buyuk strateji hatasi yapiliyor 

Türkiye büyük bir strateji hatası yapıyor!

Soğuk Savaş Döneminin sona ermesinde önemli rolü bulunan eski ABD Başkanlarından Ronald REAGAN

1980’li yılların başlarında henüz adaylık sürecindeki gezilerini sürdürürken, Hava Kuvvetlerinin Cheyenne Dağı’ndaki komünikasyon ve gözlem tesislerini de ziyarete gider. Burada kendisine özenle hazırlanmış bir sunum yapıldıktan sonra, sıra demonstrasyon aşamasına gelir. Son derece ince ayrıntılarla planlanmış senaryoya göre, karşıdaki ekranda havada aniden beliren bir Sovyet füzesi Amerikan stratejik hedefini vurmak üzere hızla yaklaşmaktadır. Bu sırada gözleri parlayan REAGAN büyük bir özgüven ve gururla sorar:

·Şimdi bu füzeye karşı neler yapabiliyoruz?

Misafirperver General basit cevabı hemen verir:

·Hiçbir şey!.

İşte bu olay, kısa bir süre sonra ABD Başkanı seçilecek olan REAGAN’ın 23 Mart 1983 tarihinde Amerikan bilim camiasını “nükleer silahları etkisiz, işe yaramaz ve modası geçmiş silahlar konumuna düşürmek” için göreve çağırdığı, daha sonra kamuoyunda Sovyet Dışışleri Bakanı Gromyko’nun Rusça tercümesinde kullandığı “Yıldız Savaşları” adıyla popüler olacak Stratejik Savunma Girişimi (SDI) Projesini başlattığı ünlü konuşmasına zemin hazırlamış; çok başlıklı kıtalararası balistik füzelere karşı uzayda kademeli bir savunma sistemi kurulmasını öngören bu proje de Soğuk Savaşın sona ermesinde önemli etkenlerden biri olmuştu. (Not: Konuya meraklı okuyucular, “Soğuk Savaş – Süpergüçlerin Hakimiyet Kavgası” adlı kitabımızda bu hususta daha ayrıntılı bilgiler bulabilirler.)

Başkan adayı REAGAN’ı “şahinleşmeye” tahrik etme amacı gütmüş de olsa, General büsbütün boşa konuşmamıştı!. Nitekim, otuz küsur yıl sonra nükleer başlık taşıyan kıtalararası bir balistik füze için bugün aynı soru yeniden sorulsa, verilebilecek cevap yine çok da farklı olmayacaktır:

· Bir tuşa dokunup dua etmekten başka hiçbir şey!.

Evet. Balistik füzelere karşı güvenli bir savunma sisteminin (ABM – anti balistik füze sistemi) varlığı sorgulandığında; bu olgu, etkin bir savunma sistemi tesisine yönelik karada, denizde veya uzayda konuşlu, birkaç fazlı, karmaşık tekniklere dayalı çok yönlü çalışmalara rağmen, gerek stratejik (5500 km’den uzun menzilli) ve gerekse orta menzilli (1000-5500 km) balistik füzeler açısından bugün de geçerliliğini korumaktadır. Seyir ve terminal (atmosfere giriş) fazlarındaki çok yüksek hızları ile kısmen düşük siluetten dolayı vurulması oldukça zor olan bu kategorideki balistik füzelere karşı yeterli oranda güvenlik sağlayabilen konuşlandırılmış bir sistem maalesef henüz mevcut değildir!. Orta-kısa (1000-500 km) ve kısa (500 km.den az) menzilli balistik füzeler karşısında ise, günümüzün modern savunma sistemleri görece bir başarıya sahip olmakla birlikte, yine bunların da tam istenilen seviyede bir güvenlik sunabildikleri söylenemez. Kuşkusuz, burada asıl önemli olan, balistik füzelerden ziyade taşınan başlığın türüdür. Şayet, nükleer başlıklı bir füze söz konusu ise, bu durumda yüzde yüze yakın güvenlik sağlayabilen bir karşı-önleme sistemine ihtiyaç duyulduğu göz önünde bulundurulduğunda, ciddi bir savunma zafiyetinden bahsetmek olası iken; konvansiyonel başlık taşınması halinde, düşük hassasiyet ve sınırlı tahrip gücü dolayısıyla, kısmi bir zafiyetten söz edilebilir.

