bill_mollison225

 

Bill Mollison İle Söyleşi! (1)(2) - Neden Permakültür?

1960 ve 70’lerde Bill Mollison ve daha sonra David Holmgren permakültür kavramlarını geliştirdiler (permanent=kalıcı, agriculture=tarım kelimelerinin karışımından).

1978’de “Permakültür 1” adlı seminer notları yazıldı, bunu bir yıl sonra “Permakültür 2” notları takip etti. 1981’de ilk permakültür çalıştayının öğrencileri dünyada bir şeyleri değiştirmek üzere yola çıktı. O zamandan beri, Mollison ve sayısız yardımcısı permakültür ilkelerini dünyaya yaydılar ve bu arada ekolojik tasarım ve üretimle binlerce sürdürülebilir sistem yarattılar.

Geçenlerde Avustralya’da “Yüzyılın Ekolojisti” diye nitelenen Mollison, permakültürü “tarımsal olarak üretken ve doğal ekosistemler gibi çeşitli, durağan ve esnek olan ekosistemlerin bilinçli tasarım ve bakımı” ve “doğa ve insanın uyumlu bir şekilde bütünleşmesi” olarak tanımlıyor.

“Permakültür tasarımı zamana yayılmış ve özensiz işgücünden çok, zamana yayılmış düşünceyle birleşmiş gözlemden çıkar” diyor.

Özetle, amaçları enerji ve su tasarrufu, sürdürülebilir yerel gıda üretimi ve bölgesel özgüvendir.

Mollison’un tasavvur ettiği permakültür, bize gıda, enerji, barınak ve diğer ihtiyaçlarımızı sağlayan ve bu arada dünyanın kaynaklarını koruyan bir “sürdürülebilir dünyaya özen gösterme” sistemidir.

25 Haziran 2001’de Bill Mollison ile New Mexico araştırma çiftliğinde bu konuşmayı yapma şansına eriştim.

*****************************************************************************************
Bölüm 1
*****************************************************************************************
Scott Vlaun: Okuyucularımızın çoğu permakültürün ne olduğunu bilmediği için…

Bill Mollison: Permakültürün tarihçesi hakkında konuşacaktım. Aslında bu, tarım-dışı sistemler ararken bulundu. Vahşi doğayı neredeyse 30 yıldır araştırıyorum, hayvanların bitkilerle etkileşimini inceliyorum. Geceler boyu oturup bu sistemi izlerdim ve bunun oldukça iyi bir sistem olduğuna karar verdim. Ancak daha sonra ben de aynen böyle bir sistem kurabilirim dedim. Bu 1959’daydı. Şimdi bunu söylemek oldukça küstahça geliyor. Aslında bunun bazı taraflarının o kadar da iyi olmadığını, iyi tasarımlanmadığını düşündüm.

Vlaun: Bu bahsettiğin Doğa değil mi…

Mollison: Doğa, evet Doğa’dan bahsediyorum. Tanrı birkaç şeyi atlamış. Böylece Kasım 1959’da günlüğüme bir not düştüm ve bu benim deyişimle permakültürün başlangıcı oldu. Dedim ki: “Sanırım bu gözlemlediğimden daha iyi işleyen bir sistem yapabilirim”, ki gördüğüm içinde keseliler olan bir yağmur ormanıydı. O anda bu konuda bir şey yapmadım çünkü hala ormancılık alanında yapacak çok şeyim vardı. Birkaç yıl sonra Roma Klübü bir rapor yayımladı, bu raporda gelecekte yenilenebilen enerji kaynaklarının, fosil yakıtların ve nüfusun tahminini yapmışlardı. Bu rapor bir şeylerden feragat edilmesi gerektiğini söylüyordu. Duvara doğru hızla gidiyorduk. Bu 1963 veya 65 olmalı. O zamanlar ders verdiğim Hobart Üniversitesini aradım ve onlara dedim ki “Öğrettiğimiz her şey anlamsız, gerçekten, öğrettiğimiz ne olursa olsun anlamsız, çünkü yakın gelecekte çıkacak krizlere değinmiyor. Bu şeyleri 50-100 yıldır öğretiyoruz. Aynı fizik, aynı klasik dersler… ve hepimiz değişmeliyiz” Herkes “Evet değişmeliyiz” dedim. Öğretim üyeleri, öğrenciler herkes. Ama yine herkes gitti ve daha önce yaptığı şeyleri yapmaya devam etti. Bir akademisyensen değişimi tahayyül etmen zordur, çünkü bu senin tek bildiğindir. Bunun oldukça sonuçsuz bir çaba olduğunu görebiliyordum, aynı zamanda 1970 yılında deniz kaynaklarının sonuna doğru geldiğimizi de görebiliyordum. Balık stoklarının sonuna doğru geliyorduk ve bazı bölgelerde deniz yosunları tükenmişti. İşlerin iyi gitmediğini görüyordum. Başka bir sisteme olan ihtiyacı 1970’te gördüm.

