hayal yore

Hayal Yöre!

Bilginin güç içermesi, onun tarih boyunca belli ellerde toplanmasına neden olmuştur.

Toplumsal güç'ü temsil etme iddiasındaki iktidarların genel eğilimi, bilgiyi kontrol etme, kontrol edemediği bilgiyi ise, ya yoksayma veya etkisizleştirme yönünde gelişmiştir.

Tek tek toplumlar açısından olduğu gibi, toplumlar arası ilişkiler ve medeniyetler açısından da durum genellikle böyledir. Kim bilgiye sahipse, güç'ün onda olduğu kanaati yaygındır. Rastlantı o ki, dünyada bizim yaşadığımız şu yüzyıllarda, sanattan, bilime, siyaset ve hukuktan dine kadar tüm yaşam alanlarında Batı kaynaklı bilgi, sorgulanmaksızın üstün bir kabul görüyor. Ve bu üstün bilgiyi ürettiği varsayılan kapitalist Batı medeniyeti, dünyanın geri kalanına, pervasızca öğreten adam tavrı takınmakta ahlaki bir çekince duymuyor.

Arapların nasıl bir demokrasiye ihtiyaçları olduğu, Türklerin islamı nasıl yaşamaları gerektiği, Tayvan'ın ne kadar enerji tüketebileceği, Yemen mimarisinin dünyaya tanıtılma zamanının geldiği, Hindistan'da asgari ücretin belirlenmesi, vb. akla gelen her şey, batılı kurumlar ve o kurumların deha yöneticileri tarafından dikte ediliyor. Batı eliyle şekillendirilen dünyamızda, insanlığın dörtte üçünden fazlasını, derin bir cehalet, sefalet ve tembellik içinde gösteren bu fotoğraf, hakikatin kendisi olarak kabul görmekte.

Bu yönde Batı'nın yürüttüğü yoğun propaganda Batı dışında yaşayan halklarda öylesine derin bir aşağılık kompleksi oluşturmuştur ki, örneğin: sadece ABD'de okumaktan başka hiçbir meziyeti olmayan sıradan bir hekim, kendi ülkesindeki bütün meslektaşlarından çok daha fazla itibar görerek, anlam sınırını aşan övgülerle karşılanabilmektedir.

Batılı kurumlardan elde edilen en ufak bir sertifika, bir tavsiye mektubu, bir diploma, hatta Batı dünyasına yapılan turistik bir seyahat bile, kendi ülkesinde ayrıcalıklı bir konuma gelmeye vesile olmaktadır. Çünkü yaygın kanı, Batı'dan edinilen bilgi ve görgünün tartışmasız üstünlüğü yönündedir.

Batı, 17. yüzyılda başlayan Aydınlanma süresince, bilim, sanat, hukuk ve siyaset gibi yaşam alanlarında, en yüksek ve evrensel değerleri geliştirdiği iddiasını sürdüregeldi. Teoride Marksizm, pratikte ise sovyet kolektivizmi Batı Aydınlanma'sının zirvesini oluşturuyordu. Fakat Sovyet kolektivizminin çöküşünden itibaren, bizzat Batı'da, Aydınlanma'nın geniş biçimde sorgulandığına tanık oluyoruz. Aydınlanma'nın çocukları arasından bazıları onun bittiğini düşünüyorlar. Dolayısıyla, Batı medeniyetinin üstünlük iddiasında, en büyük dayanağı oluşturan Aydınlanma düşüncesinin sorgulanması, ülkemizde yürütülen güdümlü Batı propagandasının özgül bir şekil almasıyla eş zamana denk düşüyor.

Batıcı propaganda, ülkemizde yüzelli yıldan beri giderek artan bir basınçla etkisini sürdürmekte. Kimi zaman Avrupa'nın, kimi zaman ABD'nin ağır bastığı bu süreçte, Batı karşısında kültürel, bilimsel ve sanatsal teslimiyetimiz, ezik ruh halimiz, moral bir sıkıntı oluşturuyor. Ülkemizde başarı duygusunu tatmin etme eğilimi, her fırsatta batılı kurumlardan beklenen bir icazet mantığıyla özdeşleşiyor.

Batı'dan ithal edilen aydın sıfatını, gönüllüce üstlenen kesimlerde, bu eğilimin zihinsel körleşmeye dönüşen örneklerine sıkça rastlıyoruz.

Bunun yanısıra, Batı medeniyeti karşısında hamasi söylemlerle yıllar boyu öne çıkan Türk - İslam sentezci bazı çevrelerin, yakın zamanlara dek, başta ABD olmak üzere, yine Batı tarafından antikomünizm amaçlı yönlendirildiği de, teşhir olmuş bir vakadır.

Nasıl ki, kapitalist Batı medeniyetinin oriantalistleri yüzyıllar boyu bizim düşünce yapımızı kılı kırk yararcasına inceleyip, bize egemen oldularsa, bizim de onların düşünce yapılarını ve hayat anlayışlarını aynı özenle irdelememiz gerekiyor.

Bütünüyle Batı'dan kopya edilen eğitim sisteminin yetiştirdiği, tek boyutlu kuşakların bir temsilcisi olarak, elinizdeki kitabın hazırlanmasında dahi, sıkça batılı kaynaklara başvurmak zorunda kalışımız, genel durumumuzun acı bir ifadesidir. Ancak başvurulan kaynakların çoğusu, Batı medeniyeti içinden Batıyı eleştiren düşünürlere ait olduğu için, görece bir gönül huzurundan söz edebiliriz.

Özetle söylemek gerekirse bu kitap, evrensellik iddiasındaki Kapitalist Batı medeniyetinin yaygın etkisine rağmen, olabildiğince yerli bir bakışla o aklı tartışma denemesinden başka bir şey değildir.

Metnin dili söz konusu olunca: Batı'nın ateist filozoflarının dahi, fikir ve felsefe dilinde, kilisenin latince terminolojisini sakınca duymadan kullandıklarını biliyoruz. Dolayısıyla, bu konuda geçmişte yapılan hataları tekrar etmemek adına, Türkçemizi, seküler bir dil arayışına yönelik çabalardan bağımsız kılmak kaçınılmazdır. Böylece yazılı olarak bir dert anlatmanın önemi, eski - yeni sözcük ayrımı gibi sahte meselelerin de ötesine uzanıyor.

Oktay TAFTALI

Son Yazılar