kildanince_kilictankeskin1

Kıldan ince, Kılıçtan keskin

Kuşların pençesi kanadı
Çöllerin ıssızlığı
Ormanın ruhu olmalıyım…
İnsanların doğrusu yalanı
Zamanın bugünü yarını
Her şeyin farkına varmalıyım  (Kızılderili Şarkısı)


Bizler henüz mecaz nedir bilemeyecek kadar küçükken, bir “Sırat-ı Müstakim” öyküsü anlatılırdı. Bu öyküye göre insanlar öldükten sonra sırat-ı müstakim denilen kıldan ince, kılıçtan keskin bir köprüden geçmek zorunda kalacaklardır. Bu köprünün altındaki derin uçurumda cehennemin azgın alevleri, karşı kıyısında ise cennet bahçeleri vardır. Sadece dünyada günahsız kalmayı başarabilenler bu köprüyü uçarcasına geçebilecek, diğerleri ise istenmeyen sonla yüzyüze kalacaktır. Günah nedir bilmeyen çocuk aklı ve hayal gücüyle öykünün ne kadar dehşet verici olduğu üzerinde değil de, bu kadar ince ve keskin bir yolda, düşmeden nasıl yürünebileceği üzerinde pek kafa yorduğumu hatırlıyorum.

kildanince_kilictankeskin2

Yıllar geçip, akıl başa gelince, sözü edilen bu iki kelimenin aslında “dosdoğru yol” anlamına geldiğini, öyküde söylendiği gibi ölümden sonra geçilmeyeceğini, aksine yaşam boyu bu köprü üzerinde yürümeye çalışacağımızı öğrenecek ve bu yola atfedilen “kıldan ince, kılıçtan keskin” tanımının ne kadar da doğru olduğunu hayatın her alanında hissedecektim.

Haliyle “kıldan ince, kılıçtan keskin” bu yol, zamanla bir ömür sürecek bir arayış ve araştırmanın da adresi haline geldi. İlk adım “doğru” ya da “gerçek” olanı ayırt edilebilme becerisini kazanabilmekti. Hemen herkesin kendine ait ve farklı bir pencereden baktığı ve farklı şeyler algıladığı bir ortamda “gerçek” ve “doğru” olan algıyı bulabilmenin çetrefilliği, işte bu yolu böylesine zorlu hale getirmektedir.

Vaktiyle çeşitli arayışlar ve araştırmalar sırasında kitaplarında pek çok soruma yanıt bulduğum Sayın Doğan Cüceloğlu, “İonna Kuçuradi“nin “İnsan ve Değerleri” kitabından,aynı adlı yazısında şöyle bir alıntı yapıyor:

“Böyle bir problemi araştırmaya yönelmemin nedeni, her gün adım başında rastladığımız bir olgudur. Hayretle karşılarım hep bu olguyu. Ama bunun doğurduğu sonuçları göre göre, bende bu hayretin yerini bir başkaldırma isteği aldı. Ancak kalemle ne kadar başkaldırılabilir ki!

Sözünü ettiğim olgu, aynı insanların, aynı olayların, aynı durumların, aynı eylemlerin, aynı kararların, aynı eserlerin, hatta aynı fenomenlerin farklı kişiler tarafından farklı şekillerde değerlendirilmesi, farklı şekillerde yorumlanması, farklı şekillerde açıklanmasıdır.”

Sn. Cüceloğlu bu alıntıyı “Yanlış mı okuyorum diye tekrar okudum. Hayretler içinde kaldım. Bugün psikolojiye giriş dersini alan bir öğrenci yaşamın şu gerçeğini bilerek bu dersi bitirir: olayların anlamı yoktur; birey kendi anlam verme sistemi içinde olaylara anlam verir” diyerek yorumluyor.

O halde, tek bir doğru veya tek bir gerçek vardır veya yoktur diyebilir miyiz? Ya da başka bir ifadeyle, bu işin içinden nasıl çıkacağız, o yolu düşmeden, sapmadan nasıl aşacağız?

Kendi penceremden baktığımda, bunca göreli “doğru” ve “gerçek” arasında mihenk taşı oluşturacak, evrensel geçerliliği olan değerleri pusula gibi kullanarak doğru yolu bulmaktan başka bir çıkar yol göremiyorum. Bunlar, tüm kutsal kitaplarda ve kadim belgelerde de yer alan, insanlığın benliğine derinlemesine işlemiş değerler. Bu da beni, insanoğlunun “erdem” adıyla andığı onur, adalet, özü-sözü bir olmak, alçakgönüllülük, paylaşım, sevgi, merhamet, özdenetim, ölçülülük gibi kavramlara yöneltiyor. Muhakemelerimi bu değerlere göre yapmam gerektiğini düşünüyorum, lakin bir sorun var: günümüzde anlamından koparılarak, içi boşaltılarak elimizden alınan pek çok değer ve kavram gibi “erdem” kelimesine de yepyeni, tanımadığımız anlamlar yüklenmiş.

