Arazi,Barınak,Enerji

Bir süre önce katıldığım turizm rehberliği kursunun bütün Türkiye'yi kapsayan gezisinde; Türkiye'nin çok güzel bir iklim kuşağında olduğunu ve her bölgesinin değerlendirildiği takdirde o günlerde de kafamda olan kendine yeterli yaşam biçimi için elverişli olduğunu görmüştüm.

Ege'yi seçmemin nedeniParkinson ve Alzheimer hastası olan anne ve babamı Ayvalık'ta tamir ettiğim eve yerleştirecek ve ben de onların yakınında olacaktım.

En olası yer Edremit körfeziydi.

O sırada birlikte yaşadığım bir hanımla Burhaniye'nin önceden bildiğimiz bir köyünde vakıflara ait bir arazinin kiralanmak üzere ihaleye çıktığını gördük.

Ne yerini ne de vasıflarını bilmeden teklif verip bir araziyi kiralamıştık. Nasıl olsa bizim yaşamımızda hiç bir lüks harcama yoktu. Bu kirayı ödeyecek para bizim lüksümüz olacaktı.

Sonradan kiraladığımız arazinin 70-80 ağaçlık bir zeytinlik olduğunu öğrendik. Bizim kullanım hakkını ödediğimiz zeytinlik çok bakımsız kalmış yıllarca odun çıkarmak için ağaçlar kaba budama yapılmış gövdeleri piçlerden görünmez olmuş, dalları oburlardan çalıya dönmüştü. Orada harcadığım saatler ağaçlara yaradı. Zeytinlik orada olduğundan, almayı düşündüğümüz arazinin de o yörede olması gerekiyordu.

Arazi arama süreci uzadıkça yeni yerler keşfediyor alternatifler çoğaldıkça seçmek daha da zorlaşıyordu. Gezerek bulup beğendiğimiz arazilerin sahiplerine ulaşmak ise çok zordu.

Süreç uzadıkça daha fazla çıkmaza giriyordu. Sonunda bir yerde yabancı olduğumuzu el altından satılan hiç bir araziye ulaşamıyacağımıza kani olduk. Tek çözüm pahalı da olsa emlakçılara müracaat etmekti.

Bir emlakçıya 6 hafta içinde kesin karar vermek üzere bir arazi bulmasını istedim.

Çeşitli araziler gezdikten sonra ulaşımı çok kolay, merkezi ama şehirden uzak bir yerde, yolu ve içinde sondaj kuyusu bulunan bir arazi bulduk. Arazi nar bahçesi olarak tanzim edilmiş kuzeyi selvilerle rüzgâra karşı korunmuştu.

Nar yanında papaz eriği, ceviz ve tek tük başka meyva ağaçları da vardı. Aylardan temmuz ayı idi. Ceviz ağaçlarının üzerinde kocaman cevizleri görüp "işte burası!" demiştim.

Ama ben araziyi aldıktan sonra cevizler her gidişimde daha da azalmaya başladı. İlk işim araziyi telle çevirmek oldu. Acilen başımı sokacak bir konut yapmalıydım.

Bir arkadaşım bayındırlık bakanlığının 17 Ağustos depreminde yapılan prefabrik konutların satışa çıkarıldığını söylediğinde ilk işim gidip 3 tane almak oldu. Biri kendime diğeri anne ve babama sonuncusu da müştemilat olacaktı. Birinciyi hemen o sonbaharda kurdum. Ama evler daimi konut olarak yapılmamıştı ve sökülüp yeniden takılmanın neticesinde oturulamayacak kadar hırpalanmıştı.

Rüzgarı güneşi ve yağmuru kesen bir kabuk olmaktan başka bir fonksyonu yoktu. Yapı izini almadığım için biraz 'geçici' görünümü de işime yarıyordu. Yapım sürecinde çadırda kalıyordum.

Elektirikli aletlerimi (matkap ,taşlama, kaynak makinası vb) çalıştırmak amacıyla bir jeneratör almıştım. Zira elektrik idaresi ile yaptığım görüşmelerden elektrik tesisinin çok pahalıya çıkacağı ortaya çıktı. Ben araziyi alırken havadaki tellere bakıp elektrik nasıl olsa yakın demiştim.

