orhan_gokdemir_aydinlik225

Yeni İslam : Düşkünlerin dini değil, düşkünler için din!

Karl Polanyi, henüz bir imparatorluk başkenti olduğu dönemde, Viyana’da doğdu.
Babası Hıristiyanlığı kabul etmiş Yahudi asıllı bir sermayedardı.


Felsefe doktorasını 1908’de aldı, 1912’de Hukuk bölümünden mezun oldu.

I. Dünya Savaşı sırasında süvari subayı olarak Avusturya Ordusu’na katıldı.

Avusturya Ordusu’nun bir başka subayı Béla Kun veya Béla Kohn, Macaristan Sovyet Cumhuriyeti’ni kurmak için Karolyi hükümetini devirdiğinde Viyana’yı, 1930’lu yıllarda faşizm yükselmeye başlayınca Avusturya’yı terk etti.

Artık Londra’da bir siyasi göçmendi.

“Büyük Dönüşüm” kitabı o yılların ürünüdür.

Polanyi, Büyük Dönüşüm’de, mevcut piyasa toplumunun siyasal ve ekonomik kökenlerini tartışıyordu.

Sistemin çalkantılı yıllarında, geriye dönüp baktığında, piyasa ekonomisini, doğal bir düzen olduğuna değin liberal algının tersine, “doğal olmayan bir süreç” saydı.

Polanyi, piyasa ekonomisinin emek, toprak ve sermayenin dönüşümü aracılığıyla gerçekleştirilen bir “siyasi proje” olduğunu söylüyordu.

Bu proje ile “toplum” dağıtılmış ve “ekonominin ihtiyaçlarına göre” yeniden bir araya getirilmişti.

Nihayet mevcut toplum, “organik” yapısı dinamitlenerek, “inorganik” bir hale dönüştürülmüştü.

Büyük dönüşüm “toplum olmayan bir toplumun” icadı süreciydi.

Yine de bu “icadı” yıkmaya yeltenen Béla Kun devrimine kayıtsız kaldı.

Sovyetler’in kuruluşunda da aynı tavrını sürdürdü.

Yahudi kökenli Macar aydınlarında Rusya’ya karşı duyulan derin nefret hep belirleyiciydi.

Büyük Dönüşüm, savaş bitmeden basılma şansı buldu. Savaştan sonra Columbia Üniversitesi’nden hocalık teklifi aldı.

Ancak, eşine eski bir komünist olması nedeniyle Birleşik Devletler’e giriş vizesi verilmiyordu. Kanada’ya taşındı, New York City’e gidip gelerek çalışmaya başladı.

Soğuk Savaş yürürlükteydi, Polanyi yeni savaşın merkezindeydi.

Büyük Dönüşüm, Marx’a yapılan göndermeler sansürlenerek yeniden basıldı. Marksist ama Marx’sız Büyük Dönüşüm böyle ortaya çıktı.

*** *** ***
Piyasa ekonomisinin düşüşü!

Piyasa ekonomisi yükselmiş ve düşmüştür; tezini böyle özetleyebiliriz.

Düşmüş ise, düşkündür; “Ricardo ve Malthus’a hiçbir şey mallardan daha gerçek görünmüyordu,” diye yakınıyordu.

Yürürlükte olan bir “mal düzeni”ydi.

Sonra ekledi; feodal düzen bazı yönlerden piyasa düzeninden daha insanidir!

Piyasa toplumu, kölelikten kurtulmuş özgür insanları açlıkla terbiye etmekteydi.

“Açlık en vahşi hayvanları bile ehlileştirir, en sapıklara bile ahlaklı ve uygar olmayı, itaati ve boyun eğmeyi öğretir. Genel olarak yoksulları çalışmaya itebilecek tek şey açlıktır ama yasalarımız hiç aç kalınmayacağını belirtiyorlar.”

Malthus’tan yola çıkarak tartıştığı toplumun mantığını böyle özetliyordu.

Polanyi’ye göre, bu yeni görüş açısından, özgür bir toplumun iki ırktan oluştuğu söylenebilirdi: Mülk sahipleri ve emekçiler.

İkinci ırktan olanların sayısı yiyecek miktarıyla sınırlıydı ve mülkiyet güvence altında olduğu sürece açlık onları çalışmaya itecekti.

*** *** ***
Profesyonel düşkün üreten düzen!

İngiliz Sanayi Devrimi tamı tamına böyle yaptı, köylüleri topraklarından uzaklaştırdı, kitleler halinde, büyük şehirlerin atölyelerine doğru göçe zorladı.

Bir iş bulma şansına sahip olan özgür insanlar şanslıydı, bulamayanlar açlığın insafına terk edildi.

Ancak, öylesine kalabalıktılar ki, yeni gelişmekte olan piyasa, hepsine iş bulamayacağını anladı.

1795’te “Speenhamland” adı verilen bir düşkünler yasası çıkarıldı.

Büyük bir bunalımın yaşandığı bu dönemde, Newsbury yakınındaki Speenhamland’de Pelikan Hanı’nda toplanan Berkshire yargıçları, yoksullara kazançlarından bağımsız olarak belirli bir asgari gelir sağlanması için, ekmek fiyatlarına göre ücretlerin desteklenmesine karar verdi.

Yasa uyarınca, bir iş bulamayanlar Kilise’ye sığınacak, Kilise bu düşkünlere bir öğün yemek ve yatacak bir yer sağlayacaktı.

