le_monde_logo225

Doğan YURDAKUL'un Le Monde gazetesinde çıkan yazısı!

1963 yılından beri gazeteci ve yazarım. Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi'ni bitirdikten sonra 1969'da doktora için Paris'e gittim. Geceleri otel resepsiyoncusu olarak çalışıp eğitimimi sürdürdüm.

Altı ay kursa gidip Fransızcamı ilerlettikten sonra Sorbonne'da sınava girip doktora için Fransızca yeterlik sertifikası aldım. Daha sonra Vincennes Üniversitesinde Ekonomi Politik kürsüsünden M. Beaud yönetiminde "Asya Tipi Üretim Tarzı" üzerine doktora tezi çalışmasına başladım. Doktoramı bitirmeden 1971'de Türkiye'ye döndüm.

1966 yılından beri sosyalistim. Üniversitedeyken solcu bir gençlik örgütü olan Dev-Genç'e üyeydim ve anti-emperyalist, anti-faşist eylemlere katıldım.

O tarihlerde Türkiye'de Komünist partileri yasaktı, bu yüzden illegal olarak örgütleniyorlardı. 1970'te Paris'te iken bu partilerden Türkiye İhtilalci İşçi Köylü Partisi'ne üye oldum. 1971 Askeri darbesinden sonra Partinin isteği üzerine doktoramı bitirmeden Türkiye’ye döndüm. Döndükten 6 ay sonra, 1972' de Sıkıyönetim Mahkemesi tarafından "Komünist partisine üye olmak" suçundan tutuklandım (eski Türk Ceza Kanunu madde 141). İki yıl askeri cezaevinde tutuklu kaldım. 1974'te siyasi afla serbest bırakıldım. Gazeteciliğe köşe yazarı olarak devam ettim. 1980 askeri darbesinden sonra kurulan sıkıyönetim mahkemesi bir yazımda "komünizm propagandası" yapma suçundan (eski Türk Ceza Kanunu madde 142.) hakkımda 7,5 yıl hapis cezası ve gıyabi tutuklama kararı verdi. Bu karar çıkınca ailemle birlikte yurtdışına çıkmaya karar verdim ve saklandım. Önce eşimi Paris'e gönderdim, ardından da kendim gizli yollardan gidip ona katıldım. Sıkıyönetim mahkemeleri yazdığım birçok yazıdan gıyabımda toplam 220 yıl hapis cezası verdiler. Fransa'ya iltica isteğimiz kabul edilip çalışmaya başladıktan sonra da 2 yaşındaki kızımı bir dostumuz kendi kızı gibi Türkiye'den çıkararak bize getirdi. Sonra çeşitli işlerde çalışarak yaşamımı sürdürdüm. Yurtdışındaki son üç yılımda Cenevre'de sınırdaş izniyle çalıştım ve Cenevre Üniversite'sinde Fransız Dili ve Uygarlığı eğitimi gördüm. 1991 yılında TCK' nun 141 ve 142. maddeleri kaldırılınca aldığım bütün cezalar ortadan kalktı. Bunun üzerine Türkiye'ye döndüm ve gazetecilik mesleğime devam ettim.

"Derin devlet" ile ilgilenmeye başlamam Susurluk döneminden çok öncedir. 12 Mart 1971 darbesinden beri bu konuyu biliyorum ve araştırıyorum.

