ama hiç sevilmediler.

Demek ki iktidarların "ne yaptığı" önem taşıyor.

Bakınız, her daim en "demokratik" örnek olarak dünyaya hararetle tavsiye edilen ABD'nin "liberal iktidar" silsilesi de en uzun sürenlerdendir.

Sonuçlara bakıldığında, iktidarların ne uzunluğu, ne de gücü fazla bir anlam taşır.

Anlam, zarfta değil mazruftadır, o iktidarın "ülkesine" milletine ve insanlığa ne getirdiği ile ilgilidir.

Amerikan liberal iktisadiyatının bugünkü sonuçları Adam Smith'ten, Ayn Rand'a kadar tekmil fikir babalarını şimdilerde her halde mezarında fır döndürmektedir.

Yukarıda andığımız faşist, ırkçı ve militarist iktidarlar ne kadar kanlı ve acımasız idi ise, Amerikanın vazettiği liberal iktidarlar da onlar kadar acımasız ve kanlıdır.

Bu hadise bendenize her zaman İngilizlerin asalet iddialarını anımsatır.

Hani, bir İngiliz odada hiç kimse yokken bile çay şekerini eliyle değil, maşa ile alır, derler ya, belki kısmen doğrudur bazı İngilizler şekerlerini öyle alıyorlardır, peki 1860'larda, Londra'da içine defi hacet ettikleri lazımlıkları pencereden sokağa boşaltanlar hangi İngilizlerdi?

Üzerlerine sinen dışkı kokusundan kurtulmak için parfümü icat ettiler de insan içine çıkmaya başladılar.

Güçlü iktidarlar istenir çünkü "yönlendirmek" daha kolay ve meşakkatsiz olur.

Atatürk'ün yeni bir ülke inşa stratejisinin güçlü bir iktidar yapısına muhtaç oluşunu anlamak kolaydır. Aksi halde yüzlerce yıllık dönüşüme tekabül eden devrimleri gerçekleştirmek imkânsız olurdu.

Bugün hala, Atatürk'ün devrimci tek parti dönemine dil uzatılmasının sebebi budur.

Engin Ardıç'ın entelektüel bayraktarlığını yaptığı kadro, Türkçeye çevirmek gerekirse şunu söylemek arzusundadır:

"Anadolu'da niye bu devrimler yapıldı, ne gerek vardı?"

Bu ideolojik ve politik saldırının esas "öz" türkçesi de şudur:

"Tam da imparatorluğu kaybetmiş ve temelli tükenmekte iken Türkler'in yeniden ayağa kalkması çok yanlış olmuştur ve Batı'yı yormaktadır."

Huntington'ın son eseri Medeniyetler Çatışması'nda vücut bulan söyleme paralel düşünürsek, zavallı Batı medeniyeti, hep doğulular tarafından bittabi özellikle de Türkler tarafından yorulmaktadır.

Engin Ardıç gibilerin keçi sakallı Fransız müptezelleri ile Paris kafelerinde edebiyat geyiği yapmak yerine "iğrenç" Türk medyasında "aptal"(!) Türklere laf anlatmak için kalem sallaması, işte bu Batı yorgunluğunu hafifletmek içindir, yoksa ne işi vardı buralarda?

Bilcümle "mütercim" aydınların Atatürk döneminden memnun olmalarını beklemek abestir.

Biz geçelim ikinci büyük "güçlü iktidar" dönemine:

10 yıl ayakta kalabilmiş güçlü Menderes iktidarının "ön görülmesi" siyaseten, "soğuk savaş" denkleminde Türkiye'ye Batı'ya entegre etmek, iktisaden de "liberal" politikalara açmak idi.

En iyi kızılderilinin ölü Kızılderili olduğu gibi en iyi Türkiye de, ekonomik olarak kapılarını açmış ve Batı'ya dost bir Türkiye'dir. Bir başka ifade ile Osmanlı'dan başlatılıp, yıkımına kadar sürmüş fakat Atatürk tarafından kesintiye uğratılmış "mali bağımlılık" ile "sömürgeleştirme" sürecinin yeniden başlatılması iktiza etmektedir, bunun için Menderes dönemine büyük ihtiyaç vardır.