Somut örnek üzerinden ilerleyecek olursak; bu konuda şimdiye kadar muharebe alanlarında tarihin gördüğü yegane kapışma 1. Körfez savaşında gerçekleşmiştir!. Bu savaşta, ABD’nin -düzenli fakat biraz hantal işleyen savunma tedarik sistemi yüzünden- geliştirilmesi tam 27 yıl sürmüş, o dönem itibarıyla sahaya daha yeni konuşlandırılmış, arkasına ABD’nin uydu, AWACS uçakları, radarlar da dahil olmak üzere mevcut her türlü algılama, teşhis ve komünikasyon sistemleri desteğini de almış, radar kontrollü yüzeyden havaya MIM-104 PATRIOT nam alan savunma füze sistemi ile Irak’ın elindeki, yanıltıcı veya radar karıştırcı gibi teşhis zorlaştırıcı hiçbir karşı önlemi bulunmayan, o gün itibarıyla mazisi 30 yılı aşmış, Sovyet menşeili demode SCUD nam yüzeyden yüzeye kısa menzilli balistik füzeler karşı karşıya gelmiştir. Daha sonra, Amerikan basınında bile Patriotlar açısından kısmen alay konusu olacak olan hadise ise şöyle cereyan etmiştir:

Irak’tan İsrail’e bir Scud füzesi fırlatılmış; önce Ekvator üzerinde uzayda yörüngede uçmakta olan ve Irak’ı gözetleme görevini ifa eden birkaç Amerikan füze ikaz uydusundan biri -fırlatılış esnasında izleme görevini devralmış olanı- tarafından bu Scud füzesinin fırlatıldığı tespit edilmiş; sonra bu bilgi sırasıyla, o sırada Amerika üzerinde yörüngede uçmakta olan askeri bir haberleşme uydusuna ve ondan da Kuzey Amerika’da Colorado Springs’te Cheyenne Dağının altında bulunan yeraltı Füze İkaz Merkezi’ne aktarılmış; bu merkezde değerlendirilip işlenen bilgi yine aynı uydu aracılığıyla, bu kez Suudi Arabistan üzerinde nöbetleşe 7/24 uçmakta olan AWACS uçaklarına ve bu uçaklardan da gelmekte olan füzeye karşı en uygun konumda olan Patriot bataryasına veya bataryalarına iletilmiş; nihayet füze veya füzeler ateşlenmiş ve gökyüzü kimi zaman televizyonlarda da canlı yayınlanan heyecanlı kapışmalara sahne olmuştur!. Tüm bunları yapabilmek için sadece 4 dakikası olan ABD, bütün bu işlemleri 2 dakikaya sığdırmayı başarmıştır. Ne var ki, zikredilen karmaşık ve çok bileşenli teknolojik imkanlara, hatta gelmekte olan her Scud füzesi başına ortalama 3 Patriot ateşlenmesine karşın, başarı yine de sınırlı kalmış, çok sayıda füze ıskalanmış; hatta, hassasiyetleri çok düşük ve yetersiz olduğundan boş arazileri dövmeye gitmekte olan kimi füzelerle şehir merkezi üzerindeki karşılaşmalar dolayısıyla, normalde yan gelip yatsanız hiçbir şey olmayacakken, yere düşen enkaz parçaları yüzünden yok yere tahribat oluştuğu durumlar bile olmuştur!.