Soğuk savaş sırasında NATO'ya bağlı ülkelerde "komünizm istilası tehlikesine" karşı koyacak illegal yapılanmalar kuruldu. Türkiye'de kurulan bu örgütün yasal adı "Özel Harp Dairesi", illegal adı ise "Kontrgerilla" idi. Bu yapıya dayanarak bir kısım politikacılar ve kamu görevlileri devlet içinde bir suç çetesi kurdular ve yakalanıp cezalandırılmamış bazı kaçak suçluları da kullanarak siyasi cinayetler, uyuşturucu kaçakçılığı, işadamlarından ve kumarhanelerden haraç alma, yolsuzluk gibi işleri organize ettiler. Soğuk savaş bittikten sonra bu örgütler birçok ülkede tasfiye edildi ama Türkiye'deki kaldı ; MİT, askeri istihbarat ve polis istihbaratı içindeki bazı unsurlar tarafindan faaliyetine devam etti. 12 Mart askeri darbesi döneminde birçok siyasi tutuklu gibi ben de kendilerine "Kontrgerilla" adını veren bu kişiler tarafindan gözlerim bağlanarak sorgulandım ve işkence gördüm. Bu çeteyle ilgili araştırmalarımızı 1978 yılında günlük Aydınlık gazetesinde "Kontrgerilla" dizisi olarak yayınladık. Örgütün kimi elemanlarını ve işkencecileri tanık beyanlarına dayanarak teşhir ettik. Dönemin Sosyal-Demokrat Başbakanı Bülent Ecevit bu örgütün üstüne gitti ama devletten temizleyemedi. Faaliyetine devam eden çete aralarında ünlü gazeteci Abdi İpekçi'nin de bulunduğu (1979) birçok aydını katletti.Katiller bir türlü "bulunamadığından" bu cinayetler Türk siyasi tarihine "faili meçhul cinayetler" diye bir kavram kazandırdı. Bu "faili meçhuller" 12 Eylül 1980 askeri darbesinden sonra da artarak sürdü. Yine akademisyenler, gazeteciler, Kürt işadamları ve politikacıları öldürüldü. Niyahet 1996'da Susurluk'ta bir kaza oldu, bir Mercedes bir kamyona çarpınca bu örgüt üzerindeki esrar perdesi biraz aralandı. Çünkü Mercedes'den bir politikacı, bir Emniyet Müdürü ve katliam ve cinayet zanlısı olan bir kaçak çıkmıştı. Olay gözleri derin devlete çevirdiyse de, soruşturmanın ucu devletin doruğuna tırmanmaya başlayınca örtbas edildi.

Bir türlü ortaya çıkarılamamış olan bu derin devlet olgusu bugün özellikle poliste ve özellikle Emniyet İstihbarat teşkilatı üzerindeki yoğun etkisi olan İslami bir cemaatin de devreye girmesiyle varlığını sürdürüyor.

1998-2002 yılları arasında "Derin Devlet" le ilgili yazılmış dört kitapta imzam vardır. Yakın çalışma arkadaşım gazeteci Soner Yalçın ile birlikte yazdığımız "Reis" ve "Bay Pipo" uzun süre bestseller oldu ve bu alanın klasikleri arasına girdi. Gazeteci arkadaşım Cengiz Erdinç ile birlikte yazdığımız "Çetele" adlı referans kitabında 500'e yakın ismin derin devletle ilişkisini alfabetik bir fihrist olarak verdik. Tek başıma yazdığım "Abi" kitabımda ise derin devletin mafya ile ilişkilerini belgelere ve tanıklara dayanarak anlattım. 2004 yılında Üçüncü Haçlı Seferinde Antakya'da geçen "Sırların Kavşağında" adlı tarih romanını yazdım. 7 yıl çalışarak hazırladığım Büyük Fransızca-Türkçe Sözlük (1 700 sayfa ve 80 000 kelime) geçtiğimiz Temmuz ayında, ben hapisteyken yayınlandı.

