Bu Ülke, Bu Cumhuriyet Bizimse Eğer, Güç Birliği Yapılmak Zorundadır!

Cumhuriyet bir yönetim şeklidir. Aristokrasi ya da monarşiye karşıt bir anlayıştadır ve  her türlü şahıs, zümre, saltanat hakimiyetini reddeden, devlet başkanının ve devletin temel organlarının halk iradesiyle ve belli süreler için seçildiği, yönetenlerin isteklerini halkın iradesiyle sınırlı tutan temel noktadan hareketle siyasi erkin mutlak olmadığı, dolayısıyla yurttaşlara  karşı siyasilerin  sorumlu kılındığı bir yönetim şeklidir.

Demokrasinin sürmesi,  hak ve özgürlüklerinin bilincinde olan, sadaka kültürünü reddeden, siyasilerin eylem ve vaatlerinin takipçisi olan, onları denetleyen, bireysel ve toplumsal hakları korumayan, toplumsal refahı sağlayamayan, zümrelere hizmet eden, kural ve kanunlara uymayan yönetimlerin yerine, çağdaş toplumlarda akıl ve bilimin öncülüğünde düzen getiren,  toplumu geliştirme hedefinde olan ve bireyler arası eşitlik, adalet ilkesine göre uygulamalar yapan ulusal politikaları benimsemiş yönetimlerin etkin olmasını sağlamak için benliğine, kimliğine, yaşadığı toplumun değerlerine, en önemlisi de oyuna sahip çıkan bireylere bağlıdır.

Ulusal yönetim politikası nedir? Ülkesi ve milletinin bölünmez bir bütün olduğu gerçeğinden hareketle, başka ülkelere bağımlı(!) değil, çıkarları doğrultusunda ithalat ve ihracatını yapabilen, yani ekonomik ve ticari olarak bağlı olan; etnik ve kültürel ayrımcılığı(!) değil, çok renkliliği ve çok sesliliği zenginlik olarak kabul etmiş; sınıf ayrımcılığıyla(!) değil, toplumun her kesiminin eşitliği ilkesiyle hareket eden; çeteleşmiş çıkar odaklarının değil(!) her bir bireyin hak ve özgürlüklerini esas alan; dinsel inanç sömürüsüne değil(!) laik devlet yapısı temelinde inançlara saygılı olan; küresel sermaye güçleri ve emperyalizm odakları tarafından değil(!) “Yurtta Barış, Dünyada Barış!” ilkesiyle kendi bağımsızlığını ve gücünü yaratmış ve bunu sürdüren yönetim politikasıdır.

Ulusal bağımsızlık ise hak ve görevlerinin farkında olan bir yurttaşlık bilinci içinde olarak, etnik-kültürel ayrımcılığı reddederek, toplumsal refah olmadan bireysel mutluluk olamayacağından hareketle hak ve özgürlükler temelinde  toplumsal eşitliğe uzanarak, bölünme senaryolarına karşı tek vücut olan yönetim anlayışını oturtarak, akıl ve bilimin ışığında ilerleyerek, sosyal hukuk devletini yaşama geçirmek için çaba göstererek, tarım, hayvancılık, sanayi, iletişim, bankacılık vs. her alanda ulusal ekonomik kalkınmayı yeniden başlatarak, tek adam  anlayışına karşı demokratik cumhuriyeti egemen kılarak mümkündür.

Yıllardır uygulanmakta olan özelleştirmeler ile sanayi, tarım ve hayvancılık, ticaret, iletişim, limanlar, bankacılık gibi tüm temel iktisadi alanlarda, cumhuriyetin tüm kazanımları olan kamusal kuruluşlarımız elden çıkarılmıştır. Küresel sermaye ve tekelleşme yayılmış, özelleştirme adı altında yabancılaştırma uygulanmıştır. İşsizlik, gelir dağılımındaki adaletsizlik  yoksulluğu ve çaresizliği arttırmış, toplumun kesimleri arasındaki uçurumun derinleşmesi insanları aynı zamanda birbirine yabancılaştırmış, ortak değerlerden uzaklaştırmıştır. Kapitalizmin nimetleri(!) her türlü yozlaşmayı beraberinde getirmiş,  bunun  uğruna insani ve manevi değerler ayaklar altına alınmıştır. Din bir ayrışma aracı olarak kullanılmış, bireyler inananlar-inanmayanlar kutuplaşmaya itilmiştir.

Emperyalist odaklar toplumun etnik ve kültürel dokusu, ekonomik ve siyasi yapısı  üzerinden planlarını sinsice oynamaktadır uzun yıllardır. Cumhuriyet ve demokrasinin birleştirdiği, birbirine kaynaştırdığı etle tırnağı ayırmaya çalışmakta, olmadı kanatmakta, koparmaya çalışmaktadır.

Oysa ki vatan dünya üzerindeki evimiz değil midir? Sınırlarımız kapımız, pencerelerimiz değil midir? Evimiz içindeki anlaşmazlıklarda konu komşuyu mu çağırırız, yoksa kendi içimizde mi çözmeye çalışırız sorunları? Ev halkının uyacağı kuralları görgü, bilgi ve yaşama bakışımız doğrultusunda kendimiz koymaz mıyız, yabancılardan mı isteriz kural koymasını? Komşularımızla ilişkilerimizi düzenlerken onlara göre mi hareket eder, onların tahakkümü altına mı gireriz, yoksa ortak yolu mu ararız? Geçimimiz için onlardan mı ayni veya nakdi gelir isteriz, yoksa çalışır, imkânlarımız ve yeteneklerimiz ölçüsünde çalışarak onurumuzla ayakta mı durmaya çalışırız? Herhangi bir yabancı  biz istemezsek evimize girebilir, odamızı, mutfağımızı, yaşamımızı paylaşabilir mi? Bu örneklem üzerinden baktığımızda mevcut fotoğraf ne kadar net görünüyor değil mi ve olması, yapılması gerekenler?

Mondros’a karşı nasıl birleşildiyse, Lozan’a çıkan yollar nasıl adım adım yüründüyse kararlılıkla, onurla ve nasıl memleketin zaptedilmiş nesi varsa alındıysa birer birer emperyalizmin elinden,  aynıdır, aynı  birleşme zamanıdır şimdi de.

Esas olan, vatanın bütünlüğü ve milletin birliğidir. Bu esastan hareketle laik bir yaşam biçimi içinde ulus devlet gereklerine uygun ekonomik ve politik duruş sergilemek, “Yurtta barış, Dünyada Barış!” ilkesinden taviz vermeden iç ve dış politikayı  uygulayıp desteklemek zamanıdır.

Ayrışmaya değil, birleşmeye ihtiyacımız var. Bizim ne emperyalistlerle ne de iş birlikçileriyle işimiz olmamalıdır. Mustafa Kemal Atatürk’ün ilke ve devrimlerinin koşulsuz uygulanması, Ulusal Ant sınırları içinde yeniden  tam bağımsız olmamız, yeniden her alanda atağa kalkmamız için yeterlidir.

Muhtaç olduğumuz kudretin damarlarımızda, aklımızda, bilimin ışığında olduğunu bilerek güç birliği içinde olunmalı, onur ellerinden tutulmalı ve ayağa kaldırılmalıdır!..

Canan ARSLAN - 02 Mart 2011 - İlk Kurşun
http://www.ilk-kursun.com/

Son Yazılar