Geçen cumartesi yolda karşılaştık…

Dedim: Nereye?

Dedi: Hükümeti protestoya.

Dedim: Neyini protesto edeceksin hükümetin?

Dedi: Cumhuriyet bayramını iptal etmişler.


Dedim: Yıllardır cumhuriyeti iptal etmeye çalışıyorlardı ve başardılar, sana da “günaydın”, “good morning”, “bonjour” demek istiyorum müsaadenle.

Dedi: Nasıl yani?

Dedim: Otuz yıldır bu ülkeden cumhuriyet fikriyatını, laik düşünceyi kazımaya çalışanların farkında değil misin? Cumhuriyetin tüm kavram ve kurumlarına saldırılırken, sen “demokrasi, hoşgörü, diyalog, empati” adı altında cemaatleri alkışlıyordun, ne çabuk unuttun?

Dedi: Ama ben, ama ben…

Dedim: Seni biliyorum ben. Cumhuriyet ve laiklik kavramlarının içini boşaltıp öyle öğrettiler sana. Cumhuriyeti demokrasiye, laikliği de din ve vicdan özgürlüğüne indirgedin. Hâlâ da öyle zanneden insanlarla dolu bu ülke. Oy vermeyi, sandıktan çok oy çıkınca da iktidara yerleşmeyi “cumhuriyet” sanan, cumhuriyetin laiklikle ilgisine hiç değinmeyen bir eğitimle eğitildin. Örneğin, cumhuriyetin “seküler” bir yönetim olduğunu, meşruiyetini dinlerden, inançlardan, göksel ya da yersel güçlerden alan değil, halktan alan bir rejim olması gerektiğini sakladılar.

Soyut, muğlak, belirsiz bir cumhuriyet tarifiyle yetindin. Resmi bayramlardaki basmakalıp cumhuriyet şiirlerini, “cumhuriyet” zannettin. Oysa ki cumhuriyetin kardeş kavramı laiklikti. Birbirinden ayıramayacağımız iki kavram. “Cumhuriyet, her şeyden önce laikleşmektir. İradeyi ve hükmü göksel, dinsel yapılardan alıp halka vermektir” diyenlere, otuz yıllık demogojilerle “Hem laik hem Müslüman olunmaz, devlet laik olur birey olmaz” diye cevaplar yetiştirdin.

Montesquieu, cumhuriyette yasama-yürütme-yargı adlı birbirini denetleyen üç ayrı kuvvet olduğunu söyleyeli kaç asır geçti, sense yasamayı-yürütmeyi-yargıyı kendinde toplayan AKP’den cumhuriyet dileniyorsun. Aymazlık içindesin, farkında değilsin. Elinde bayrak, “Bayram neden iptal edildi” diyorsun!

Dedi: Ehm… Şey… Neyi göremiyorum peki, neden aymazlık içindeyim?

Dedim: “Cumhuriyet elden gidiyor” demek gerçeği görememektir. Ya da bin adım geriden gelmektir. Gerçekse şudur: Cumhuriyet elden gitmiştir. Ortada cumhuriyete dair bir işaret, bir iz, bir emare gösterebilir misin bana? Özgürce ve bağımsızca yasamayı ve yürütmeyi denetleyebilen bir yargı var mı? Toplumsal, ekonomik, kültürel tüm alanlar dinsel argümanlara göre düzenlenmedi mi? Mesai saatleri namaza, paydos saati iftara, açılış törenleri cumaya, televizyon programları ramazana göre yeniden tanzim edilmedi mi?

İbadet bireysel bir eylem olmaktan çıkarılıp toplumsal bir gösteriye dönüştürülmedi mi? Başbakan, türban söz konusu olunca “Mahkemenin söz söyleme hakkı yok, ulemaya sormak lazım” demedi mi? “Türbana özgürlük” bildirisine imza atmayan profesörün rektör olabilme şansı var mı? Evrim teorisini, bilimsel gerçekleri anlatan öğretmenin ceza almama ihtimali kaldı mı? TÜBİTAK’tan TÜBA’ya, RTÜK’ten YÖK’e, HSYK’den TRT’ye özerk olması gereken tüm kurumlara imam hatip mezunu imamlarla müezzinleri atamadılar mı? Bu ülkede ehliyet, liyakat ölçütleri kaldı mı? Tek ölçüt “cemaatten” ya da “partiden” olmak değil mi?