1972’de toplumu terk ettim. Ormanda 5 dekar yer aldım, orada 1.5 dekar (1 acre=4046 metrekarelik alanı belirten ölçü birimi.) kadar bir açıklık yarattım ve bir ev, ahır ve bahçe yaptım ve tümden toplumdan koptum. Permakültürü orada oluşturdum. Çevre bilimlerinin ilkelerini alıp sana ne yapacağını söyleyen bir talimatlar dizgesi yaparsam bir kurtuluşumuz olacağını düşündüm. Şansıma, Davis’teki California Üniversitesi’nden Kenneth Watts çevre bilimlerinin tüm ilkelerini küçük bir kitapta toplamıştı. Kenneth insanların bulduğunu düşündüğü tüm ilke ve kuralları listelemişti ve ben bunları birbiri ardına alıp bir yönergeye (direktife) dönüştürdüm. Örneğin, çok genel bir prensip olan “Doyuma ulaşmış ekosistemler ulaşmamış olanları sömürür” aldım. Bunun ne anlama geldiğini ilk başta görmek zordur ama belli ki insanlar bunu demişler. Tamam, bunu yapacaksan, yıllık bitkiler alalım ve bunları genç çokyıllık bitkilerin arasına malçlayalım. Yıllık bitkileri malçlayarak yutulmalarını sağlayalım (doyuma ulaşmamış sistem) ve böylece çokyıllıkları oluşturalım. Bu oldukça iyi işler. Böylece bunu yönergeye dönüştürdüm. Bu işi geceler boyu yaptım ve bu işlemden birçok benzer öngörü geldi. Yaptığım aslında enerjinin her şeklini tasarruf etmekti, bu ev kurarken, bitki yetiştirirken veya kullanmak zorunda olmadığın bir gübreyi kullanmadığın zaman bu geçerliydi. Bu şekilde canlılarla neredeyse herşeyi yapabileceğini ve canlılığın tükenmeyeceğini görebiliyordum. 1974 civarında içinde birkaç yüz değişik bitki olan bir bahçe oluşturmaya başladım, genelde insan kullanımı için olmakla birlikte ne bulabildiysem bahçedeydi, besliyordum da onu. Tavuklarım olacakmış gibi bahçenin bir bölümü tavuk yemleri içindi, benim için değil.

Vlaun: Yani tavuklarını beslemek için çiftlik yemi almayıp onların ihtiyacını da yetiştiriyordun.

Mollison: Doğru. Bu sandığınızdan kolaydır. Bu arada vaka toplamaya da devam ediyordum. Büyükannemin tavukları vardı ve onları her gün bir avuç buğdayla beslerdi, birkaçını küçük bir barınağa tıkardı ve yumurta alırdı. Her gün istisnasız 2 düzine yumurta alırdı. Bir gün ona kaç tavuğu olduğunu sordum. “Bilmiyorum, sanırım 25 civarında” dedi. Sayısını bilmiyordu. Bir akşam bir defter alıp dışarı çıktım ve gördüğüm tavukları not ettim. Akşamın sonunda 25’ten çok daha fazla tavuğu olduğunu gördüm. O tavuklar hiçbir zaman o bir avuç buğdaya tenezzül etmiyorlardı. Tavukları yakalamak için kafesler yaptım içine çok miktarda buğday koydum ve 68 tavuk yakaladım. Şaşırdım. Bu kadar tavuğun bir avuç buğdayla doymadığı açıktı. İki çeşit bitki arasında dolaşıyorlardı. Birincisi Coprosma, Yeni Zelanda’da yetişen parlak yapraklı, sürüngen, deniz rüzgarlarına dayanıklı bir bitkidir. Yıl içinde mutlaka ya yeşil, ya olmuş ya da yeni sürgün üzümleri olur. Her üzümde iki buğday tanesiyle karıştırabileceğiniz çekirdekler olur. Tavuklar söz konusuysa bu sürekli bir buğday kaynağıdır, tavuklar bunu buğday niyetine yiyorlardı. Bir Coprosma çalısı bile büyükannemin beslediğinden düzinelerce fazla tavuğu besliyordu. Deniz rüzgarlarına karşı ektiği diğer bitki ise Solanum ailesinden bir bitkiydi. Devasa dikenleri olur. Afrika Tekedikeni (Boxthorn) denir. Lycium ailesindendir. Korkutucu derecede dikenli bir bitkidir. Ama ılıman iklimlerde fazla yayılmaz, bir yere dikersin ve orada büyür. 5 metre yayılır, 5 metre uzar. Bir kubbe oluşturur ve orada sonsuza dek kalır. Bunlardan oluşan çalılar 200 yıldır kuzey Tazmanya’da vardır. Her zaman çiçekleri ve yeşil, olgun üzümleri vardır ve tavuklar bunları çok sever. Solanacae (patatesgiller) familyasındandır ve milyonlarca minik domates sürekli düşer. Tavuk yumurta yapacağı ve civiv çıkaracağı zaman bunların altına gider ve oturur çünkü hiçbir şey, ne şahin, ne köpek bunların içine ulaşamaz. Civcivler çıktığında da bu barınağı terk etmezler çünkü üzümler minik civcivler için mükemmel boyuttadır. İyice büyüyene kadar bunları yerler ve dışarı çıkarlar, şahinler bir-iki tanesini kapar. Başları dertteyse yine çalıya saklanırlar çünkü mükemmel bir barınak ve yiyecek kaynağıdır.

