Çevrecilik, Kapitalizm, Ekoloji, Doğal Yaşam Vs.

Yaşam biçimi seçimi ve aldığım tepkiler üzerine…

Bazı arkadaşlarım benim bu yazılarımda (özellikle Şehirde Kalanlar) Şehirde yaşayan insanların yaşam biçimi seçeneklerini küçümsediğim veya dil uzattığım izlenimine kapılmışlar.

Şunu açıkça söylemeliyim ki; Onların değerlerinden farklı değerlere sahip olduğumu inkâr etmiyorum. Elbette ki onlarınkinden daha farklı değerleri üstün gördüğüm için farklı bir seçimde bulundum. Bu demek değildir ki ben onların yaşamlarında gösterdikleri başarıları küçümsüyor yaşamlarını faydasız boşa kürek çekme gibi görüyorum. Elbette herkes yaşadığı sistem içinde ‘insanlığa ve medeniyetin’ ilerlemesinde bir tür katkıda bulunuyor. Yaşam ve yaşam biçimi bireyin ‘özgür’ iradesine bağlı bir seçim. Benim eleştirdiğim ile, benimsediğim doğruların ayırımı da işte bu noktada ortaya çıkıyor. Bu ayırım da bu gün geçerli olan ekonomik sistem ve onun oluşturduğu yaşam biçimi; üzerinde yaşadığımız gezegene ve üzerinde yaşayan -insan dahil- canlılara tamir edilmez zararlar vermekte.

Size söyle bir örnekle anlatayım. Üzüm tanelerinin hemen dışında şarap bakterileri hazır beklerler. Üzüm herhangi bir şekilde delindiği veye sıkıldığı takdirde hemen faaliyete geçer çoğakırlar ve bu çoğalmanın neticesinde ortamda etilalkol oluşur. Etilakol yüzdesi gittikçe artar ve %12 lik bir alkol konsantrasyonuna ulaştığında bu bakteriler kendi ürettikleri alkolün etkisiyle artık yaşayamazlar ve ölürler. Ne yazık ki insanoğlu da bütün düşünme ve üstün yeteneklerine rağmen; 20 yüzyılda hiçbir düşünme yetisi olmayan tek hücreli şarap bakterileri gibi ilkel bir biçimde davranmakta. Kendisine daha yaşanılır bir alan oluşturduğu düşüncesiyle yaşadığı ortam olan dünya bütününü bozmakta. Bozmak ne kelime, dengeleri altüst etmekte.

Peki nedendir bütün bu tahribat? Kimdir, nedir bunun sorumlusu? Ne oluyor da yaşadığı evini tertemiz tutan insan, yaşadığı ortamın bütünü olan dünyayı böylesine kirletiyor?

İşte bütün bu soruların cevabı da yazdığım son sorunun içinde saklı. Soruyu yineliyorum…Ne oluyor da yaşadığı evini tertemiz tutan insan, yaşadığı ortamın bütünü olan dünyayı böylesine kirletiyor?

Evimiz bizlerin sahiplendiği bir ortam iken; dünya herkese yani başkalarına ait düşüncesi değil mi? Günlerimiz kendi yaşamımızı devam ettirmek onu daha güzel hale getirmek mücadelesi ile geçmiyor mu? Hele bir de "Karnımızı doyuracak ekmek parası kazanmak, ev kirasını ödemek, çocuğumuza iyi bir gelecek hazırlamak için koştururken dünyayı kurtarmak bize mi düşer?" sorusunu sormanın yeri değil mi şimdi? İşte yaşadığımız sistemin bizi koşullandırdığı bireyci düşünce biçimi bundan ibaret. Yalnız düşünce değil, yaşam biçimimizi de belirliyor bu bireycilik. Bu devasa sistem içinde herkes kendini daha önemli kılmak bu sayede daha iyi,daha konforlu, daha temiz bir bireysel ortam oluşturma çabası içinde evini temiz tutup gezegeni temizlenmeyecek biçimde kirletmekte. Elbette ki bireyci düşünce biçiminin oluşturduğu sistem yalnız gezegeni kirletmekle kalmamakta. İnsan olduğu için saygın olması gereken pek çok hemcinsinizi de açlık sefalet sınırlarının altında yaşatmakta. Onları köleleştirmekte günde bir tas pirinç veya yalnızca 1.5 dolara saatlerce çalıştırmakta. Günde 1.5 doların altında çalışan nüfusun dünya nüfusunun %70 i olduğunu düşünürseniz 21. yüzyılda köleliğin olmadığı savını öne sürmek gülünç olacaktır. Unutmadan söyleyim bu %70 in %40 kadar bir bölümü de günde 0.5 dolara çalışmakta (ILO verileri)

Hadi bırakalım günde yarım dolar altında çalışmakta olan 1,5 milyar insanı veya 1,5 dolar altında çalışmakta olan 2.5 milyar insanı nasıl olsa onları kurtarmak da bize düşmez. Gelelim kendi tercihlerimize. Özgürce seçtiğimizi düşündüğümüz ve köleleşmemiş mutlu bir azınlık olduğumuzu düşündüğümüz seçimlerimize.