İmdi azizim, bu kadar uzun sözün sebebi odur ki; Türkiye’nin yapmış bulunduğu “Uzun Menzilli Bölge Hava ve Füze Savunma Sistemi” ihalesinin askeri öncelik yönünden oldukça “gereksiz ve zamansız”, alım “metodunun yanlış” ve sonuçta verilen kararın da hem teknik hem de siyaseten “hatalı ve uygulanamaz” olduğunu hatırlatmaktan ibarettir.

İZAHA MUHTAÇ BİR ÖNCELİK!

Mevcut koşullarda böyle bir sistemin alımı gereksizdir; zira, Türkiye'nin savunma güvenliği açısından bu tür bir sistem alımının öncelikli ihtiyaçlar arasında bulunduğu çok tartışma götürür!.

Her şeyden önce Türkiye bir NATO üyesi olup, iyi veya kötü NATO’nun sağladığı ortak savunma güvenliği avantajlarından yararlanabilecek konumdadır. Dolayısıyla, kendi saldırganlığı dışında, olası bir saldırıya maruz kalması halinde böyle bir sistemden, hem de daha etkin olarak, zaten satın almaksızın yararlanma olanağına da sahiptir. Kaldı ki, bu tür bir savunma sistemi, çok fazla caydırıcı etkiye sahip olmayıp, topyekun ülke savunmasına değil; sadece kaza sonucu bir ateşlemeye, olası bir ilk ve ani darbeye ya da belirli kritik merkez veya tesislerin korunabilmesine yöneliktir.  Savaş kazandırma gibi bir misyonu bulunmadığından esasa ve sonuca etkisi neredeyse sıfırdır.  Ayrıca, maliyet-etkinliği de çok düşüktür. Genellikle sağladığı yarar satınalma ve sürekli faal tutma maliyetleri yanında devede kulak mertebesindedir. Zaten kullanımı da oldukça karmaşık olup yeterince güvenli de değildir.

MANCINIK TEKNOLOJİSİ!

Böyle bir savunma sistemi tarafından vurulması öngörülen balistik füzelerin ise, kitlesel tahrip başlığı taşımadıkları sürece -ki bu da farklı bir durumdur ve böyle bir durumda başka şeylerin konuşulması gerekir- konvansiyonel olarak kullanım değerleri düşük olup, hassasiyet ve tahribat yönünden de fazla bir askeri değerleri yoktur. Oluşturdukları tehdit, savaşın dışındaki insanları da hedef aldığından, daha ziyade psikolojiktir, ki zaten bu nedenle zaman zaman “terör füzesi” olarak da adlandırılmaktadırlar. Nükleer güce sahip olanlar dışında, elde etmekte en hevesli ülkeler genellikle terör listelerinde adları geçen ve etrafa korku salmak isteyen ülkelerdir. Oysa, kamuoyunda büyük tedirginlik yaratılmasına karşın, Körfez savaşında fırlatılan her 2 füze başına kayıp sayısı sadece 1 kişidir. Kuşkusuz olay kıyas kabul etmeyeceği gibi, 1 kişinin hayatını kaybetmesi dahi kıymet kertesine vurulamaz; ancak, komşu bir ülke ile yapılabilecek olası bir savaş durumunda taarruz ve bombardıman uçakları balistik füzelere kıyasla çok daha fazla kritik hedef vurabilir, tahribat ve can kaybına yol açabilirler. Böyle bir karşılaştırmada, balistik füzeler, hassasiyetlerinin görece düşük olması, nokta atışı yapılamaması, daha az tahrip gücüne sahip olmaları ve bir kez kullanıldıklarında elden çıkmaları dolayısıyla, uçaklara göre daha az etkindirler. Tek önemli avantajları ise yüksek hızları dolayısıyla düşman hava savunma sistemlerini daha kolay aşabilmeleridir. Kamuoyundaki yaygın kanaatin aksine karmaşık bir teknolojileri yoktur. Balistik füzelerin ne menem “cevher” oldukları konusunda kısa bir teknik izahat vermek gerekirse; eski dönem filmlerinde zaman zaman gördüğümüz “mancınık” sisteminin çağımızdaki versiyonlarıdırlar. Bir kez ateşlendikten sonra, tamamen insan kontrolünden çıkan ve Allaha emanet uçan -hadi ateist kardeşlerimizi incitmeyelim- yerin çekim kuvveti ve havanın direnci karşısında uçabildiği kadar uçan, eğrisel bir yörünge çizerek menziline göre atmosferin dışına çıkıp sonra tekrar giren, dermanı bitince de, kontrolü olmadığından neresi denk gelmişse oraya düşen “akılsız” cisimlerdir. Bu itibarla da, nükleer başlık taşımadıkları sürece, sivil halkı korkutmaktan öte fazla bir askeri değerleri yoktur.

