Amerikancı Atatürkçülük (1)

Son iki seçimin ardından bazıları neredeyse gözyaşları içinde hüsranlarını dile getirdi, getirmekte; şaşkınlıkla izliyorum... Bu oldukça kalabalık gözü yaşlı kitle, AKP'yi Amerika Birleşik Devletleri'nin oluşturduğunu ve Yeni Dünya Düzeni'ne uygun sistemini artık bu yolla kuracağını kabul etmiyor, edemiyor. Bir başka deyişle bu homojen kitle, AKP'nin iktidarını ABD'ye borçlu olduğuna, varlığını, onun stratejik amaçlarına hizmetle sürdürebileceğine inanmıyor, inanamıyor. Dolayısiyle de halkı sadece "oy verme işlemi"ne bağlamış olan parlemanter sistemde, bir başka alternatif oluşmadıkça ABD'nin AKP'den aktif desteğini çekmeyeceğini görmüyor, göremiyor...


Bu körlüğün birinci öncelikli nedeni, sözünü ettiğim çoğunluğun henüz ve hâlâ "emperyalizm" kavramından korkuyor ve bunun komünistlere ait bir terim olduğuna inanıyor olmasıdır... İkinci öncelikli nedeniyse, yurt içi ve/veya dışında pozitivist, rasyonalist (yani çok iyi) eğitim görmüş, "Atatürk ilke ve inkılâplarına bağlı(!)", umudunu Batı demokrasilerinin kutsallarına ve Avrupa Birliği'ne bağlamış, ABD'nin teknolojik-kültürel (medenî) üstünlüğüne karşı olan hayranlığını açıkça ifade ederken, maalesef yanlış ülkede doğduğu için de gizli bir hicap duymalarıdır. (Ki, meselâ Merve Kavakçı falan gibileri de bunlara ekleyebilirsiniz. Yani bizim "Amerikancı-Atatürkçüler" ile bu hanım kız arasında kalitatif anlamda bir fark yoktur; üstelik kızımızın daha entel olma ihtimali bile vardır).

Aslında tarih bilgileri 1492'deki Amerika kıtasının keşfine kadar geri gidebilen bu kalabalığın tümü, yakın bir geçmişte ülkemiz insanlarının toprakları için öldüğünü hatırlamamakta veya hatırlamak istememektedir. Savaş, Spielberg'in acımasız sahnelerinden (metallere çarpan mermi tınıları, belden aşağısı ya da başı olmayan insan bedenleri, vb.) bildikleri kadariyle kötü birşeydir: Onlar için 90 yıl falan önce Çanakkale'de sıkıcı işler olmuş, çok insan ölmüştür; Sakarya nehri günlerce kan akmıştır, vb. Haa, bir de 1. ve 2. İnönü Savaşları var... Ondan sonra olan bitenler ise, kendilerine iyi bir maddî hayat, ev-otomobil, yazlık, şık giysiler, konser ve opera salonları, sınırsız yurt dışı gezileri, vs. sağlayan Batı medeniyetinin eserleridir...

Söz konusu kalabalık kitle ayrıca konformist olduğu için bilinçli veya bilinçsiz bir şekilde iletkenlik ve geçirgenlik yapmak zorundadır; yani bunu yapmamak ellerinde değildir... Meselâ bu türlerin internet hastası olanları, yurt dışındaki bilinçli merkezlerden gönderilen elektronik postaları hiçbir süzgeçe tâbi tutmadan Türkiye içindeki yakın dostlarına servis ederler. (Tabii onlar gibi olanlar da diğer dostlarına). Telefon hastası konumundakiler ise gönüllü ajanlık rollerini cep telefonu şeklindeki zamane oyuncakları yoluyla oynarlar. Eski bir CIA yetkilisinin söylediği gibi "istihbarat işlerinin % 80'i bu gönüllülerin eseridir". Yani Bond'a fazla iş bırakmamak için gayret gösterenler bunlardır. Başta ABD olmak üzere bütün ülkelerde bol miktarda mevcudu bulunan böylesi iletken-geçirgenler, özellikle elektronik iletişimin had safhaya ulaştığı Türkiye'de de boy göstermekte gecikmemiştir.