Nitekim bugün hala, Mehmet Barlas ile öteki yeni yetmelerin "küreselleşme" yaveleri aynı hedefe matuftur.

TESEV'den Açık Radyo'ya, TÜSİAD'dan MÜSİAD'a, Oda'lardan modalara kadar bütün eli bir parça kemik tutmuş zevatın memleketi küreselleştirmeye çalışmasının esbab-ı mucibesi "Batı bizi yönetsin" örtülü mandacılığından başka bir anlam taşımıyor.

Menderes-Bayar ikilisi dümene oturtulmuştur ama tarihin bize sonradan göstereceği iki büyük sıkıntı vardır.

Birincisi, ABD "monoblok" bir yapı arz etmemektedir, tepesindeki iktidar mücadeleleri hiç bitmez, dünyada güç kullanmak isteyenler onun maskesi arkasına saklanır.

Washington'da el sıkıştığınız bir Hintli bile ertesi gün Japon çıkabilir.

Menderes iktidarı ABD ile el sıkışmıştır ama olaylar nasıl gelişecek, "WASP" yapı nerede nasıl bir tepki verecektir?

İkinci sıkıntı ise, Menderes-Bayar ikilisinin ne "mental" olarak ne de "doku" olarak o büyük entegrasyona tam hazır bulunmayışlarıdır.

Bayar da Menderes de esas olarak Atatürk'ün "bağımsızlık" dönemini iliklerine kadar yaşamış insanlardır.

Menderes, bir toprak sahibinin çocuğu olarak birebir yaşamadı ise de Bayar adı üzerinde bir kuvvayı milliyecidir.

Üstelik Menderes, varlıklı büyümüş bir egeli olarak son derece gözü tok, kişisel ikbal ve ihtiras peşinde olmayacak, hayatın felsefesini kavramış, "politika" yaparken dahi "aşkını" hayatında bir yerlere yerleştirecek kadar enteresan bir kişiliktir.

Menderes-Bayar iktidarının bizim tarihimizde örneklerine bol rastladığımız temel hatası, ele geçen gücün hoyratça kullanılmasından ibarettir. Bu da, Adnan Menderes'te "devlet" fikrinin esas olarak "oturmamış" olmasıyla izah bulabilir.

Kadim devletlerde "anlamlı tesadüfler" seni devletin tepesine oturtabilir ama sen kendini devlet zannetmeye başlarsan işin bitik demektir.

Menderes iktidarının iki büyük "trajik" sonucu olmuştur Türkiye için...

Zaten geliş sebebi itibariyle, Menderes iktidarının Türkiye'ye hediye edeceği en büyük yapılanma, Türkiye'nin NATO'ya üyeliği idi. Ama aynı NATO'nun stratejik beyni de 1960 İhtilali ile Menderes'in ipini çekti.

Sonuçta Menderes, hangi güç eksenleri üzerinde oturduğunu ya göremedi ya yanlış düğmelere bastı ya da hiçbir zaman umursamadı. Gereksiz yere hayatıyla ödedi.

Menderes'in hangi hataları yaptığını, ya da güçler çatışmasını nasıl okuyamadığını görmek istiyorsak, Demirel'in siyasi hayatına ve kariyerine bakabiliriz.

Evrensel bir "siyasi başarı" hikayesidir esas itibariyle Demirel'in hikayesi!

Genel olarak "sol"un yıllardır sürdürdüğü karalama kampanyasının tersine, Süleyman Demirel, bugün yaşayan en önemli küresel tecrübelerden biridir.

Talihsiz ve gereksiz biçimde hayatına son verilen Menderes ile başlatılan küresel süreci, esas olarak "milli" bir yola sokan, "süblime" eden, oynanmaz dengeleri her zaman hassasiyetle gözeten ve Türkiye'ye "soğuk savaş" şartlarında bile sayısız "ulusal varlık" kazandıran siyasi kimlik Demirel'dir.

Demirel çizgisi, Menderes'in, "ayakları Türkiye topraklarına bastırılmış" gerçek devamıdır.

Bu manada Menderes, küresel denklemde "araya gitmiştir."