Ama benim gördüğüm hattın özel bir hat olduğu ortaya çıktı. Hat sahibi, kendim trafo masrafını karşılasam bile hattı kullandırmak için çok fazla para talep ediyordu. Üzerine trafo ve direk masrafları da binince araziye ödediğim bedelin yarısı kadar bir harcama gerekecekti. Benim aklımda çözüm olarak Alternatif Teknoloji dersinin Danimarka gezisinde çiftliklerde gördüğüm rüzgâr türbinleri vardı. Pek çoğu da ev yapımı idi. Sonbaharda araziyi tel çitle çevirip, evlerden birini kurup kapılarını kapatıp Ayvalık'a döndüm.

Bütün kışı internetten rüzgar türbinleri, pervaneler, kanat açı hesapları, güç formülleri, aerodinamik, vs okuyarak geçirdim. Ocak ayında da kiraladığım zeytinlikte hasatı yapmış toplam 700 kg civarında zeytinyağı sıktırmıştım.

Ertesi yıl bahar ayında yeniden inşaata başlayıp 100m2 taştan bir bodrum katı yaptırdım. Bu harcamayı yapmama neden pek çok gıdanın stabil karanlık serin ve kuru bir yerde sorun yaşamadan saklanabilmesiydi.

Bodrum katın üzerine yine prefabrik binalardan birini oturtum.

Çevremde herkesin "Adama bak! parayı toprağın altına gömüyor üzerine de tenekeden ev koyuyor" diye hayretlerine neden oldu.

Aynı yaz ilk kurulan evi baştan sona izole etmiş içinde; yeni bir plan çözümü ile minimal bir yaşam mekânı oluşturmuştum. Evlerin arazi içinde yönlendirilmesi güneşten en iyi şekilde faydalanması ve daha az enerji gerektirmesi için gerekli değişiklikleri yapmış ciddi bir ısı izolasyonuna önem vermiştim.İnternetten öğrendiğim aerodinamik mekanik bilgilerinin uygulama zamanı gelmişti.

Tesadüfen gittiğim ve bana arazinin giriş kapısını yapan demirciye gittim ve rüzgâr türbini projemi anlattım. Adamın mavi gözleri fal taşı gibi açıldı. Sonradan öğrendim ki adam herhangi bir demirci değil buranın muciti, olarak bilinen, kendi olanakları ile otomobil, traktör, tarım makinaları imal eden ve kimsenin üstlenmediği işleri yapan bir adammış.

Her ikimizin de önünde taklit edeceği bir örnek olmadan yeniden Amerikayı keşfeder gibi deneme yanılma yöntemiyle bir sürü çözüm üretip bir sürü yap boz süreci yaşadık. Ayrıca adam bir sürü ekonomik sorun içinde kıvranırken onu zaman zaman yaratıcıl düşünmeye sevketmek zor oluyordu.

Çevremdeki herkes bir çözüm öneriyordu.

Keşke parasını ödeyip elektrik getirtseydin, Keşke daha önce imal etmiş birine yaptırsaydın Keşke yurt dışından ithal etseydin.

Oysa benim kafamdaki şey enerji konusunda da kendime yeterli olmaktı. Bunu da bu yörenin olanakları ile sağlamaktı. Burada bulunmayan, yapılamayacak bir şey olsa dışarıdan getirtilir veya ithal edilebilirdi.Kışı yağ kandilleri lüks lambaları mum ışığı altında elektriksiz geçirdik.

Çamaşır su tanklarını doldurma gibi durumlarda jeneratörü kullanıyorduk. Jeneratör çalıştığı sürede elektrik ile yapılacak işleri de planlıyor aynı zaman süresinde çıkarmaya gayret ediyorduk.

Deneme yanılma süreci her konuda yaşanıyordu.