Yetmedi: Bu kuru kalabalığın, karşı oldukları dinci çevrelerle paylaştığı iki önemli (yani başat) ârızası daha var: (1) Onlar, dincilerle hemfikir bir şekilde, kâinatın bugünkü gibi bir düzenle kurulduğuna, ezelde başlamış bir kapitalist sistemin ebediyete kadar yaşayacağına iman ederler. Dolayısiyle de en güçlünün diğer ulusları soyup soğana çevirme hakkını ulu yaradandan(?) aldığı konusunda görüş ayrılıkları yoktur. Yani mesele sosyo-ekonomik sisteme gelince, dinciler de Amerikancı-Atatürkçüler de sus-pus olup kilitleniyor, verdiği lüks nimetler için?kendilerince farklı farklı tanımladıkları?bir tanrıya (ki O, hiçbir şekilde bizim "esirgeyen ve bağışlayan"ımız değildir) hamdüsenâ ediyorlar.

(2) Diğer ârızaları ise politik sistemin birbirinden ve dış tesirlerden tamamen bağımsız partilerin parlamentodaki mücadelesinden ibaret olduğuna inanmalarıdır. Hatta birçoğu, meselâ ABD'de Bush'un kötü, Obama'nın iyi olduğunu sanacak kadar da saftır. (Yani beyinleri, Hind kültüründen kaynaklanıp da Maniheizm'le batıya ulaşan "iyi"-"kötü" kavramları dışındakileri tartamıyor...) Onları, her iki başkanın da Council on Foreign Relations (Dış İlişkiler Konseyi) adlı Dünya soygununu örgütleyen bir derneğin üyesi olduğuna, hatta ABD'de başkan veya senato üyesi seçilebilmek için bu merkezin onayının alınması gerektiğine inandıramazsınız. Diğer bir deyişle, "parlemanter sistem" denilen şeyin bir görüntü olduğu, kararların aslında parlamento (meclis) dışı merkezler tarafından alınıp emir şeklinde meclislere servis edildiğini bu türlere asla anlatamazsınız. [Bu konunun ülkemizde yaşanmış ilginç örneklerinden birini tesadüfen öğrenmiştim: Meğerse 2. MC hükümeti, ünlü gazeteci, rahmetli Kemal Ilıcak'ın evinde, üstelik bütün tarafların yer almadığı bir ortamda kurulmuş... (Yine de siz bana inanmayıp Nazlı Hanım'a bir sorun; herşeyin doğrusunu o bilir).]

ABD kaynaklı düşünce kuruluşları, Dünya'daki bütün tarihî lider izlerinin kazınarak temizlenmesi kararını almıştı. Ne var ki Türkiye'den çıkmış bir Mustafa Kemal gerçekten de başlarına belâ olmaktadır. Avrupa Birliği aracılığiyle yapılan denemeler, yoklamalar, hatta zorlamalar ters tepmiş, bizim AKP iktidarı ise onu elinde bir koz olarak kullanmayı tercih etmiştir. Hiç şüphesiz ki enternasyonalist (çok uluslu) şirketlerin önünde nasyonalist bir engel gibi duran Atatürk'ün tamamiyle "lüzumsuz" kılınması amaciyle düzenlenen strateji için taktikler tezgâhlanacaktır. Buradan doğru bakıldığında, Alman sosyal demokratlarına uyumlu hale getirmek üzere CHP üzerinde bir operasyon uygulamaları akla yatkındır. Zaten bizim Amerikancı-Atatürkçüler dışında herkes ABD'nin bir bölgede, bir ülkede alternatifsiz çalışmadığını bilir. Üstelik, çok daha farklı alternatifleri olduğunu bugün kuzey Afrika ve OrtaDoğu'da gösteren ABD, Avrupalı atalarının ensesinde 300 yılı aşkın bir süre boza pişirmiş olan Türklere ayrıcalık tanımaz...

Buna bakacağız...

Cumhur AKSEL - 07 Temmuz 2011

Son Yazılar