Yine bu manada Demirel, olduğunca ve şartlar el verdiğince, Menderes'in ibretine ve namusuna sahip çıkmış ama "ülkesini" unutmamış bir yüksek aklın yansımasıdır.

Hükümetler platformunda, İsmet Paşalar, Ecevitler, Türkeşler ve Erbakanlar ile dans etmiş, bunlardan vakit bulduğunda da memlekete rafineriler, çelik kompleksleri ve barajlar kazandırmış olan Süleyman Demirel, Menderes sürecinin akıllı ve tek devamıdır.

Demirel'in siyasi çizgisine neden bu kadar yer ayırdığım merak edilecek olursa, siyaset duayeni Demirel'e yıldızlar kadar uzak duran AKP, bu duruşuyla aslında tam da kendisini tarif ediyor da ondan.

Mefhum-u muhalifinden anlattık biraz ama olsun.

1960'lar Demirel damgalı yıllardır, Demirel hem iktidar hem bir hiçtir, hem "parti lideri" hem köylüdür. Anadolu zekâsının Anglosakson sihirbazlarla tango yaptığı yıllardır Demirel yılları...

Tüp gaz, yağ benzin kıtlığının bilinçli yaratıldığı yıllar yaşanmıştır, Demirel ise "kardeşim benzin vardı da biz mi içtik" diyebilmiştir. Öğrencilik yıllarımızda kızıyorduk ama öğrenciydik işte!

Kafamız bozuldukça sokaklara fırlıyor, miting, gösteri yapıyor, yollarda durmadan yürüyorduk, bizi sordular kendisine, ne cevap verdi, biliyorsunuz:

"Yollar yürümekle aşınmaz!"

Şimdilerde, hani şu Hasan Cemal, Altan biraderler vesair tayfanın "ileri demokrasi" dediği günlerde, "parasız eğitim" pankartı açan kız öğrenciyi yıllarca içerde tutuyorlar!

Nihayet üçüncü büyük güçlü iktidar dönemine geldik.

AKP iktidarı! Dile kolay 10 yıl.

Asıl soruyu soralım kendimize:

AKP iktidarı, kendisinden önceki hangi "güçlü ve uzun" iktidara benziyor?

Yani dönüştüren veya dönüştürme iddiasında olan hangi iktidara benziyor?

Atatürk iktidarı mı?

Hayır!

Menderes iktidarı mı?

Hayır!

Demirel iktidarı mı?

Hayır!

Güçlü iktidarlar, kullandıkları şekil ve yöntemler bakımından hep birbirine benzer zaten, geçiniz.

İzin verirseniz ben kendi cevabımı vereyim:

Hiçbirine benzemiyor çünkü bu iktidar, nevi "şahsına münhasır" bir iktidar.

Hiç kuşku yok ki, bizler hepimiz Karacaahmet ve Kozlu'daki "toplu konutlarda" ebedi istirahate çekildikten sonra da binlerce yıl yaşayacak olan Türkiye Cumhuriyeti bir daha böyle bir iktidar göremeyecektir.

Yani AKP iktidarı öylesine nevi şahsına münhasır bir iktidardır.

Analar böyle bir iktidarı bir kere belki doğurur ama bir daha da doğuramaz.

Size AKP iktidarını tarife gayret ediyorum şimdi:

Hem İslamcı, hem dindar, hem cemaatçi hem liberal, hem muhafazakâr hem demokrat, hem dört çekerci hem türbancı, hem kürtçü hem küreselci, hem demokrat hem özel yetkili mahkemeci, hem Kaddafici hem NATO'cu, hem Arapçı hem Avrupacı, hem vesayetçi hem yola devamcı, hem statükocu ve hem de devrimci(!)

Yahudilerden, Kraliçe'den, Araplardan aldıkları madalyalar da göğüslerinde parıldamaya devam ediyor.

Bu kadar özelliği bir arada bulunduran dünyada başka bir iktidar var mıdır peki?

Yoktur ve olamaz da.

Ancak sürekli günü kurtarmaya çalışan, verdikleri sözleri unutturmak için yalan üstüne yalan uyduran, güvenilmez, tüccar ve rantçı bir iktidar bu kadar özelliği kendisinde toplamaya çalışır.