Toplumsal dokudaki değişimin farkında değil misin? Eğitim, sağlık, polis kadroları “imamın ordusu” haline getirilirken, sen “Amaaan herkes kadrolaşıyor ne olacak” diye gülüp geçmedin mi? Tüm bunlar olup biterken, tepki göstermeyen, itiraz etmeyen, hakkını aramayan, “Seçim bu, halk böyle istedi” diyen sen değil misin? Şimdi niye hâlâ “Cumhuriyet elden gidiyor” diyorsun? Cumhuriyetin bittiğini, liberal-gerici-Amerikancı ikinci cumhuriyetin kurulduğunu görmemek, görememek suçtur. Ve sen bunu hâlâ görmüyorsun dostum!

Dedi: Bence abartıyorsun. Bak kutlamalar iptal edildi ama duyarlı insanlar ellerinde bayraklarla meydanlarda, caddelerde cumhuriyete sahip çıkıyorlar. Cumhuriyete sahip çıkıyoruz.

Dedim: Bence sen abartıyorsun dostum. Bağdat Caddesi’ndeki, Şişli’deki, Alsancak’taki, Sakarya Caddesi’ndeki yürüyüşleri fazla abartıyorsun. O arkadaşlara dünyanın bütün dillerinde “günaydın” demek istiyorum. Ne oldu binlerce insan bayraklarla meydanlara çıktı da. Gör bak başbakan ve bakanlar, bu gösterilere tepki bile göstermeyecekler. Hatta gizliden sevinecekler bile, laik kesimin gazının alındığını düşünecekler.

Nitekim gör bak, cumhuriyet bayramından iki gün sonra o ellerinde bayraklarla meydanlara çıkan kitle, akşamki milli maçı ya da abonesi olduğu diziyi izledikten sonra bayrak sallamanın verdiği gönül huzuruyla mışıl mışıl uyumaya devam edecek. Ama cumhuriyetin mezar kazıcıları uyumayacaklar. Onlar “İkinci cumhuriyetimizin anayasası nasıl olmalı” konusu üzerinde kafa patlatmaya, polemik üretmeye, herkesi bu anayasa minderine çekmeye devam edecekler.

Kanun hükmünde kararnamelerle, oldubittiye getirilen anayasa çalışmalarıyla gemilerini ve gemiciklerini yürütmeyi sürdürecekler. Ah dostum ah! Onuncu yıl marşı söyleyerek cumhuriyete sahip çıkılmaz; Petkim’in, Tüpraş’ın, Telekom’un, ırmakların, derelerin, limanların satışına karşı mücadele ederek, topraklarımızı Amerikan üslerine açanları alaşağı ederek cumhuriyete sahip çıkabilirsin. Başka yolu yok bunun!

Dedi: Ama biz bu anlattıklarına hep karşı çıktık, itiraz ettik. Hatta referandumda bazı arkadaşlarımız “yetmez ama evet” oyu verirken biz “hayır” dedik.

Dedim: Kahve köşelerinde, meyhane masalarında, arkadaş sohbetlerinde, internet bloglarında yapılan muhalefet, demek ki “davulcu yellenmesi” hükmünde kalıyormuş! Siz bir tarafınızla belki tüm bunlara karşı çıktınız ama bir başka yanınızla da “cemaatlere saygılıyız” diyenlerle, toplumun iliğini kemiğini sömürüp insanların aklına saldıran cemaatleri sivil toplum kuruluşu gibi görenlerle, özgürlüğü yalnızca başörtüsü özgürlüğünden ibaret sananlarla, özelleştirmeleri “devlet yüklerinden kurtuluyor canım” diye yorumlayanlarla yan yana durdunuz.

Yıllardır deprem için toplanan vergilerle yoksul halka sadaka dağıtan, diğer yandan hak arayan işçinin, öğrencinin gözüne biber gazı sıkan hükümeti de, “Hah işte sosyal devlet böyle olur” diye övdünüz. Özel üniversite, özel hastane, özel lise rekoru kırdılar, üstelik bunları cemaatlere kurdurdular, siz buna “eğitim-sağlık atağı” dediniz. Gözünüzün içine baka baka, cumhuriyet döneminde dişten tırnaktan artırılarak inşa edilen ne kadar kamu kuruluşu, banka, liman, telekomünikasyon kurumu varsa hepsini teker teker çokuluslu tekellere sattılar, “memleketin taşı toprağı para ediyor” diye sevindiniz.

