ataturkculer_yenilmez_yalcin_kucuk_yilmaz_dikbas1_225

Atatürkçüler Yenilmez, Yenilmemiştir!

Yılmaz Dikbaş’ın “Atatürkçüler Yenildi” kitabına konulan ad yanlış.

Mustafa Kemal Atatürk yenilmedi ki, O’nun izinden giden Atatürkçüler yenilsin?

29 Ekim 2012 coşkusu, ülkemizin her karış toprağında Atatürkçülerin yenilmezliğini bir kez daha  kanıtladı.

O yenilmezliğin kaynağında Mustafa Kemal Atatürk’ün kendisi ve de yarattığı devrimlerin çağdaşlığı, gerekliliği ve kararmayacak aydınlığı vardır.

O aydınlığın kaynağını bilimselliğin engellenemez kısıtlanamaz sınırsız özgürlüğü yaratmıştı.

Mustafa Kemal Atatürk artık  kişi olmaktan çıkmıştır.

O dünyaya geleceğin aydınlığının özgürlüklerde olduğunu kanıtlayan öğretinin adıdır.


İşte 29 Ekim 2012, Türkiye’mizde kendi sınıfının bilincindeki gerçek aydınların, kendiliğinden aynı düşün ve duygularla aynı gereksinim ve tarihsel bilincin özüyle, eşitlik, özgürlük hak ve hukuk tanımayan gericiliğe karşı kültürel bir başkaldırıyı yarattılar.

Onlar Mustafa Kemal Atatürk’ün emanet ettiği Cumhuriyeti koruyacak olan yegane varlığımızdır.

Geleceğimizin aydınlığıdır onlar.

Mustafa Kemal Atatürk  yüreğindeki coşkuyu, bilincindeki özgürlüğü, zihnindeki bilimselliği, doğaya ve insana  saygıyı milyonların yüreğinde yeniden yaşattı.

Gericiliğin, bağnazlığın, eşitsizliğin,  hukuksuzluğun, tarihin çöplüğünde yok olacağının, dirilemeyeceğinin ulusal bilinçteki kanıtıydı 29 Ekim 2012.

“Atatürkçüler Yenildi” diyenlerin yenilgisiydi.

Ve de Cumhuriyet karşıtlarının sonu, deliğe süpürülmelerinin başlangıcı…

ataturkculer_yenilmez670_150

1) Kitabın adı niçin yanlış?

Aslında kitap Atatürkçülerin değil Türkiye’nin yenildiğini kanıtlıyor ve yenilginin kusurunu Atatürkçülere yüklemeye çalışıyor.

Kitabın amacı bu.

“Son altmış yıldır Türkiye’yi Türkler yönetmedi” demekle (s.21) bunun sorumluluğunu yöntem olarak Atatürkçülere yüklemekte.

Türkiye’nin dışardan yönetilmesinin doruk noktaya ulaştığı AKP iktidarını “mazur” gösterme çabası.

Sormak gerekir: Son 60 yıl Atatürkçüler mi iktidardaydı?

Demokrat Partiyi, Adalet Partisini, ANAP’ı, AKP’yi Atatürkçüler mi kurdu.

O partileri göz ardı edip, yenilginin kusurunu Atatürkçülerde aramak yanlıştır ya da art niyet ürünü.

Dikbaş’ın  bir alışkanlığı var:

Cumhuriyete ve kazanımlarına ters düşen iktidarları göz ardı edip,

eleştiri oklarını  yurtsever aydınlara yöneltiyor.

Türkiye’yi sorunlar batağına sürükleyenler sorumlu değil. Onları yeterince eleştirmeyenler kusurlu. Böylesi aksak mantığa rastlıyoruz kitapta.

Son 60 yılda siyasal ileri demokrasimizde iktidarı eleştirmenin suç olduğunu bilmeyen kalmadı,

Dikbaş dışında.

Kitabın “Giriş” bölümünde (s.17) Kendilerini ulusalcı, milliyetçi, vatansever, yurtsever, laik, sosyal demokrat, aydın, ılımlı solcu (ne demekse. a.n.ö) olarak tanımlayanları “Atatürkçüler” üst başlığı altında topladım diyor.

Tümcede vatansever ile yurtsever birbirinden farklı iki deyim mi?