Mesleğime 2008'den beri Oda TV'de haber, yorum ve siyasi analiz yazıları yazarak devam ediyorum. Sadece "özel haber" vermek üzere kurulan bu internet sitesini genç meslektaşlarımızla birlikte sıfırdan başlayıp, üç yıllık bir calışma sonucu, bugün yüz binlerce ziyaretçisi olan bir yayın organı durumuna getirmeyi başardık. Benim tutuklandığım Mart 2011 başında sosyal paylaşım sitelerinde Oda TV Türkiye'nin bütün büyük tirajlı gazetelerden fazla paylaşılıyordu. Açılan bu davayla birlikte bize olan ilginin daha da büyüdüğünü haber alıyoroum. Çok zengin ve çok farklı siyasi eğilimlerden bir yazar kadrosuna sahip olan sitedeki bütün yazılara katılmam elbette beklenemez. Ama her gazeteci böyle geniş bir kitleye sahip bir sitede çalışmak ister. Soner Yalçın bu sitenin sahibidir. Onunla birlikte "derin devlet" i inceleyen iki kitap yazdığımızı daha önce belirtmiştim. Bu gizli örgütün işlediği bazı faili meçhul cinayetlerin araştırılması için yeni açılmış olan sorusturmaya Soner Yalçın tanık olarak çağrıldı ve ifade verdi. Oda TV davasında "Teröristlikle" suçlanan bir gazetecinin bir "derin devlet" soruşturmasına tanık olarak çağrılması bir kara mizah örneği değil midir? Bugün Türkiye’de adalet adına inanılmaz şeyler olmaktadır.

Ben Türkiye'de çağdaş demokrasinin yerleşmesini ve milli gelirin tüm sosyal sınıflar arasında adil bir şekilde paylaşılmasını savunan bir insanım. Yaklaşık 50 yıldır bu düşüncelerim doğrultusunda gerek darbeci ve muhazafazakâr hükümet ve iktidarlara, gerekse sosyal demokrat hükümetlere karşı kalemimle muhalefet ettim.

Bugünkü iktidara muhalif olduğum da yazılarımdan bellidir. Hükümete muhalif olmak dışında, bugün Turkiye’de İslami bir "Cemaat" in emniyet ve yargı içindeki illegal faaliyetleri hakkında araştırma yapmak da "terörist" suçlamasıyla tutuklanma riski taşımaktadır. Bu ülkede eskiden muhalif gazetecileri "komünist"oldukları gerekçesiyle hapse atarlardı. Soğuk savaş bitti, simdi "terörist" oldukları bahanesiyle hapse atıyorlar. Yani demokrasi ve fikir özğürlüğü açısından 50 yıldır değişen bir şey yok. Bügün Türkiye’de birçok muhalif gazeteci kapılarının bir sabah erken saatte Terörle Mücadele ekipleri tarafından çalınacağından endişelidir. Dolayısıyla bunu ben de bekliyordum ve kendimi bu olasılığa karşı hazırlamıştım. Sadece ağır hasta olan eşimi yanlız bırakacağım için üzülüyordum.

Evime sabah saat 07.00’de gelen polisler yasaların kendilerine verdiği yetkinin de ötesine geçtiler. “Arama” adı altında evin altını üstüne getirdiler. Bilgisayarlarıma, flaş belleklerime, cep telefonuma el koydular ; hatta müzik plaklarıma, içinde evlilik töreni ve düğün filmimin olduğu ve annemin anılarını anlattığı CD’lere kadar aldılar. Emniyette bu davanın diğer sanıkları gibi ben de "susma hakkımı" kullandım. Çünkü özel yetkili savcıların yürüttüğü bu siyasi davalarda sorulacak soruları polisler hazırlıyorlar ve savcılar da sanıklara aynı soruları soruyorlar. Biz hem aynı işlemin iki kez yapılmasını istemedik, hem de bu uygulamayı kamuoyuna göstermek istedik. Nitekim savcı bana poliste cevaplamayı reddettiğim soruları aynen sordu, soru metni avukatlarımın elinde olduğundan sorgulamayı o metinden izlediler. Bana en çok sorulan soru, Oda TV’de yazmış olduğum bazı yazıları "neden" yazdığım, bazı haberleri "neden" yaptığımdı. Ayrıca çoğu Oda TV’de yayınlanacak yazılarla ilgili haber tartışmalarını içeren telefon konuşmalarımı sordular. Ve bu sorulara dayanarak beni "terör örgütünden talimat alarak" bu yazıları yazmakla suçladılar.
Bugünkü iktidarın CMUK’da yaptığı bir değişiklik savcılara bazı delilleri savunma makamına ve sanığa verilmesine kısıtlama getirme yetkisi veriyor. Bu davanın savcısı bizim tutuklanmamızdan sonra medyaya yaptığı açıklamada bizim "gazetecilik faaliyetinden tutuklanmadığımızı, elinde açıklayamayacağı delliler olduğunu" söylemişti. Başbakan’da Avrupa Parlementosunda kendisine sorulan bir soru üzerine bizlerin "gazetecilikden başka suçlardan" tutuklandığımızı söylemişti. Biz 7 ay tutuklu kaldıktan sonra iddianame nihayet açıklandı, baktık ki gizli delil falan yok ! Iddianamede sadece bize sorulmuş olan yazılarımız ve telefon konuşmalarımız var.