Büyükannemin bu iki bitkiden başka hiç bitkisi yoktu ve buna rağmen kümesin 50 metre çevresinde 85 tavuk besliyordu. Ona tavuk beslemek için buğday almana gerek yok dedim. Yumurtaları da çok güzeldi. Daha sonra bazı Yeni Zelandalıların 3 çeşit Coprosma ile tavuklarını beslediklerini gördüm. Başka bir şey vermiyorlardı sadece bunları veriyorlardı.

Vlaun: Yani bir bitki tavuklara barınak ve yiyecek sağlayabiliyor. Tavuklar çevreye ne sağlıyordu?

Mollison: Çok fazla gübre. Sürekli gübre. Etraftaki topraklarda çok fazla fosfat vardı. Tavuklar sana yumurta, tüy ve diğer gerekli şeyleri verecekler. Bununla yapamayacağın hiç bir şey yok.

Vlaun: Yani önce bu doğal sistemleri gözlemleyerek, daha sonra bu sistemleri doğallaştırarak, kendi çiftliğin için fikirler mi oluşturdun?

Mollison: Hem de nasıl. Öncelikle Doğa’nın hiçbir zaman tek bir sistemle yetinmediğini gördüm. Hiçbir zaman sadece çam ya da sadece herhangi bir şeyi yetiştirmiyor. Doğa bir sistem oluşturuyor, üst kat, orta katlar, alt katlar, sonra da yumru köklerle toprak altına dalıyor. Bir sistem oluşturmak zorunda olduğunda, bazı bitkilerin ışık ihtiyaçlarını dikkate alarak, oluşturabileceğin bir çok katman vardır. Şimdi, tropik iklimde koyu gölge çok önemlidir. Eğer bu yoksa, çok az ürün alırsın, çünkü sabah saat 9:30’da çok sıcak olur ve bitkiler solar, haliyle fotosentez durur. Ama saat 4:30 gibi yapraklar tekrar açılır ve fotosenteze başlar ve sadece günün sonunda biraz gelişim gösterirler. Bu yüzden tropikteki bitkilerden dünyayı besleyecek gıdayı alamazsınız çünkü aldıkların enerjinin çok azını büyümeye harcarlar. Çok fazla ışık vardır ve bu bitkiler ışığa doymuştur. Işığı görünce içe katlanırlar, bu yüzden üstlerine koyu gölge koymanız gerekir. Bu yüzden tropikte şemsiye şeklinde ağaçlar görürsünüz. Bunları koyarsanız bitkiler gün boyu ışığı sentezler ve gölgeli ağaçların altında üretimi ikiye katlarsınız. Sizin bulunduğunuz Massachusets veya Maine’de bahçelerinizin üzerine gölge veren ağaç dikemezsiniz çünkü yeterince ışık yoktur. Bu arada, bulutlardan yansıyan ve sisin içinden gelen çok iyi bir ışığınız var. Bu bitki yetiştirmek için en iyisidir, haliyle ne kadar kuzeye giderseniz, 60° ya da bazı durumlarda 70° kuzeye, 60° kuzey enleminde 18 saatlik günler ve güzel sıcak günler vardır ama çok fazla güneş yoktur. Buralarda 50 kiloluk kabak yetiştirebilirsiniz. Alaska’ya kadar 20 kiloluk patates ve 100 kiloluk kabak yetiştirebilirsiniz (gülüşmeler). Findhorn’da söyledikleri gibi sebebi fuar değildir. Findhorn bunun fuarlardan olduğunu söylüyor, dualar ve domuz gübresine bağlıyorlar, ama gerçek sebep dolaylı ve sonsuz gün ışığı, günde 18 saatlik büyüme ve derinden gelen buzul toprak. Bundan daha iyi bir şey bulmanız münkün değil. Yani rekortmen patatesler yetiştirmek istiyorsanız bahçelerinizi Alaska’ya kurun. Eğer yıl boyu bir şeyler yetiştirmek istiyorsanız Ekvator’dan 15° uzakta başka bir bahçe kurun ve kış gelince oraya gidin.

Vlaun: Bu fikri sevdim.

Mollison: Evet. Sürekli 60° kuzeyde kalıp, orada ısınmaya çalışmaktan çok daha ucuz. Daha makul bir iklime gitmek için harcayacağınız petrol bütün kış evinizi ısıtmak için harcayacağınızdan azdır.

Vlaun: Ama şöyle bir Fin sobamız varsa olur değil mi? (Daha önceki bir konuşmadan, odunla yanan duvara gömülü sobayla ilgili)

Mollison: Çok fazla kişide bu sobalardan yok. Finlilerde var. Ruslarda var. Ama Amerikalılar eşek sudan gelinceye kadar petrol yakabilirler ve umurlarında olmaz.