DÖRT MİLYAR DOLARLIK OYUNCAĞIN İKİ MİLYON DOLARLIK CANI VAR!

Öte yandan, balistik füze savunma sistemi oldukça pahalı bir sistem olup, bu nedenle de öncelikle asıl kendisi korunmaya muhtaçtır. Ancak, Türkiye’nin mevcut silah envanteri göz önünde bulundurulduğunda, bugünkü koşullarda ne yazık ki korunabilmesi de mümkün değildir. Askeri olarak çok büyük güce sahip ülkelerin üstünlük avantajına karşı oldukça ucuz bir maliyetle denge sağlama imkanı yaratabilen ve bu nedenle de “fakir adamın hava kuvvetleri (poor man’s air force)” olarak adlandırılan, tanesi 1.5-2 milyon dolar olan birkaç “cruise/seyir füzesiyle” kolaylıkla ve tamamen imha edilebilmesi mümkündür. Dolayısıyla, Türkiye’nin mevcut silah arsenaline böyle bir balistik füze savunma sistemi ekleyerek stratejik hedeflerini savunabilmesi kesinlikle olanaklı değildir. Zira, kurulmak istenilen sistemin bir “Tomahawk”lık canı vardır. Halihazırda, bu tür cruise füzeleri her isteyene satılmasa da, benzerlerinin etrafımızda çok olduğunu biliyoruz; birkaç yıl sonra “black market”te de muadillerini ya da çakmalarını 100 bin dolara almayanı döverler!. Diğer taraftan, stratejik hedeflere karşı asıl tehdit, sanıldığı gibi balistik füzeler değil; teşhisi son derece zor, tabir caizse yeri yalayarak uçabilen, yolunu değiştirebilen, hedefini arayıp bulabilen, nihayet hassas ve ölümcül darbeler vurabilen bir nevi insansız uçak da denilebilecek bu tür “cruise” füzeleridir. Bu itibarla da, esasen ülkemizin, öncelikle cruise füzelerine karşı tedbire, sözgelimi “havadan havaya füze kabiliyetine” ihtiyaç duyduğu aşikardır. (Şayet, Türkiye balistik füze savunma sistemi tesisine yönelik uzun vadeli bir askeri program başlatmak istiyorsa, bizce doğru olan, hiçbir zaman yeterli oranda güvenlik sağlayamayan Newton mekaniğine dayalı devşirme sistemler yerine, yer konuşlu çok amaçlı bir laser sistemi üzerinde çalışma başlatılmasıdır. Teknoloji budur. Gelecek ışıktadır!.)

MAHARET SADECE KOVUKTA MI?