Cumhuriyet, aydınlanma, laiklik gibi temel değerlere alabildiğine saldırdılar, bu değerleri aşağılayıp itibarsızlaştırdılar, “demokratikleşiyoruz” diye alkış tuttunuz. İşçi sınıfının bugüne kadar ne kadar kazanımı varsa, kıdem tazminatından greve, sekiz saatlik çalışma süresinden sosyal yardımlara kadar tüm kazanımları budamaya kalktılar, üstüne üstlük işçi sınıfını “ayaklar baş olmaz” diye aşağıladılar, siz “İşçi sınıfı mı kaldı, biz bundan sonra ‘ötekiler’ olarak mücadele edeceğiz” dediniz. Birinci cumhuriyetin hastalıklarını, rahatsızlıklarını, yanlışlıklarını öne sürüp AKP’nin İslamik, Osmanik, liberal, gerici, otoriteryen uygulamalarına fit oldunuz.

Tamam, birinci cumhuriyetin liberal, gerici, Amerikancı, NATO’cu savruluşlar içinde delik deşik olduğunu biliyoruz; ama AKP bizi birinci cumhuriyetin gerisine, hatta ve hatta orta çağa götürdü. Hem de “ileri demokrasi” maskesiyle yaptı bunu. Ama siz sınıfsal gözlükleri çoktan çıkarıp attığınızdan, bunu fark edemediniz bile. Şimdi gün geldi devran döndü, “Cumhuriyet bayramını neden iptal ettiler” diye dövünüyorsun. Senin umursamazlığının, aymazlığının, boşvermişliğinin, apolitikliğinin, sınıfsal bakıştan uzaklaşmanın hiç mi payı yok bunda, ne dersin?

Dedi: Evet, anlıyorum. Biz de suçluyuz sanırım. Ama ne yapalım, cumhuriyet bayramını iptal edenlere tepki göstermeyecek miyiz? Ne yapalım yani, evde kös kös oturalım mı?

Dedim: Tepki gösterme zamanı geçti dostum. Artık tepki gösterme zamanı değil, mücadele etme zamanı. Tepki göstermek ile mücadele etmek arasında epey bir fark var. Tepki anlıktır, reflekstir, geçicidir, uçucudur, rahatlatıcıdır. Mücadele ise bir şeyi yeniden inşa etmektir. Birinci cumhuriyeti tüm kavram, kurum ve değerleriyle yok ettiler. Şimdi bize düşen, bir dizi hastalıkla, bazı yanlışlarla, epeyce haksızlıkla yaralı olan birinci cumhuriyeti yeniden kurmak değildir. Şu bir gerçektir ki, ölü dirilmez.

Ölen ölmüştür. Yarım yüzyıldır Menderes, Demirel, Özal, Çiller, Erbakan, Tayyip Erdoğan “karşı devrimlerine” maruz kalan, mart ve eylül darbeleriyle ağır yaralanan, ABD-NATO tarafından güdülen birinci cumhuriyete, ölümcül darbeyi AKP vurmuştur. Şimdi artık yeni bir cumhuriyet için mücadele etmekten başka çare yok. Eşit ve özgür insanların yaşadığı, cumhuriyetin erdem olduğuna inanılan, aydınlanma felsefesiyle “yeni insanını” yaratabilmiş pırıl pırıl bir cumhuriyet. Sen ne dersin bilmem ama biz buna “sosyalist cumhuriyet” diyoruz sevgili arkadaşım.

Karar senin. İster gündüz bayrak sallayıp gece maç ve dizi seyreder, facebook-twitter dolanırsın, ki bu arada “ah gitti, vah gitti” dediğin cumhuriyetin adını bile anamaz olursun. İstersen “ona buna tepki göstermeyi” bırakıp “mücadele etmeye” karar verirsin. Ki o mücadele eşitlik ve özgürlük mücadelesidir. Zorludur, keskindir, sarptır ama kalıcıdır, sağlamdır, taş gibidir. Karar senin.

*** *** ***
Uzun uzun baktı yüzüme ve hiçbir şey demeden yürüyüp gitti.

Ahmet ÇINAR - 03 Kasım 2011 - Habersol

Son Yazılar