Vlaun:
Belki fosil yakıtların fiyatının yükselmesi daha iyi çözümleri teşvik edecektir. New Mexico’da bile insanlar evlerini ısıtmak için güneşi kullanmıyor.

Mollison: Evet bu korkunç. Ama beni ana konudan uzaklaştırdın. 1974’te güzel olduğunu düşündüğüm bahçeler yaptım ve bağımsız olarak derin malç sistemini geliştirdim. Bağımsız diyorum, çünkü bundan 7 yıl sonra, 1982’de bir Amerikalı bana geldi ve “A siz Ruth Stout’un yöntemini kullanıyorsunuz” dedi ve ben Ruth Stout’u hiç duymamıştım. Onun kitabını alana kadar daha çok sene geçti, ilk olarak 1990’lara doğru aldım.

Vlaun: Bu okuduğum ilk bahçevanlık kitaplarından biriydi. “Emeksiz Bahçe” (the No Work Garden Book)

Mollison: A, çok güzel.

Vlaun: Onun kitabı ve Nearing’in “İyi bir Hayat Yaşamak” (Living the Good Life). Bu iki kişinin kitaplarını okumuştum o zamanlar.

Mollison:
Nearing’in kitabı gibi bir kitap okuduğumu hatırlıyorum. İngiltere’de basılmıştı. Yazarın adını unuttum. Ve çok az sonuç için çok fazla boşa gitmiş emek diye düşünmüştüm. Biraz en sefil köylü başlangıç kitabını andırıyordu (içten gülmeler). Bu tam da istemediğim bir şeydi. Ben böyle büyümüştüm, günde 18 saat çalışılan çiftliklerde, çok fazla çalışma, ve ben daha iyi bir yol olmalı diye düşündüm. Scott Nearing ve John Seymour’un kitaplarında bunu dikkate almadım. Yazdığı kitapta her şeyi yapmaya çalışıyorsunuz. Bunu pratik kendine yetme olarak adlandırmıştı (John Seymour’un kitapları DK Yayıncılık’tan tekrar basıldı. “The Forgotten Arts” ve “Forgotten Household Crafts”)

Öncelikle, bu berbat bir kavram: Kendine yeterlilik. Kendi peynirini yapıyorsun, kendi domuzunun derisini yüzüyorsun, domuzun kulaklarından kendi eldivenini yapıyorsun, biliyor musun bu şok edici bir fikir. Biz kesinlike birbirimize bağımlıyız. Başkası benim botlarımı yapsın, ben onu besleyeyim. Daha başkaları balık oltamı, arabamı, bisikletimi yapsın. Kendine yeterlilik aptalca bir fikir. Belki kendini beslemede oldukça ileriye gidebilirsin, belki sonuna kadar, ama bundan bağımsız olarak aptalca bir fikir, gerçekten. Para kazanacak bir uğraşın olmalı: Fotoğraf, kitap yazma. Ben kitap yazıyorum, benim geçim kaynağım bu. Rahatça kendimi besleyebiliyorum.

Vlaun:
Bu Scott Nearing’in de bakış açısıydı. Günde 4 saat kendisini beslemek ve barınmak için harcamak, diğer bir 4 saati yazmak, ders vermek, ve diğer bir 4 saat okumak, müzik yapmak gibi şeylerle geçirmek.

Mollison: Güzel, güzel.

Vlaun: Yapması zor, ama…

Mollison: Bazen unuturmuşun gibi geliyor (gülüşmeler)… Ama kuramsal olarak. Onu fazla okumadım ama bir sürü taş duvar yaptığını biliyorum ve bu zor bir şey.

Vlaun: Kendisi ve karısı Helen taş evlerini yaptılar.

Mollison:
Evet bu başka zor bir şey. Hayatta bunlardan sadece bir tane yaparsın. Büyük taş duvarlar ördüm, ve birini bitirdiğin zaman, onu sonsuza dek bitirmek istersin, bir daha yapmak istemezsin.

Her neyse, başka bir yol arıyordum. İstediğin şeyleri yapmanın daha kolay yolları olmalı diye düşündüm. Yapman gereken şey doğa yasasına uymak, ama permakültür çok hızlı bir şekilde her şeyin birçok amacı olduğu ve işini yapmak üzere doğru yerde durduğu bir tasarım sistemine dönüştü. Ağacı gölge versin diye ektim demek tuhaf bir şey, bu o ağaca özel bir şey değil ki, her ağaç gölge verir. Ama sana aynı zamanda ek olarak başka bir şey verirse, portakal ya da hurma gibi, bu iyi bir şey. Domuzları beslemek için fazladan portakal verirse bu üç şey yapıyor demektir. Her zaman söylerim, koyduğunuz elemanlar en az üç iş yapsın. Eğer bir yere bir pencere koyuyorsam, onu oraya koymamın en az 3 iyi sebebi olmalıdır, çünkü pencere ışığı ısıya dönüştürür, bu yüzden pencere sıcak olmasını istediğin yerde olmalıdır, ve bunu istemediğin bir yer varsa o da batı duvarıdır. Şaşırtıcı şekilde çok kişi batı yönüne pencere açar ve sonra fazla ısıdan yakınır. Davis’te California’da bunu tasarlamak yasaktır. Tasarım aşamasındayken bunun üstünü çizerler. Böyle aptal bir ev yapamazsın. Daha sonra bu evi soğutmak için litrelerce petrol yakacaksın. Yani batıda pencere yok, gölgelenmemiş batı duvarı ve park yeri yok. Bu şu anda yasaya da girmiş durumda. Sidney’in ortasında ve başka yerlerde seni böyle aptalca ve dünyaya maliyetli evler yapmaktan alıkoyacak bir sürü yasa var. Herkes Amerika’daki gibi enerji kullansaydı 25 tane Dünya’ya ihtiyacımız olurdu ve tabii ki bu yok. 25 Dünya olmadığından, petrol ve gaz tüketiminde Amerika’dan çok daha cimri sistemler tasarlamalıyız. Bu arada, yanlış bir başkanınız var.