Bu denli geniş tanım içine girenlerin tümünü Atatürkçü olarak nitelemek eleştirilerine haklılık kazandırmak için olsa gerek
.

Ona göre:

. Çoğunluğu Atatürk’ün Nutuk (söylev) ini bile okumamış,

. İnkilap yerine devrim demekten korkarlar (mış)

. İlkelerin değil kişilerin arkasından giderler.Sevdikleri beğendikleri kişileri putlaştırırlar(mış)!

. Eleştiri, hele özeleştiri kültüründen yoksun’muşlar.

. Ulusalcı olduklarını söylerler dil elden gidince ortada ulus kalmayacağını bilmezler, Türkçeye sahip çıkmazlar’mış.


Türkçemizde güzel bir deyim var.

Dam üstünde saksağan, vur beline kazmayı.


2) Dikbaş’ın eğik başı :

Kitabının yayınlanmasına eski Adalet Bakanı İsmail Müftüoğlu’nun, “çok büyük emeği geçtiği” için kendisine saygılarıyla teşekkürü borç biliyor,Dikbaş, başını eğerek. (s.13)

Kimdir İsmail Müftüoğlu?

Milli Selamet Partisi milletvekili iken Süleyman Demirel’in ikinci Cephe Hükümetinde (3.3.1975-21.6.1977) Adalet Bakanı olmuştu.

Öğrenci olaylarını Sağ-sol çatışması değil,

Türk devletini yıkmaya çalışan vatan hainleri ile

ülkenin varlığını korumaya kararlı memleket severlerin mücadelesi,

olduğunu söyleyen kişiydi o.

1976’nın Şubat ayında, CHP Grup Başkanvekili olarak TBMM’nin 26.2.1976 günlü oturumunda, ona “Adalet tevzi eden bakan bu sözleri söylemiş midir, eğer söylememişse Adalet Bakanına iftira eden TRT hakkında ne işlem yapmayı düşünüyor” sorusunu yöneltmiştim.

Ne yanıt verdiğini mi merak ediyorsunuz.

İşte yanıtı:

Halk Partili arkadaşlarım illa ve illa bunun üzerinde duruyorlar. Yoksa kendileri şu tavsif ettiğim kişilere “vatansever” dememi mi bekliyorlar. Bu mümkün değil.

(TBMM Tutanak Dergisi, devre 4,toplantı 3,cilt 17,s.159)

İsmail Müftüoğlu adındaki 1975’lerin Adalet Bakanı, 2010’ların adaletsiz Adalet Bakanı’nın bir benzeridir,

“Atatürkçüler Yenildi” kitabında Yılmaz Dikbaş, bu kişi için “saygılarıyla teşekkürü borç” bilmekte!

Yılmaz Dikbaş ile aramızda uzun süren tartışmalar söz konusu oldu.

Onun e-mail adresi This email address is being protected from spambots. You need JavaScript enabled to view it. ilgimi çekmiş yadırgamıştım.

Kendisine e-mail aracılığıyla sordum:

e-mail adresinde Türkiye’nin kısaltılmış simgesi “tr”i kullanmaktan utanıyormusunuz ki Britanya Krallığı (United Kingdom’un) kısaltılmış simgesini kullanmaktasınız.

O gün elektronik posta adresini değiştirdi.

3) Suriye çıkmazına karşı nerede dik baş?

Kitapta anlatıldığına göre CIA, tüm kamusal kurumlarımızı ele geçirmiş: MİT, CIA’nin denetimi altına, NATO’ya bağlılık nedeniyle CIA ajanları ordumuzun içinde istedikleri gibi rahatça örgütlenmişler.

Ordumuzun en küçük birimlerine kadar giren CIA ajanları, subaylarımızdan kendilerine ajanlar devşirmişler (s.20)

Medyaya, üniversitelere, işçi sendikalarına, belediyelere ve sivil toplum örgütlerine kanser gibi yayılmışlar.

Kitapta bunlar yazılı.

Ülkemiz böylesi aymazlıkla bağımsızlığından yoksun düşerken, Atatürkçüler mi iktidardaydı?

“Atatürkçüler Yenildi” kitabında bugünkü siyasal iktidarı nedense bir tek tümceyle olsun kınamamakta.