Nedim Şener ve Ahmet Şık ile daha önce tanışmıyordum, cezaevinde tanıştım. Bu bile "terör örgütü" iddiasının saçmalığını göstermeye yeter. Bu davada "terör örgütü" suçundan tutuklu 14 kişiden çoğu birbirini tanımamaktadır. Onların olayıyla benimki arasında iddianamede kurulan hiçbir bağlantı yok. Birbiriyle hiç ilişkisi olmayan ama "aynı örgütten talimat" alan kişiler olarak yargılanıyoruz. Ama bana göre, bu suçlamayı yapanların önyargılarında gazeteci olmak ve benzer araştırmalar yapmak gibi bir ortak "suçumuz" var. Nedim Şener’in Hrant Dink cinayetindeki araştırmaları o olayda Emniyet İstihbaratının en azından ihmali olduğunu ortaya koydu. Ahmet Şık’ın yayınlanmadan toplatılan "İmamın Ordusu" kitabı da bu konuları araştırıyordu. Biz de Oda TV’de benzer konulara değiniyorduk.

Nedim ve Ahmet ile 3 hücreli bir koğuşda kalıyoruz. "Ortak yaşam alanı" denilen bölümde yemek yiyoruz, TV izliyoruz, gazete okuyup sohbet ediyoruz. Hava almak için de dört tarafı yüksek beton duvarlarla çevrili 40 metrekarelik bir avluya çıkarılıyoruz. Gün boyu okuyor, yazıyor, spor yapıyor, temizlikle uğraşıyor, sohbet ediyoruz. Eşimin hastalığı ve kaybı sırasında bana çok destek oldular, ikisine de teşekkür ediyorum.

Ben az önce belirttiğim gibi yeni bitirmiş olduğum 1700 sayfalık Büyük Fransızca-Türkçe sözlüğün son düzeltmelerini burada yaptım ve Temmuz’da yayınlandı. Şimdi Büyük Türkçe-Fransızca sözlüğü buradakı kısıtlı şartlar içinde (ne bilgisayar ne daktilomuz var çalışabilmek icin) yazmaya başladım. Bir yandan da anılarımı kaleme almaya başladım. Darbe dönemlerindeki tutuklanmalarımla bu dönemdekini kıyaslamak istediğim bu kitaba "Dejavü" adını vermeyi düşünüyorum. Tutukluların gazetesi bir sayı çıktı ve ben yoğun sözlük çalışması arasında oraya yazamadım. Ama tutuklu meslektaşlarım zaten benim yazmak istediklerimi yazdılar. Bugün Türkiye’de 60’ın üzerinde tutuklu gazeteci var. Onlardan biri olmanın gururunu duyuyorum.

İlginize çok teşekkür ederim.

Doğan YURDAKUL - 04 Aralık 2011 - Odatv

Doğan YURDAKUL
2 Nolu Kapalı Cezaevi   B-9 Üst Koğuş  Silivri – İstanbul

le_monde_dogan_yurdakul_24kasim2011

Son Yazılar