Rahmetli Turgut Özal bile "dört eğilimli" bir hükümet kurmuştu bunlar aştılar, 40 eğilimli "kırkayak" haline geldiler.

Türkiye'yi sokuyorlar.

Ve en önemlisi neyi niçin yaptıklarını da baştan beri farkında değiller.

Ayakta kalabilmek için memleketin bütün zenginliklerini peşkeş çektiler, çekmeye devam ediyorlar.

Kendisine mütedeyyin süsü vermiş bu iktidarın sadece ve sadece para ile yönlenmesi, yegâne motivasyonunun para almak ve para dağıtmak olması, Allah'ın Türkiye'yi soktuğu en büyük sınavlardan biri olsa gerek.

AKP iktidarı, Türkiye'nin görüp görebileceği tek "Rant İktidarı"dır.

Ucunda "para" olan her ilişki değerlidir, parayla satın alınacak herkes "değerlidir", bunun dışında hiçbir değer yargısı yoktur.

"Erdem" dediğin şey, kitaplarda yazıyor zaten merak eden açar okur, yoksa para etmeyen erdeme ne gerek var, düstur bu!

AKP iktidarını, öteki uzun soluklu iktidarlardan ayıran temel özellik "rant" düşkünlüğüdür.

Devamı olduklarını iddia ettikleri (Ki, rahmete kavuşan Aydın Menderes'in cenazesinde bu sebeple ispat-ı vücut etmişlerdir) Menderes iktidarının asla devamı değillerdir.

Ne Menderes ne Bayar, onca çalkantıya birbirlerini satmadan kendi finallerini göğüslediler.

Bakalım, Erdoğan- Gül ikilisi Çankaya savaşları bağlamında bu rant ve iktidar işini aralarında nasıl bağlayacaklar?

gul_biden_yok_biribirimizden_fark225

Türkiye'nin "ekonomik satışını" üstlenen Erdoğan ile "siyasi satışını" üstlenen Gül arasındaki hesap nasıl görülecek?

Ve bakıp bekleyelim:

Cumhurbaşkanlığı köşkünde ikamet eden Abdullah Gül'ün, kendisinin bizzat başkomutanı olduğu Türk Silahlı Kuvvetleri'nin genel kurmay başkanını içeri attırdığında yaptığı, "sakin olalım arkadaşlar" yorumunu, Başbakan Erdoğan nasıl yorumlayacak?

Sevgili kardeşim Hayrullah Mahmud'un tarihi tespitiyle söylersek "Gordion Düğümü", İlker Başbuğ Paşa'nın içeri atılmasıyla temelli çözülmez hale geldiğine göre, bu düğümün içinden çıkması gereken birinci kişi Tayyip Erdoğan demektir.

http://tr.wikipedia.org/wiki/Gordion_D%C3%BC%C4%9F%C3%BCm%C3%BC

Çünkü, gelinen noktada, siyasi sorumluluk esas olarak onun omuzlarındadır.

Başbuğ'un tutuklanması üzerine, muz görmüş maymunlar gibi el çırpmaya başlayan rezil gazeteci tayfasının gazıyla mı hareket edecek yoksa, bizzat kendi yol arkadaşları tarafından sürüldüğü mayınlı arazinin farkına varıp, gerçekten devletine ve milletine mi dönecek?

Ne demiş atalarımız?

Zararın neresinden dönülse kardır.

abdullah_kralice_kadehe225

Abdullah Gül ve ekibinin ülkeyi getirdiği noktada, sorduğumuz bu soru Tayyip Erdoğan için hayat-memat sorusudur.

http://www.youtube.com/watch?v=bkJHBSAqVIo

Türkiye'nin gelmiş geçmiş iktidarları içinde, yegane "kriminal iktidar" haline gelmiş AKP iktidarının sonunda, Tayyip Erdoğan'ın akibetini belirleyecek olan hüküm, kendi hükmü olacaktır.

Ya Türkiye Cumhuriyeti Devleti ve Türk milleti, ya da hiç!

İlker SARIER - 10 Ocak 2012

Son Yazılar