Vlaun: Bu konuya girmeyelim.

Mollison:
Böylece evinizin arazinize uymasını sağlayacak bir sistem geliştirdim, su kaynağı evinizin ve arazinizin içinde tasarlanıyor, her çiftlik kendi suyunu, her ev kendi suyunu sağlıyor. Etrafta su şebekesi yok.

Vlaun: Gerçekten mi? Şehirlerde bile mi?

Mollison: Şehirde de yapılabilecek şeyler var. Bugün, yapmamış olmamız gereken şeyleri yaptığımızı anlıyoruz. Her evi, kendi çatısından gelen suyla dolan depolarla beslemeliydik, çünkü burada ve Avustralya’da su şebekesi kurmak için asbestli çimento borular kullanılıyor, binlerce millik hem de. Her yeri, asbestli çimento borular döşemek için kazıyorsun, şimdi uzun zamandır ortalıkta olan bu ağ yapısını terk ediyorlar.

Vlaun: Yani senin permakültür fikirlerinin değişik ölçeklerde uygulanabileceğini düşünüyorsun, endüstriyel çiftçiden evinin bahçesini işleyen bahçıvana kadar?

Mollison: Her ölçekte. İsveçte çok küçük dairelerde mimarlarla, bu dairede nasıl yemek yeriz diye çalışıyorduk. Bunu başardık ve arada sırada balığımız da oldu. Mutfakta solucan çekmecelerimiz vardı (kompost için) mutfak artıklarını ve diğer şeyleri atardık. Sonra tekerlekli küçük kutularımız vardı, güneşte verandaya çıkarırdık, patates yetiştirmek için. Gece dışarıda bırakamazdık, çünkü donardı (gülüşmeler). Beni orada çarpan komik olgu arkadaşlarımın her şeyi patentlemek istemesiydi. Solucan şeyini patentlemek istediler. Patates şeyini de. Ben de “Bu çok komik. Bedavaya fikirleri verin böylece her İsveçli kendi odasında mutlu olsun” dedim. Balık akvaryumunu, arka duvarda yüksekte kullandık, havadaki nemi tanka yoğuşturmak için ki kış zamanında içeride küflenmeyelim. İşleyen bir sürü iyi sistemimiz vardı.

Her neyse, büyük ölçekte ise, Avustralya’da Teksas’tan büyük çiftlikler var, buralarda çok büyük ölçekte gidiyoruz ve bir yılda binlercesini uyguluyoruz. Birisi bana dedi ki: “Yunanistan’ı tasarlar mısınız?” ya da “Connecticut’ı tasarlar mısın?”, ben de “Tabii, kolay bir iş, bunlar tasarladığımız bazı çiftliklerden küçük yerler.” Yani böyle bir odalık bir apartman dairesinden Kuzey Bölge’de 4 milyon dekarlık büyükbaş hayvan çiftliğine kadar değişen bir ölçekte yapılabilir.

Vlaun: Yani altta yatan ilkeler İsveç’teki tek odada da aynı…

Mollison: Öyle. İlkeler hep aynı. Zaten işin özü bu.

Vlaun: Bu ilkeler nelerdir?

Mollison: Şimdi, yerleştirdiğin her şeyin birden fazla işlevi olmalı, yerleştirdiğin her şey enerji tasarrufu yapmalı. Bir dizi iyi tasarım ilkesi var. Başka bir ilke, her önemli işlevin birden fazla şekilde yerine getirilmesi.
Vlaun: Yani her ögenin birden fazla işlevi olması değil, her işlevin birden fazla öge tarafından yerine getirilmesi.
Mollison: Doğru. Maine’de kışın muhtemelen şöyle kalın bir battaniye ve şöyle balıketinde bir karın olsun istersin ki kışın altında üşümesin. Aynı zamanda kütleli bir soban olsun ki bütün gece boyunca yavaş yavaş yansın. Muhtemelen güney duvarında enleminin yüzdesi kadar camın olsun istersin. Sen hangi enlemdesin?

Vlaun: 44.