Fakat bir iş bulabilen yoksullar da aldıkları ücretle ancak bu kadarına sahip olabiliyorlardı.

Haliyle yoksul çalışanlar da gönüllü olarak düşkün olmaya başladı.

Kiliseye sığınmak, ücretli bir işi olmaktan daha iyiydi.

Hayır’ın hak’kın önüne geçmesinin kısa özeti budur.

En önemli sonucunun ise şu olduğunu söylemeliyiz:

İngiltere’de sendikal hareketin ortaya çıkması ancak düşkünler yasasının kaldırılmasıyla mümkün olmuştur.

Hayır, sadece profesyonel düşkünler üretir.

Profesyonel düşkün, dilencidir, bütün refleksi, hayır’dan daha çok pay almaya yöneliktir.

Sınıfın sınıf olması için önce sadakadan kurtulması gerekir.

Speenhamland yasası ile ücretlere yapılan bu doğrudan müdahale, dönemin sınıfsal eğilimine uygundu ve Fransa’da patlak veren devrimin İngiltere’ye sıçrayacağı korkusu ile acilen alınmış bir önlem niteliğindeydi.

Böylece yoksullar hızla düşkünlere dönüştürüldü, devrimin önüne geçilmez bir duvar örülmüştü.

Ayrıca bu yardımlarla toprak ve sanayi burjuvazisine ücretleri minimum seviyeye çekmek için meşru bir zemin hazırlamıştı.

Ancak, vahşi kapitalizm zamanlarıydı. Yoksullara yardım için yapılan yasal düzenlemeler, 18 yy. liberalleri tarafından sert eleştirilere maruz kalıyordu.

Smith, yardım için şart koşulan ikamet yasasının emeğin serbest dolaşımını engellediği kanısındaydı.

Townsend ve Malthus ise düşkün yasalarını nüfus artışına sebep olduğu gerekçesiyle eleştirmekteydi.

Aç kalmalıydılar ki, çalışmaya ikna olabilsinler.

1834’te eski düşkün yasalarını ıslah etmek üzere yeni bir yoksul yasası yapıldı.

Islah yasası, Speenhamland sistemini düzeltiyor, güya çalışan yoksulların düşkün konuma itilmesini engelliyordu.

Artık yardımı Kilise değil, devlet yapacaktı.

Kilise eliyle dağıtılan yardımların ikinci ırkın varlığını tehdit ettiği anlaşılmıştı.

Kilise dışında bir otorite tarafından yapılan kurumsal yardımlar, modern sosyal güvenliğin ilk biçimi olarak kayda alındı.

Ne var ki, bu yasanın da 1848 devrimci dalgasının ürünü olduğu yönünde kuşkular vardır.

Düşkünler Yasası’nı takip eden iki yüz yıl, yardımın “hayır” olmaktan çıkarılıp “hak”a dönüştürülmesi mücadelesi ile geçti.

*** *** ***
İşçi sınıfının yardım değil, iktidar talebi!

20. Yüzyıl ise Ekim Devrimi ile başladı.

İşçi sınıfının “yardım” değil, her şeyi talep edebileceği anlaşılmıştı.

Böylece yardımlar “hayır” olmaktan çıkıp “hak”a dönüştü.

Polanyi’nin deyişiyle, ekonomik gereklerine göre yeniden örgütlenmiş “inorganik toplumun” zorunlu maliyetiydi bu.

Sonra sosyalist sistem çözüldü, üç yüz yıl öncesinin, yoksul yardımlarını bir yük olarak gören vahşi anlayışı hortladı.

Kapitalist sistem açlığın kırbacını yeniden kuşanmıştı.

*** *** ***
AKP düşkünleri!

Sonuç ortada, AKP- C organizasyonu hak’kı hayır’a dönüştürerek, yardıma tekrar dini bir içerik kazandırdı.

Böylece yoksulu da düşküne çevirdi.

Düşkün için artık “hak” yoktu, “hayır” vardı ve hayır da ancak dini bir çerçevede anlamlandırılabilirdi.

AKP-C, sosyal politikayı bir kamusal yükümlülük olarak zayıflattı.

Buna karşı piyasa mağdurlarını düşkünlere dönüştürecek yan mekanizmalar devreye soktu.

Bu politikanın enstrümanları Fak-Fuk-Fon, yandaş özel sektör, gönüllü kuruluşlar, Deniz Feneri türü vakıf ve derneklerdir.

Ayrıca AKP-C’li tüm belediyelerde “muhtaçların” başvurusu durumunda gıda, yakacak, barınma ve giyim yardımı yapan birimler vardır.

Bu yardımların kaynakları belediye bütçelerinde yer almamakta, daha çok belediyelerle iş yapan firmalardan alınan bağış havuzlarından sağlanmaktadır.

Son on yıldaki bu “büyük dönüşüm”ün en trajik sonucu, düşkünlerin dininin de verilen sadakalar aracılığıyla özelleştirilmesidir.

İslam’dır ama yeni İslam’dır; düşkünlerin dini değil, düşkünler için dindir.

Piyasa toplumu düşmüştür; düşmüşün ayakta tutulması için sadaka şarttır.

Yükselme ihtimalini ise görmüyoruz; demek ki devrim kapıda beklemektedir.


Orhan GÖKDEMİR - 14 Haziran 2012  - Aydınlık

Son Yazılar