Sağlam, top atsan yıkılmaz bir şirkette iyi bir konumda çalışıyorsunuz ve yukarıda sözü edilen ve dünya nüfusunun %70ini teşkil eden insanların yüz veya ikiyüz katı bir geliriniz var diyelim. (Olayı basitleştirmek için bordrolu bir çalışanı örnek aldım.) Siz toplumun üst gelir düzeyinde bir insansınız. Zaten oraya gelmek için de kolay yollardan geçmediğinize eminim. İşinizde hem üstünüzdekiler hem de altınızdakiler tarafından seviliyorsunuz. Şirketinizin kârlılık oranı yükseldikçe maaşlarınızın artışıyla veya primle mükafatlandırılıyorsunuz. Bu nedenle daha karlı yatırımları aramanız bulmanız daha kârlı üretim yöntemleri bulmanız, daha kârlı alımlar yapmanız daha geniş ve daha sağlam müşterilerden oluşan müşteri porföyü oluşturmanız vs vs gerekiyor. Tabî rekabet ortamında altından kalkılması kolay sorumluluklar değil bunlar. O nedenle iş saatiniz hiç bir zaman 8 saatle sınırlı kalmıyor. Zaten şirkette geldiğiniz bu konuma da böylesine özverili çalışmalarınız sonucu gelmediniz mi? Önemli olan şirketinizin geleceği için daha fazla zaman harcamanız onu daha kârlı hale getirmeniz değil miydi? Şimdi de aynı veya benzeri bir şirkettesiniz ve sizden istenen hangi konumda olursanız olun aynı şey değil mi? Kârlılık ve daha güzel bilanço rakkamları. Hep o "güzel" rakkamlar sağlamadı mı yaşadığınız o güzel konutu almanız için gerekli krediyi, kendinizin ve eşinizin kullandığı konforlu arabanızı almanız için kullandığınız kredileri, çocuğunuzun geleceğini güvence altına alan yatırımlarınızı, ona sağladığınız eğitim olanaklarını, gittiğiniz tatilleri…Ama belki bir de emeklilikte zamanınızı dilediğiniz biçimde geçirebilmeniz huzurla sonsuzluğa bakarak ruhunuzu dinleneceğiniz bir tekneniz belki bir de yazın terasından ufka bakarak, kışın şömine alevinde tefekküre dalacağınız bahçesinde ortancaların arasında mangal keyfi yapabileceğiniz yazlık eviniz olsa…Ama şimdilik mevcut kredilerinizi ödemeniz gerekli. Zira aldığınız binlerce dolar ancak mevcut yaşam standardınızı karşılamaya yetiyor. Şirket ekonomik krizden etkilenirse veya sizin başında bulunduğunuz bölümü lağveder veya satarlarsa …. yok yok daha fazla gayret gösterip şirketinizin en karlı bölümünün devamını sağlamanız gerekir… İyisi mi siz bu akşam biraz daha fazla çalışıp yeni stratejiler geliştirin… Nasıl olsa evde eşiniz dizilerini izliyor çocuğunuz ise zaten bilgisayarının başından kalkmıyor…Önümüzdeki ay sonunda yılın ikinci çeyreğin değerlendirilmesi yapılacak bir ay içinde neler gerçekleştirilebilir onu gözden geçirin. Günün de sonu ve sabah geldiğiniz kadar enerjiniz yok. gün boyu yoruldunuz ve bir sürü sorun çözdünüz fikir ürettiniz.

Şimdi size sorabilir miyim?

-Gece güzel bir uykudan sonra dinlenmiş olarak evinizden çıktınız; bomba gibisiniz. Nereye gittiğinize ve gününüzün bu en güzel saatlerini nasıl geçireceğinize karar veren etken nedir? unutmayın bu gün geri kalan yaşamınızın ilk günü…

-Akşam işinizden geç çıkmanıza neden olan etkenler neler?

-En son çocuğunuzla ne zaman dama veya futbol veya bir oyun oynadınız? (Hiç oynadınız mı?)

-Eşinizle en son ne zaman karşılıklı oturup işiniz, kariyeriniz, evin ekonomisi, çocuğun okulu dışında bir konu üzerine konuştunuz?

Bu soruları arttırmak mümkün; seçenekleri sunup bunlara puan verip toplam puan 100 ile 150 arasında ise…iyi bir eş başarılı bir aile babasınız gibi sonuçlara varacak değilim. Sadece sorularıma devam etmek istiyorum.

-En son ne zaman kendinizle başbaşa kaldınız ve işiniz dışında bir konuda kafanızı yordunuz?

-En son ne zaman ufka kafanız bomboş bakıp bulutların şekillerini ve renklerinin güzelliğini gördünüz?

-En son ne zaman evinizin sokağındaki çınar ağaçlarının tomurcuklandığını veya yapraklarını döktüğünün farkına vardınız ve yalnızca gördüklerinizi kafanızdan geçirdiniz?

-En son ne zaman yağmurun altında amaçsızca yürüdünüz?

-Yaşamınızı ne ve kim belirliyor?

-Ne ölçüde özgürsünüz?

-Seçim gerçekten sizin seçiminiz mi?

-Yoksa size başarının bu olduğu ve mutluluğun başarıyla doğru orantılı olduğu mu öğretildi?

Ne seçiminizi ne de başardıklarınızı küçümsüyorum. Çok zor olanı başardığınıza samimiyetle inanıyorum. Başarmışsınız ama ne pahasına ne için kim için?

Sizi de seviyorum; günde yarım doların altında bir ücretle yaşamını sürdürenler kadar…

Bu durumda en çok mağdur olan ben değil miyim? Benin yaşam mücadelem nasıl olur da gezegene onarılmaz tahribatlar verebilir? diyebilirsiniz. Siz değilmisiniz denize sigara izmaritinizi bile atmayan?

Sühan YÜKSEKIŞIK - 15 Haziran 2009
http://suhanyuk.wordpress.com/

Son Yazılar