Mollison: Öyleyse güney duvarının %45’i camdan oluşmalı ve içeride masif bir taban olmalı ki güneş evin içini azami şekilde ısıtsın. Tüm bunlar başarısız olursa Yugoslavlar gibi yaparsın: Evi bir kat kaldırıp altına geceleri büyükbaş hayvanları ve bir sürü saman koyarsın. Bu da işe yaramazsa Güney Ruslar gibi yaparsın: Çatını düzleştirirsin ve üstüne muazzam bir saman yığını koyarsın, çatıdaki kompostun ısısıyla yukarıdan, büyükbaşın ısısyla alttan evi ısıtırsın. Sonuçta karın, battaniyen, kütleli soban, altta hayvanlar, üstte samanla derdin olmaz. Ve bunları kimse kapatamaz. Bunu bozabilecek hiç bir şey yoktur.

Diğer bir önemli şey de her önemli işlev birden fazla metodla yerine getirilir ve her şey birçok amaç için konur… ve bunu doğru yapmışsan, işin içinden iyi şekilde çıkarsın.

Vlaun: Yani çatındaki saman yığını kompost olurken evini ısıtıyor…

Mollison: Bunun iyi tarafı… Türkiye ve Hazar Denizi civarında da görürsünüz… hala biraz nemliyken oraya yukarı koyarsınız, büyükbaşlarınızı ve keçilerinizi de doyurur… yukarı çıkıp yiyemezler. Hala gerçekten işe yarıyor, samandan daha çok silaj oluyor, ortası 60°C ye kadar çıkabiliyor. Hayvanlara verdikçe ve kışın etkisi azaldıkça o da soğumaya başlıyor ve sonunda artık seni ısıtmadığında zaten bahar gelmiş oluyor. Çok fazla kalmamış oluyor. Son kısmı da kullandıktan sonra yukarıda yaz için bir şeyler kurutmaya ya da çamaşırlarını asmaya başlayabilirsin. Saman yığını çok güzel bir şeydir. İngiltere’de garajı saman balyalarıyla doldururlar, foseptik tankı içine boşaltırlar, seyrelterek; içinden helezonlu borularla su geçirirler, su 63°Cye ısınır, bu suyu evde dolaştırıp evi ısıtırlar. Sanırım 17 metreküplük bir kompost bir İngiliz evini bütün kış ısıtmaya yeter, ve onlar da bunu yapıyor, Fransızlar da yapıyor. Fransızlar herşeyi, küçük kütükleri, budama kırpıklarını talaş haline getirip muazzam büyüklükte bir yığın yapıyorlar. Ortasında sıcak su tankları var, bundan su geçirerek bütün kış radyatörlerde ve banyoda kullanıyorlar. Kış sonunda da kompostu alıp toprağın zayıf olduğu yerlere döküyorlar. Bunu da yangın önleme sistemi olarak yapıyorlar. Yaz boyunca normalde orman yangını çıkartabilecek malzemeyi alıp kış sonunda kompost haline getirmiş oluyorlar. Evet. Yani bu “bir şeyi kaç değişik yolla ısıtabilirim?” şeklinde düşünmektir. İzlanda’da kesilmiş sütün suyunu buharlaştırarak çok güzel bir peynir yaparlar ve bunu büyük tepsileri sıcak volkan suyuna batırarak buharlaştırarak yaparlar. Isı bedavadır. Bu şekilde çok güzel tatlı peynirler yaparlar. Bir sürü yöntem var. Piramit Gölü’nde çok güzel sıcak su kaynakları vardır. Bazen çok sıcak olabilir, karıştırman lazımdır. Bu ısıyla yapabileceğin binlerce şey var.

Vlaun: Şehirde küçük bir bahçesi olan biri için kaç değişik çeşit yetiştirmek uygundur?

Mollison: Sanırım 30 adet seni yeterince idare eder. 30’la bir çok kişinin yediğinden daha fazla çeşit sebze yersin. Aslında ben bahçemde herhangi bir günde 40 çeşit bitkiyi toplayıp içeri alabilirim, yani ben çoğu kimseden fazla tür yetiştiriyorum. Ama subtropik bahçelerimden birine gittiğimde bunu 400’e çıkarabilirim. Tabii bir günde 400 şey toplarım demiyorum. Bir sepet alırım ve o gün orada ne varsa toplarım, sadece 20 de olabilir. Ama 400 yenebilen şey yetiştiriyorum. Ama senin bulunduğun yerde, Maine’de veya Massachusets’de eve alabileceğin 30 tür bitkiyle oldukça iyi durumdasındır.
Vlaun: Diğer amaçlar için, tavuk beslemek veya yararlı böcekleri çekmek gibi, yetiştirdiklerini de sayarsak tür sayısı artar herhalde.