Milli Güvenlik Siyaset Belgesinde son döneme kadar ulusal güvenliğimiz açısından daima birinci veya ikinci öncelikli tehdit olarak “terör sorunu” yer almış olmasına, düşük yoğunluklu çatışmalarda daha ziyade hafif silah, mayın temizleme ve istihbarat sistemleri gibi unsurlara gereksinim duyulmasına karşın, senelerdir sürekli olarak “kalite ve teslimat güvencesi olmayan” ağır konvansiyonel silah sistemlerine yönelik riskli harcamalar yapan Türkiye, benzer türde hatayı balistik füze savunma sistemi projesiyle bir kez daha tekrarlamaktadır. ABD’nin, Türkiye Cumhuriyeti Devleti ile PKK Terör Örgütünü “taraflar” olarak masaya oturtup “al-ver süreci” başlatmasına dek, her yıl teröristlerce döşenen mayınlar yüzünden deneyimli deneyimsiz yüzlerce askeri personel kaybı vermiş olan ve bu konuda bile hala doğru dürüst, yeterli ve etkin bir önlemi bulunmayan bir ülkede, her şey yerli yerine oturmuş da sıra buna mı gelmiştir? Yıllardır konuşulmasına, yazılıp çizilmesine rağmen “Profesyonel Ordu”ya geçiş ne alemdedir? Özellikle, Güneydoğumuzda gelecekte her zaman ihtiyaç duyulabilecek; esnek ve çok fonksiyonlu (versatility), hızlı konuşlanabilir (deployability), vurucu gücü etkin (lethality) bir kolordu gereksinimini Jandarma veya Polis mi tesis edecektir? Aşağılarda 5-6 milyon nüfusla devlet(ler) kurulurken, “üzüm üzüme baka baka kararır” gerçeği de bilindiği halde, yukarıda siz sözde balistik füze savunma sisteminizle gökten armut düşmesini mi bekleyeceksiniz?

Haa, bu arada “PERSONEL” dedik de aklımıza geldi!. Birtakım toplantılarda maksadı aştığı rivayet edilen konuşmaların yapılmış olmasından hareketle; herhangi bir icrai faaliyete teşebbüs edilmemiş, hiçbir zarara yol açılmamış, olumsuz hiçbir sonuç doğurmamış bir olay dolayısıyla yetişmiş yüzlerce subayını, generalini hapse atmış, tabir caizse, cezaevinde ölüme mahkum etmiş; hatta bu yüzden, 3 tarafı denizlerle çevrili olduğu halde, neredeyse gemilerini yüzdürecek amirali dahi kalmamış, yetişmiş yetkin subaylarından yerdekilerin bir kısmını küstürmüş havadakilerin çoğunu ise kaçırmış bir ülkede, asıl öncelikli ihtiyacın mevcut zafiyeti hızla giderecek “donanımlı ve yetkin personel ihdası” ve “moral takviyesi” olduğu yeterince açık değil midir?  Zira, teknoloji ilerledikçe, ister düşük yoğunluklu çatışmalar isterse devletlerarası konvansiyonel savaşlar olsun, erinden subayına kadar alanında yetişmiş uzman personel ve komuta becerisinin önemi her geçen gün artmakta, karargahların harekat planlama konusundaki yetenekleri giderek belirleyici bir rol oynamaktadır. Belki de bu konudaki somut gerçeği en yalın haliyle, 1. Körfez savaşında Müttefik kuvvetlere komuta eden, kuşağının en yetkin askeri liderlerinden biri kabul edilen, başkalarının rüyasında görse gerçekmiş gibi 40 yıl gururla anlatacağı Amerikan Genelkurmay Başkanlığı teklifini elinin tersiyle iten, Ortadoğuda “Çöl Ayısı”, batıda ise “Stormin NORMAN” lakabıyla tanınan General Norman SCHWARZKOPF söylemiştir: “Eğer, Irak ile silahlarımızı değiş tokuş etseydik, sonuç yine değişmezdi!.”

(Aynı konunun devamı olmak üzere, bir sonraki yazımızda “uygulanan tedarik metodu doğru bir metod mudur; Savunma Sanayi İcra Komitesi tarafından verilmiş olan Karar sağlıklı bir karar mıdır, pratikte uygulanma şansı var mıdır”; bu hususları analiz edeceğiz…)

*Savunma Sanayii Müsteşarlığı eski Uzmanı

Cemal ACAR/Uçak ve Nükleer Yük. Müh.
Odatv - 30 Kasım 2013

Son Yazılar