Örneğin, Suriye’ye bir grupla birlikte yaptığı geziden söz etmektedir kitabında. Orada  Ankara’da büyükelçi olarak görev yapmış bir Hintli bireyle tanışmış, onun kendisine söylediklerini kitabında şöyle açıklamakta:

“Ben Türkleri seviyorum. Türklerden yanayım. Ama eğer ABD’nin emriyle Suriye’ye saldırırsanız bundan yalnız Suriye ve Orta Doğu değil, Türkler de çok zarar görür! Tam felaket olur” demiş Hintli eski büyükelçi:(s.551)

Onun bu haklı uyarısına Yılmaz Dikbaş kısaca:

Bu görüşünüze katılıyorum, demekle yetiniyor.

Kitabının 566.sayfasında şunları yazıyor: Recep Tayyip Erdoğan’ın AKP hükümeti, bir süredir kendisine karşı açık ve sert muhalefet yürüttüğü Beşar Esat’ın Suriye ordusu tarafından darbeyle yıkılmasına yardımcı olacak mıdır?  Türkiye her fırsatta “artık darbeler devri bitmiştir” diye fetva verenler, komşu ve kardeş ülke Suriye’de halkın ezici çoğunluğu tarafından sevilip desteklenen Beşar Esat’a karşı askeri darbe düzenlenmesine yardım ve yandaşlık yapmaktadır, diyor.

Suriye’ye askeri saldırı yetkisini TBMM’nden “talep eden” fakat yeterli oyu alamayan R.T.Erdoğan’ın AKP hükümetini, uysalca eleştiriyor,kınama yok.

Ülkemizde bir başbakan Büyük Ortadoğu Projesi (BOP) un eş başkanı olduğunu açıklar ve “bize bir görev verildi” derse, Suriye Devlet Başkanı Esat ile birlikte Bodrum’da dostça tatil geçirdikten bir yarım yıl sonra ona düşmanca tavır sergiler, savaş hazırlıklarını başlatırsa,

ülkeyi felakete sürükleyecek böylesi girişimler karşısında

Dikbaş’ın niçin sesi çıkmaz?

Sadece :

ABD, Suriye’ye saldırmayı kafasına koymuş. Olası böyle bir saldırıda Türkiye, ABD’nin yanında mı yer alacak? Türk ordusunun Suriye’ye askeri saldırıda bulunacağını hiç sanmıyorum, demekle yetinir?(s.551)

Ona sormak gerekir:

Suriye sınırında silah yığınağı ve de tank dizileri ne arıyor?

Şu sırada CHP iktidarda olsa ve Suriye’ye karşı düşmanca tutum sergilese ve sınırda böylesi yığınaklara girişseydi acaba o partiyi hangi sözcüklerle kınamaya  girişirdi?

4) AKP’nin seçim rüşvetine karşı eğik baş!

AKP iktidarının kimi yörede fasulye, bulgur, kömür dağıtmasını yadırgayanları ve kınayanları bakınız nasıl eleştiriyor:

Kendileriyle görüşü paylaşmayan, dindar yanı (dinci demesini beklerdim) ağır basan halkımızı, din sömürüsü yaparak iktidar olmakla suçladıkları (sanki din sömürüsü yapmıyormuş gibi) AKP’ye oy verdikleri için sürekli olarak aşağıladılar. 12 Haziran 2011 genel seçimleri sonuçlarına göre AKP’ye oy vermiş 21 milyondan fazla insanımızı “kendilerine bir paket makarna, bir çuval kömüre satmış” kişiler olarak gösterip hakaretler yağdırırlar.

AKP nerede kimlere ne dağıtacağını bilmektedir. Nasıl bilmektedir?


12 Eylül 1980 Kenan Evren darbesi sonrası Başbakan olan Turgut Özal, kardeşi Yusuf Bozkurt Özal’ı Devlet Planlama Teşkilatı Müsteşarı atayarak birlikte “Milli Kültür Raporu”nun hazırlanmasını sağladılar.(1983)

Ve bu rapor kamu kuruluşlarına yönerge olarak dağıtıldı.

Görevi uzun vadeli ekonomik kalkınma plan ve programlarını hazırlamak  olan bu örgüt nasıl olur da devlete din planı hazırlaması görevini verebilir?

Söz konusu raporda (s.545): Vakit yitirmeden Türkiye’nin din haritasının çıkarılması için devlete düşen görev ve her türlü tedbir alınmalıdır, deniyor.