Mollison: Tavuklarını ya da arılarını, ya da sinek kuşlarını beslemek için çok fazla türe gerek yok. Ne kadar şeye bakarsan o kadar fazla bitkin olur. Kendilerini besleyen serbest dolaşan domuzların varsa, ağaçlardan düşen meyve, kabuklu yemiş gibi şeylere ihtiyacın olur. Ve kış için de bir sürü şekere ihtiyacın vardır, geyiklerinin kışı çıkarıp yağlı kalması için altkatman olarak çizgili akçaağaç (ç.n. Acer pensylvanicum) bulundurmalısın. Yani ne beslediğine bağlı bir durum. Balık besliyorsan başka bir dizi bitkin olmalı. Hawaii’de apartmanın etrafında tatlı patates yetiştiriyoruz ama patatesler göle doğru kaçıp göleti aşmaya çalışıyorlar, ama en çok sazanların baş hizasına kadar geliyorlar, tabii sazanlar başlarını ne kadar çıkarabilirlerse (gülüşmeler), orada kesiliyorlar, ama her zaman büyüyorlar, her zaman göleti aşacaklarına olan iyimser bir inançla büyüyorlar. Tradescantia, telgraf çiçeği, ördek ve balıklar için göletin etrafına dikilebilecek çok iyi bir bitkidir. Hawaii’de çok karides yetiştiriyoruz, bunları burada Maine’de akvaryumda da yetiştirebilirsin, tatlısu karidesleri, bunlar tek hücreli algleri yiyorlar, ki biz bunları nasıl çoğaltırız bilmiyoruz, bunun için çeyrek dekarlık bir gölete 20 ördek bıraktık ve bunlar alg çoğaltma işini yapıyorlar. Ördek pisliği neredeyse anında algler tarafından istila ediliyor ve karidesler de bunu yiyor. Çeyrek dekara 25 ördek, dekara 100 ördekle, çeyrek dekarda yılda iki kez 60.000$’lık karides ürünü alabilirsin. Bunu bir düşün. Ve bu sadece ördek pisliği. Ördek pisliği temel yakıt bu sistem için. Şimdi ördekleri neyle besleyeceksin? Çok az ördek ot yemeyi sever. Telgrafçiçeği ve tatlı patates severler, sümüklüböcek de, yani suda şuraya buraya nilüfer yığınları koyarsınız, aralarına da bir sürü bayırturbu koyarsınız. Sümüklüböcekler nilüferlerde yaşamayı severler ama arada çıkarlar ve bayırturbunu yerler. Aynı zamanda latinçiçeği de koyarsanız bir sürü sümüklüböcek olur, yani ördek besleyecekseniz bayırturbu, latinçiçeği, telgrafçiçeği, nilüfer ve Agapanthus (Afrika nilüferi) ekmelisiniz. Bir sürü ördeğiniz olacak, dolayısıyla suda bir sürü algınız olacak ve karides yetiştireceksiniz ve karideslerin size beş kuruş maliyeti olmayacak. Kendilerini besleyen ve iyi zaman geçiren ördeklerin ikincil olacaklar. Yani sistem kendi kendini besleyecek.

Japonya’da bir arkadaşım var, Takao Furuno, o çiftliğinde sadece ördek kullanır. Gübre, böcek ilacı ya da yabani ot ilacı atmaz ve kendisi pirinç yetiştiriyor. Yılda bir dekardan 3200 kg kadar pirinç alıyor. Ördeklerle sürüyor, gübreliyor, zararlıları kontrol altında tutuyor ve tamamen ördeklerden oluşan organik pirinç elde ediyor. Onun yazdığı bir kitap yayımladık: “Ördeğin Gücü” (The Power of Duck). Onun küçük çiftliğinde ördeğin gücü mutlak. Hiç bir şey için başka bir şeye ihtiyacın yok. [Ördek] sürüyor, gübreliyor, istemediğin her türlü otu ayıklıyor ve bu sadece bir ördek. Geriye kalan, tabii dekar başına 3200 kg pirinçten başka, 2000 ördek. Onun sistemini uygulayan çiftliklerin etrafındaki restoranlar günde 500 ördek satıyorlar. Bir sürü de buzlukta var tabii. Restoranlarda ördek satışları çok arttı, ördek pişirmenin bir sürü yolunu buldular. Neyse, Furuno’nun kitabını bastık ve permakültür kitaplarında verdiğimiz bir sürü örnek gibi, enerji tasarruf ederek bir sürü fayda sağlamanın yollarını anlattığımız gibi, Furuno’nun kitabı da çok önemli çünkü her zaman çok fazla ilaca maruz kalmış bir pirinç bitkisini alıyor ve gübre ve böcek ilacı atmadan nasıl yetiştireceğini söylüyor.

Vlaun: Japonya’da çiftçiler onun modelini benimsemeye başladı mı?