İçinde yaşadığımız düzende, kabul gören ve erdemmiş gibi bize dayatılan bu kavramlar ya da “değerler” artık öylesine farklı ki, bir kısmımız kendimizi çocuklarımızı yetiştirirken eski erdemlere göre mi, yoksa yeni erdemlere göre mi yetiştirirsek daha mutlu olacaklarını hesap etmek zorunda hissediyor. Bir yandan, açgözlü, kurnaz, saygısız, kendine müslüman, yalancı, rekabet ortamında acımasız, hırslı, vurdumduymaz, “para kazanmaya ve harcamaya” diğer bir deyişle “ne pahasına olursa olsun hızla köşe dönmeye” kilitlenmiş bireyler olarak yetişirlerse bu acımasız toplumda daha rahat, üzülüp kırılmadan bir hayat sürebilirler kuşkusu geçiyor usulca zihnimizden. Öte yandan, eski erdemlerle yetişirlerse yeni erdemlere ayak uyduranların ayakları altında kalma olasıklarına, değişen başarı tanımına uymamalarına karşılık kendine ve karşısındakilere karşı dürüst ve tutarlı olabilme, saygı gösterme ve görme, paylaşma sevinci, adil olmaya çalışmanın verdiği vicdani huzur, güven ve sevginin sıcaklığı, merhametin hafifliği gibi muhteşem ve insanı insan yapan duyguları tadabilirler. Üstelik benliğimize kazınmış bu değerlerle yaşamak doğamıza daha uygun ve bundan yalnızca kendileri değil, dünyadaki tüm canlılar kazançlı çıkar.

İster istemez, terazinin neden ve ne zaman ayarını kaybettiğini düşünüyor insan. Bu aşamada, yeni, sözümona erdemlerin nereden çıktığını, nasıl olup da toplumun zihnine işlendiğini ve kimin çıkarına hizmet ettiğini sorgulamak gerekiyor.  O zaman ilk akla gelen daha fazla güç ve para için, yaptıkları silahlara pazar yaratmak üzere savaş çıkartmaktan çekinmeyen; vazgeçilemez bir güç haline gelmek için tohumları bile patentleyen; korkunç sonuçlarına karşın sentetik kimyasalları yediğimiz her lokmaya kadar sızdıran; su ve yaşam kaynaklarımıza göz diken; biyolojik çeşitliliğimizi ve temiz hava alma özgürlüğümüzü tehdit eden; açgözlü, küresel veya yerel büyüklü, küçüklü şirketler oluyor. Bunlar, açgözlülüğü, bozuk düzeni ve yeni “değerleri” benimsemiş bireyleri, grupları, kurumları rol modeli olarak öne çıkartan söylemler, göstergeler ve söylentilerle, insanları sürekli bombalayan medya, reklam ve politikalar aracılığıyla duman gibi her çatlağa sızmış, sinsice akıllarımızı bulandırmışlar. Eski ve gerçek erdemleri, anlamlı ve hayatımızı zenginleştiren değerleri unutturmaya, köprüden düşerken herkesi kendileriyle birlikte sürüklemeye ant içmişler.

kildanince_kilictankeskin3

Herhalde, bugünlerde pek çoğumuzun kaçış yolları aramamız biraz da bu yüzden; gerçek erdemlerin yeniden değer kazandığı, tüm canlıların önemsendiği, yavaşlayacağımız, basitleşeceğimiz, güven içinde, mutlu ve huzurlu bir yaşama duyduğumuz özlemden…

Bilenler bilir, etraf ne kadar sisli, dumanlı olursa olsun, “kıldan ince, kılıçtan keskin” o yolda yürümeye çalışanlar yırtıcı dikenlere, tümseklere, taşlara rağmen, el yordamıyla da olsa ilerlemeye çalışırlar. Pusulaları onur, adalet, doğruluk, dürüstlük, alçakgönüllülük, paylaşım, sevgi, merhamet, gibi değerlerdir. Doğruyu aramaktan, doğru bildiklerini ne pahasına olursa olsun dile getirmekten kaçınmaz, hiç bir şeyden ve kimseden korkmazlar.

Çünkü onlar bilirler ki, bu yolun sonunda adil, tertemiz, mutluluk ve umut dolu, tüm canlıların birbirleriyle kaynaştığı cennet bahçeleri, yeniden rayına oturmuş bir dünya var. Çünkü bilirler ki, bu ahlaki dönüm noktasında dünyayı, insanlığı ancak gerçek erdemlere dönüş kurtaracak.

Ve onlar çok iyi bilirler ki kurnazlık  akıllılık değil yalnızca kendini kandırmaktır ve açgözlülük bir erdem değildir.

Meyvelitepe - 08 Eylül 2011
http://blog.meyvelitepe.org/

Son Yazılar