Din haritası nasıl, niçin, ne amaçla hazırlanır?

Devleti ilgilendirir mi kimin hangi inançta olduğu?


Türkiye’nin din haritasının kimin elinde olduğunu bilen varda bu AKP’den başkası olamaz.

Fasulye, bulgur, kömür ve su şebekesi olmayan yörelerde çamaşır makinesi dağıtmak, seçim rüşveti değil de nedir?

Demokrasiye, ahlaka ve İslam’ın kutsal kitabına aykırıdır.

Sosyal adalet böyle sağlanmaz. Adil gelir dağılımıyla sağlanır.

İstihdam yaratarak, dış borç altında ezilmeyen denk bütçeyi temel alan milli tasarrufun artışıyla, planlı ekonomiyle sağlanabilir.

Yılmaz Dikbaş bunları bilmiyor mu?

Biliyorsa niçin yazmıyor?

5) Yeni bir dünya kurulur Türkiye yerini bulur!

Cumhuriyet karşıtı, gerici kadrolar, yakın tarihimizi çarpıtarak Osmanlılığa yapay gerekçe üretirken Yılmaz Dikbaş farklı bir yöntem uyguluyor.


Olayın sadece bir bölümünü ele alıyor, bütününü görmezden geliyor.

Örneğin kitabının 280.sayfasında, ABD başkanı Johnson’un 5 Haziran 1964 günlü Başbakan İsmet İnönü’ye gönderdiği yazısından söz ederek:

İnönü’nün altta kalmadığı, Başbakan Johnson’a şöyle cevap vermiş olduğu haberi yayıldı diyor :

Yeni bir dünya kurulur.Türkiye orada yerini bulur.

İnönü gerçekten hodri meydan anlamında böyle bir cevap vermiş miydi?

Mektupta  bir karşı çıkış,bir dik duruş var mı?..

Yeni bir dünya kurulur, Türkiye orada yerini bulur, ibaresi nerede,
diyor.

Dikbaş’ın bu sorusu, olayın bütününü görmek istemediğinin kanıtı.

Çünkü, 80 yaşındaki Başbakan İnönü, bunu Johnson’un mektubundan çok önce söylenmişti. (Cumhuriyet,17 Nisan 1964).

Batı ittifakının Kıbrıs konusunda Yunanistan’dan yana tavır almasına karşın, Müttefikler tutumunu değiştirmezse, Batı ittifakı yıkılır.

Yeni şartlarla yeni bir dünya kurulur ve Türkiye de bu dünyada yerini bulur,
demiştir.

ABD başkanı Johnson’un mektubu 5 Haziran 1964 tarihlidir;

oysa Başbakan İnönü’nün  16 Nisan 1964 de Time dergisine, 17 Nisan günü de New York Times’e demeç ilişkin yayınlar var.

Örneğin, Baskın Oran bu demecin Türkiye Dış Politikası adlı kitabında 16 Nisan’da Time dergisine, Burcu Bostancıoğlu da New York Times dergisine  17 Nisan’da  verildiğini Türkiye ABD İlişkileri kitabında belirtir.

O nedenle New York Times dergisinin Nisan yayımlarını İnternet’te araştırmaya giriştik ve ABD başkanı Johnson’un ne denli küfürbaz olduğunu gördük.

İşte onun Yunan Elçisine söyledikleri:

6) ABD Başkanının Yunanistan Washington büyükelçisine küfrü!

Başkan Lyndon Johnson telefonla Yunanistan Washington Elçisi Alexandros Matsas’ı Acheson planının kabul edilmesi için uyardığında, Matsas, Yunanistan parlamentosunun böyle bir planı kabul etmeyeceğini ve Yunanistan anayasasının her hangi bir Yunan hükümetinin adayı teslim etmesine izin vermeyeceğini söylemesi üzerine, ardaşık söyleşi sözkonusu olur:

Johnson: Beni dinle bay Elçi. Senin parlamentonu siktir ederim. Ve senin anayasanı da. Amerika bir fildir, Kıbrıs bir pire ve Yunanistan da bir pire. Eğer bu iki pire, fili kaşırlarsa, fil tarafından parçalanıp yutulabilir, İyi yutulur.