Bir sabah uyandığımızda önceki gün aldığımız bütün tavukların köpekler tarafından katliama maruz bırakıldığını veya terasa koyduğumuz saksı çiçeklerinin koyunlar tarafından yendiğini, görebiliyorduk.Yapılacak iş kalemi o kadar fazlaydı ki ve hepsi okadar acildi ki bir işten diğerine koşmaktan hiç birini bitiremiyordum. Bu da birlikte yaşadığım eşimin büyük sıkıntılarına neden oluyordu.

Eğer şehir yaşamından böyle bir yaşama eşiniz ile birlikte giriyorsanız şehir evinizdeki konfor şartlarının büyük çoğunluğunu sağlamadan evinize taşınmayın. Siz konfor şartlarının farklı olmasını kabullenmiş olabilirsiniz. Hatta konfor şartlarından bu uğurda ödün vermeyi kabul edebilirsiniz hatta bu konuda başında mutabık da olabilirsiniz; ama bunu sizinle yaşamı paylaşan insandan bekleyemezsiniz.

Genelde şehir insanının doğada yaşama yaklaşımı ömür boyu sürecek bir sayfiye yaşamı anlayışı ile oluyor. Ciddî hayal kırıklıkları yaşamamak için bu tür çiftlik doğa romantizmine kapılmamalı... Düşülen bir başka hata ise teknoloji ve yaşam biçimi konusunda oluyor. İnsanların çoğu alternatif yaşamı bir Robenson yaşamı veya zamanı durdurup geri gidilen bir ortaçağ veya endüstüri devrimi öncesi yaşamı, teknoloji ürünleri kullanmamak gibi değerlendiriliyor.

Oysa ne ıssız adada ilkel yaşam kurmaya ne de ortaçağa geri dönmek söz konusu. Ortaçağ nüfusunu bile besleyemeyen kıtlıkların, salgınların yaygın olduğu ortaçağ teknolojisiyle bu günün dünya nüfusunu yaşatmanın imkansız olduğunu idrak etmemiz gerekir.

Yaşadığımız çağın bütün çevre sorunlarına baktığımızda bunların eskiden olmadığını düşünüp eski çağlara dönme eğilimi çok yaygın olmasına rağmen bu eğilim kesinlikle çözüm olamaz.

Elbette ki günümüz öncesi yaşam biçimlerinde kullanılan faydalı, basit ve kolay pek çok yöntem, bilgi; teknoloji çağında tarihe karışmış durumda. Bunları sorunlarımızı çözdüğü ölçüde yararlanmalıyız.

Örneğin, elekriksiz bir yaşam bu gün de büyük ölçüde mümkün ama amaç insan yaşamını kolaylaştırmak ise bunu çevreye zarar vermeden üretildiği takdirde kullanmakta hiç bir sakınca göremiyorum.

Aynı şekilde mevcut teknolojileri de çevreci kriterler ve sürdürülebilirlik süzgecinden geçirip kullanmakta hiç bir zarar görmüyorum. Şunu da unutmamak gerekir ki bir tarafta bizi daimi tüketime yönlendiren devasa bir sistem bütün hızı ile teknoloji üretmeye ve bize tükettirmeye çalışırken bizim yaşamımızda gerçekleştirmeye çalıştıklarımız yalnızca bir deneyim ve örnek olmaktan öteye geçmeyecektir.

Sistem bir dağ ise kendimizin eteğindeki bir kum tanesi, çakıltaşı kadar küçük olduğumuzu kabul etmeliyiz.

Şunu da unutmamalıyız ki dağ da kum taneleri ve çakıl taşları ve onları oluşturan kayalardan ibaret. Bütün çakıl taşlarını kum tanelerinin bizim değişimimize uğradığını düşündüğümüzde dağın çehresi değişecektir. İşte bu değişim sürecinde fanatik bir teknoloji düşmanlığı değil yerine yenisini koyana dek faydacı bir yaklaşımla, gereğinde kendi kriterlerimiz doğrultusunda değiştirerek (modifiye ederek) pek çok teknolojik ürünü kullanabiliriz.

Sühan YÜKSEKIŞIK - 08 Mayıs 2009
http://suhanyuk.wordpress.com/

 

Son Yazılar