Matsas: Bu görüşünüzü başbakana iletirim. Fakat ben Yunanistan’ın sorumluluğundan eminim. Yunanistan demokrasisinde, başbakan parlamenonun istemini hiç bir zaman aşamaz.

Johnson: Bay Elçi, eğer başbakan’ın bana demokrasiden, parlamentodan ve anayasadan söz ederse, onu ve onun parlamentosu ve anayasası, uzun ömürlü olmaz.

ABD Başkanı Johnson’un hışımla Yunanistan Elçisini azarlamasının İngilizcesi şöyle:

Johnson called in Greece’s ambassador to Washington, Alexsandros Matsas, and insisted that Greece accept the Acheson plan;Matsas said that no Greek parliament would ever accept such a plan and that the Greek constitution does not permit for any Greek government to hand over a Greek’s island.

Then came folloving exchange:

Johnson:-Then listen to me Mr.Ambassador. Fuck your parliament and fuck your constitution. America is an elephant. Cyprus is a flea.And Greece is a flea. If this two fleas continue itching the elephant, they may just get whacked by the elephant’s trunk, whacked good.

Matsas:-I’ll pass on your views to the prime minister.But I’m certain of what Greec’s response will be.Greece is demokracy and prime minister cannot override parliament’s wishes.

Johnson:-Mr.Ambassador, if your prime minister give me talk about demok-acy, parlament and costitution, he,his parliament and his constitution may not last very long.(Kaynak:Hellenicantidate.blogspot.com ayrıca: en.wikipedia.org/wiki/Fuck)


ABD başkanı Johnson, Yunanistan elçisine bunları söylerken,  21 Haziran 1964 günü özel uçağını göndererek Türkiye’nin Başbakanı İsmet İnönü’yü ABD’ye davet eder ve Beyaz Saraydaki bir akşam yemeğinde Kıbrıs sorununu görüşürler.

Yılmaz Dikbaş, İnönü’nün  R.T.Erdoğan gibi içi boş kabadayılık sergilemesini mi bekliyordu?


7) NATO’ya girişimiz!

Söz konusu kitapta NATO’ya girişimizi eleştirirken bir yanlışlığa imza atmaktadır Dikbaş.

Kitabının 20.sayfasında Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu’nun 20-25 Şubat 1952 tarihlerinde Lizbon’da yapılan NATO Konseyi Zirvesinde:

Karşınızda büyük bir istekle ve kayıtsız şartsız işbirliği zihniyetiyle hareket etmeyi ilke edinen bir Türkiye bulacaksınız, dediğini yazmakta.


Oysa, Fatin Rüştü Zorlu’nun o toplantıya Dışişleri Bakanı olarak katılması olanaksız.

Çünkü kendisi ilk kez 29 Temmuz 1955 günü Başbakan Yardımcısı olmuştu.

Başbakan Adnan Menderes’in 17 Mayıs 1954 günü TBMM’ ne sunduğu Hükümet Programını Dikbaş’ın incelemediği anlaşılıyor.

O programda Menderes NATO’ya girişimizi övünç duyarak şöyle açıklamıştı:

İktidara geldiğimiz zaman,dünyanın yegane müşterek emniyet teşkilatı olan Atatürk Paktı dışında bırakılmış bulunan memleketimiz, iki yıldan az bir zaman zarfında bu teşkilat içinde yer almış ve böylece kendi emniyetini ve müdafaa imkanlarını çok geniş nispette sağlamakla beraber NATO ya da mühim bir kuvvet unsuru temin etmiştir.Halbuki bizden evvelki iktidar, bu hususta sarfettiği mesai hiçbir netice vermeyince, Türkiye için bu pakta girmek imkanı olmadığını son başvekilin lisanı ile itiraf zorunda kalmıştı.


Oysa NATO, ülkemizin savunulmasını kabul etmemiş ve 5.nci madde kapsamı dışında bırakmıştı.

Böylesi aksak koşullarda NATO’ya üye olmak yanlıştı ve sonuçları bakımından da “savunma sanayimizi” yok oluşa sürüklemiştir.

Demokrat Parti öncesindeki Günaltay Hükümetinin bu koşulda NATO’ya üye olması elbette düşülemezdi.

Aslında kendisini koruyarak dış dünyaya açık bir Türkiye’yi yaratmak gerekir:

Ülkenin uzun erimli çıkarları savunan, tek yanlı ödünlere boyun eğmeyen dış tam bağımsız bir Türkiye.

Mustafa Kemal bu ilkeyi TBMM’ni oluşturduğu 23 Nisan 1920’nin hemen ertesi günü Millet Meclisi’nin gizli celsesinde bunu şu sözleriyle açıklığa kavuşturmuştu

(24 Nisan 1920):

Hiçbir kimsenin hiçbir milletin adat ve ahlaki hususiyetlerine (özelliklerine) ve milliyet esaslarına muarız (karşı)  değiliz. Yalnız istibdada ve emperyalizme karşı düşmanız.  Biz Avrupalıların  bolşevizmden korktuklarını ve bizim Bolşeviklerle tevhidi efkar (düşün birliği) ve hareket edeceğimizden daima kuşkulanmakta olduklarını nazarı dikkate alıyor daima düşünüyorduk ki, böyle bir şeye mecbur olmaksızın amali milliyemiz (ulusal işlerimiz) dahilinde muayyen bir hudutta (belli bir sınırda)  bizim şeraiti hayatiyemiz (yaşam koşullarımız),şeraiti istiklalimiz (bağımsızlık koşulumuz) temin olunursa (sağlanırsa)…

8) Sivas Kongresine İlişkin Yanlışlık!

Yılmaz Dikbaş kitabının 680.sayfasında  “ya istiklal ya ölüm” söyleminin Sivas Kongresi’ne damgasını vurduğunu yazmakta.

Atatürkçüler bu ilkeyi terk etmişler (miş).

Ne denli yanlış.


Sivas Kongresinde “ya istiklal ya ölüm” söylemi karara bağlanmamıştır.

Alınan kararlar arasında böyle bir söyleme rastlanmaz.


Aslında Mustafa Kemal NUTUK’da “ya istiklal ya ölüm” kararıyla yola çıktığını açıklar.

Ulusal Varoluş ilkesinin yaratıcısı Mustafa Kemal’dir ve Kongreleri bu amaç doğrultusunda yaratmıştır tek başına.

Atatürkçülerin NUTKU okumadığını söylerken kendisinin de yeteri kadar incelemediği anlaşılıyor.

Ulusal bağımsızlığımızı zedeleyen, vatanın bölünüp parçalanmasına yol açan karar ve girişimleri eleştirmemektedir.

Kişiye sormazlar mı:

O karar ve uygulamalara niçin karşı çıkmıyorsun?

Federal ılımlı İslam devleti modeline geçiş sürecine neden tepkisiz kalıyorsun?


Ne var ki, “devlet-ulus” birlikteliğini zedeleyen bölünmeye yol açan politikalara karşı çıkmazken,

Atatürkçülere saldırmayı tercih ediyor:

Atatürkçüler 93 yıl önce haykırılan “ya bağımsızlık ya ölüm” diye haykırsalardı, ABD vesayetine karşı çıkar, AB mandacı olamazlar, AB mandacılarının yönetimi altına girmezlerdi.

Gerilerde kusur ararken bugüne niçin bakmaz,

Cumhurbaşkanı seçilen Abdullah Gül’ün, 2 sayfa 9 maddelik “biat” sözleşmesini imzalaması niçin unutur eleştirmez Dikbaş?

İnönü döneminde ikili gizli anlaşma imzaladığı savı, gerçek dışıdır, yalancılığının ürünüdür.

Söz konusu ikili anlaşma TBMM’nin kararıyla yasallaşmıştır.


Bugünün utanç verici gizliliğine  eleştiri yöneltmeye cesareti olmayanlar,

90 yıl öncesine teleskopla bakmaktalar...

Ülkenin ABD-AB çaprazında bağımsızlığını yitirmesine neden olan kararları uygulayan siyasal iktidarlara bugün karşı çıkanların gece yarısı evleri, iş yerleri basılarak dijital suçlamalarla ya da gizli tanıkların uyduruk söylemleriyle tutuklanıp hücrelere tıkıldıklarının farkında mı değil?


Hukukun vahşete dönüşüne karşı niçin sessiz kalıyor, eğik başlar?

9) Yurtsever aydınlarda kusur arama kompleksi!

Yılmaz Dikbaş’a sormak gerekir:

AKP iktidarını eleştiren, Mustafa Kemal Atatürk’ün Cumhuriyetine sahip çıkmaya çalışan seçkinlerimiz  neredeler?

Emperyalizme karşı haykırdıkları için Silivri’deler.

Emperyalizme boyun eğen siyasal iktidar yalakaları baş köşedeler.

Mandacı yönetimi uygulayan siyasal iktidarlara ilişkin kitapta tek bir tümce ile eleştirisi yok Dikbaş’ın.

Bakınız Atatürk’ün devrimlerini savunan kimi seçkinlerimizde nasıl sanal kusurlar buluyor.

Örneğin ona göre:


. Atatürkçü Turgut Özakman, Atatürk döneminde nasıl işler başarıldığı çocuklarımıza öğretilmediği sorusunun yanıtını bal gibi biliyor, ama Amerika’yı, Amerikalılarla yapılmış olan “Eğitim Anlaşması”nı işaret etmekten çekiniyor.

. Atatürkçü Turgut Özakman, ulusalcı görüntü verme çabasını sürdürüyor. ABD’den gelmiş bir profesör var; kanal kanal dolaşıyor, isim vermek istemiyorum,


diyor…

Görüyor musunuz? Sıkı Atatürkçü olarak bilinen Turgut Özakman ağır biçimde eleştirdiği hatta suçladığı Amerika’dan gelen profesörün adını vermekten çekiniyor.

Yılmaz Dikbaş Anayasa Hukuk Profesörü Server Tanilli’yi de eleştiriyor:

Türkiye’de egemen sınıflar gençlerin uyanmasını istemiyorlar, diyor..

Burada sormamız gerekir. Peki, kimmiş bu egemen sınıflar? Server Tanilli bir ipucu bile vermiyor. Gençlerimizin gözüne perde çekenlerin kimliklerini açıklamıyor.

Dikbaşın eleştirisi  dışında kalmamalı Atatürkçü Gazeteci Yazar Ali Sirmen:

. Ali Sirmen  Galatasaray Üniversitesi birinci sınıf öğrencilerine hilafetin kaldırılması konusunda Kemal Tahir’in düşüncelerini tartışmayı önerdiğinde, Kemal Tahir’i 2 kişinin bildiğini açıklıyor…Neden Kemal Tahir’i bilmedikleri üzerinde hiç durmuyor.

Sıra Atatürkçü Yazar CHP Milletvekili Kemal Anadol’a gelmelidir.

Onun “Büyük Ayrılık”adlı romanında toplumun tarih bilinci yok bu yüzden demokrasi bilincinin yerleşmesi mümkün değil sözüne değinerek  bunun nedenine dair tek bir söz etmiyor, diyor Dikbaş.

Sormak gerekir, kendisi ülkemizin kapılarını emperyalizme açan gerici ve Cumhuriyet karşıtı iktidarlara dair tek bir söz ediyor mu?

10) Doğu Perinçek’in aydın tanımı!

Doğu Perinçek’in 1996 yılında yayınlanan “Aydın ve Kültür” adlı kitaptan söz etmenin sırası geldi şimdi.

Yılmaz acaba nasıl bir aydın?

Önce aydın mı?

Aydın ise hangi sınıfın aydını?

Doğu Perinçek kadar, aydın ve kültür kavramlarını böylesine  tarihsel gelişim süreci içinde açıklayan bir düşünüre rastlamadım.

Şimdi o nerede?

Hangi suçtan ötürü Silivri’de ve neden Silivri’deki hücrede.

Bu soruların yanıtını acaba Silivri’deki savcılar ve yargıçlar biliyorlar mı?

Hayır onlar Cumhuriyetin savcı ve yargıçları değiller.

Doğu Perinçek’in tanımına göre aydın da değiller.

Doğu Perinçek diyor ki:

Aydınlara, ideoloji kuyumcuları da denebilir. Zihinsel ve sanatsal çabalarıyla belli bir sınıfın ideolojisini işler ve politikasını yürütürler. Teori, doktrin, program, politika, roman, resim, heykel, beste, her tür düşün ve sanat eseri, bu ideoloji kuyumculuğunun somut ürünleridir. Bu ürünler belli bir sınıf adına, o sınıfın dünya görüşünü bütün topluma mal etmek için, o sınıfın değerlerini bütün toplumun değerleri haline getirmek için üretirler. Teori için teori veya sanat için sanat yapılmaz. Teori de sanat ta toplumun dünyasını, hangi sınıfın dünyasına eklemek, bağımlı kılmak için yapılır. Aydın, özetle siyaset, bilim, düşün ve sanat faaliyetleriyle kendi sınıfını seçen insandır. Manevi kültür üretiminin, maddiden koparılması ve bir grup insanın tekeline verilmesi, aydınlara özel ve ayrıcalıklı bir konum kazandırmıştır.
(s.16)

Doğu Perinçek, 6 yıl önceki bu tanımıyla Yılmaz Dikbaş ve benzerlerini betimliyor.

Gerici ve çağın gelişim koşullarına ters düşen bireyler topluluğu, manevi (örneğin dinsel) kültürü nesnel üretimden kopararak tekeline aldığında ayrıcalıklı olanaklara kavuşurlar.

12 Eylül 1980 sonrasının siyasal iktidarları içinde manevi kültürü nesnel üretimden koparanlar o nedenle ayrıcalıklara kavuştular.


Ve bunlar arasında en ayrıcalıklı siyasal parti de kuşkusuz AKP’dir.

O halde sormak gerekir, Yılmaz Dikbaş ve benzerleri neden bu denli ayrıcalıklı konumdalar?

Çünkü yazı ve sözleriyle sadece manevi kültürün kuyumculuğunu yaparak kendilerini o kültürün hizmetine sunmaktadırlar.

Ayrıcalıklı oluşları ayrıcalıklı sınıfa yakınlıklarından kaynaklanıyor.

O nedenledir ki, manevi kültürü nesnel üretimden koparılan siyasanın hizmetinde bulundukları sürece ayrıcalıkları kesintiye uğramayacaktır.

Çözüm ayrıcalıklı sınıfı ayrıcalıklarından yoksun bırakmak olmalı.

Bu uğraşının dışındadır Yılmaz Dikbaş ve üstelik uğraş veren aydınlara da karşıdır.

NOT: Bu e-mail iletisine her iki ayda bir 20 yıldan bu yana yayımını sürdürdüğüm Türkiye Sorunları kitap dizisinin 91.sayısında yer vereceğim. Yılmaz Dikbaş’tan yanıt gelirse o yanıt ta elbette yayınımda yer alacaktır.

Saygılarımla.

Ali Nejat ÖLÇEN - 05 Kasım 2012
http://www.gazetevatanemek.com/

*****************************************

İlgili Yazılar : Tıklayın!

Yusuf TAHA - Fettullahçı Yılmaz DİKBAŞ Hakkında Bilmedikleriniz?

Kaan TURHAN - Mason Locasından Atılan Ok : "Atatürkçüler Yenildi"!

Naci KAPTAN - Atatürk’çüler Yenildi Mi??? *** Atatürkçüler Yenilmez, Yenilmemiştir!

***************************************************************************************************************

dogu_perincek_aydin_ve_kultur

Aydın ve Kültür!

Aydın kavramının nesnelliği, aydının doğuşu, ilk aydınlar : Enbiya ve evliya, aydının yapıtaşları: İdeoloji ve işlev, aydın ile kafa emekçisi farkı, hakim sınıf aydınının "asil yalanları", devrimci sınıf-devrimci aydın, kitle hareketi-aydın diyalektiği, "bağımsız" ve "özerk aydın", örgütlenme ve aydın, aydın metafizikleri: Düşüncenin, aklın ve kültürün idealleştirilmesi.

Kültür ve uygarlık nedir, sınıfsal karakterleri, ulusal kültür-uluslararası kültür, kabile kültürünün, feodal ve kapitalist kültürün evrenselliği, ulusun ve Türk ulusunun yaratıcısı, ulus kurgusundaki gerçeklik ve yanılsama, ulusun mayasındaki ruh, yabancı kültürün yerlileşmesi, küreselleşme ve işçi sınıfının uluslararası kültürü. Doğu kültürü-Batı kültürü, Oriyantalizm, Doğu-Batı ayrımının emperyalist karakteri, insanlığın ortak gelişme yatağı ve Doğu’nun dinamizmi, ileri-geri diyalektiği, Türkiye’nin batılılaşma çıkmazı.

(Arka Kapak)

Doğu PERİNÇEK - Aydın ve Kültür Kaynak Yayınları

Son Yazılar