Mollison: Şimdiye kadar 15 ila 20 bin çiftçi tamamen ya da kısmi alanlarda benimsedi. Güney Kore’de tahminen 4-5bin dekar pirinç çiftliği Furuno’nun sistemini kullanıyor. Çin’de sistemini öğretti; Vietnam çok çabuk benimsedi; Endonezya, ve Tanzanya’ya (Afrika) gitti, orada Afrika tipi pirinç yetiştiriyorlar. Yapabildiğince hızlı bu sistemi yayıyor. Kışın, tarlada iş yokken, karısını ve 5 çocuğunu alıp öğretmek için yollara düşüyor. Çin, Vietnam, Endonezya, Kore ya da neresi olursa. Nerede pirinç eken çiftçi varsa oraya kendi cebinden gidiyor ve öğretiyor. Ona Vietnam’da rastladım. Orada permakültür öğretiyordum, o da pirinç yetiştirmeyi öğretiyordu ve bana “Sen benim kardeşimsin. İkimiz de tarlada işimiz olmadığı zaman, kış zamanı, gidip diğer çiftçileri eğitiyoruz.” dedi, ki ikimizin de yaptığı tam olarak bu. Ben bunu 25 yıl yaptım, o sadece 8-10 yıldır yapıyordu. Ama eminim 30 sene daha yapar çünkü genç bir adam ve işinde çok hevesli.

Vlaun: Bu sistem büyük oranda fosil yakıt ve petrol tabanlı gübre tasarruf edebilecekmiş gibi görünüyor.

Mollison: Hem de nasıl. Sana diyorum ki, ördekler gübreye yatırım yapmış herkesin tüylerini diken diken ediyor çünkü bu boktan şeye ihtiyacın yok. Tek ihtiyacın olan şey ördek boku.

Vlaun: Çiftliğinde hasat için çok fazla iş gücüne ihtiyacı var mı yoksa makineyle mi hasat ediyor?
Mollison: Japonya ve bir miktar da İtalya küçük makinelerin merkezi. Önünde plastik sandalye olan ve 5 beygirlik motorlarla işleyen, küçük kontrol kolları olan ve küçücük tarlalarda küçük telden parmaklarıyla pirinç eken küçük makineler. Arkanda mükemmel sıralar halinde çamura ekilmiş pirinç var. Çok küçük makineler. Sonra yıl içinde karısı başka bir küçük makineyle geliyor ve 6-7 sırada bir durarak torbaları indiriyor ve sonra da onları topluyor.

Vlaun: Tamam bunlar küçük makineler ama yine de fosil yakıtlarla işliyorlar.

Mollison: Evet, küçük makineler. Ama hepsini elle de yapabilirsin çünkü tüm pirinç tarlası 1,5 dekar. Çiftliği 7 dekar. Yıllık geliri yaklaşık 136,000 $. 100 haneye et, yumurta, tavuk, ördek, sebze, 30-40 çeşit sebze ve tüm pirinç ihtiyacını veriyor. Ve bütün hepsini küçük bir kamyonla yapıyor.

Vlaun: Çevreye hiç zarar vermeden.

Mollison: Hiç.

Vlaun: Aslında çevreyi yeniden oluşturuyor gibi görünüyor.

Mollison: Toprağın her yıl daha iyi olduğunu söylüyor. Sebzeleri her yıl daha iyi verim veriyor. Pirincin dış yapraklarını ve ördek dışkısını bitkilere veriyor. Toprağın gerçekten de çok çok iyiye gittiğini söyledi.

Vlaun: Bu sistem Fukuoka’nın doğal tarım yönteminin gelişmişi mi? (Masanaobu Fukuoka, doğayla uyumlu tarımı anlattığı “Ekin Sapı Devrimi” adlı kitabın yazarıdır)

Mollison: Ona dayanmıyor. Fukuoka bir filozof olarak başladı. Bir çok güçlük çektikten sonra, 18-20 yıl, çiftçi oldu. Furuno bir çiftçi olarak başladı ve 18 (yıl) çiftçilik, şimdi de 8 yıl ördeğe dayalı organik çiftçi olarak, her yaptığı şey kesinlikle çok pratik. Dikkatle ölçülmüş. Sana kesin olarak ne yapman gerektiğini söyleyebilir.
Vlaun: Permakültürü bir felsefe olarak nitelendirir misin?

Mollison: Eğer felsefeyi, bazı şeyleri düşünme yöntemi olarak alırsan, nitelendiririm, ama aksi halde bir felsefe olarak görmem. Permakültürün bir felsefe olarak görünmesini istemem çünkü insanlar bunu derin ekolojiyle karıştırabilirler ve bu derin ekoloji değil çünkü çok pratik. Her şeyden önce çok akıllıca bir iş, kendini derin ekolojist diye tanımlamak, çünkü o zaman diğer herkes senden daha “sığ” oluyor. (gülüşmeler) Bütün derin ekolojistlere, ki hepsi de filozofturlar, hep bu soruları sordum, aynı soruları: “Arabanız var mı?” Hepsinin arabası var. “Gazete alıyor musunuz?” Hepsi alıyor, bazı günler bir sürü. “Bir bahçeniz var mı?” Birinin bile bahçesi yok. Dedim ki: “Tanımak istemediğim türden bir derin ekolojistsiniz çünkü benim sorunumsunuz. Dünya’nın sorunusunuz. Araba sürmek, her gün gazete almak, kendi gıdanı yetiştirmemek, nasıl derin ekolojistsin sen? Buna cevap: “Kafamın içinde derin ekolojistim, ama dünyada ne olup bittiğiyle zerre kadar ilgilenmem.” Permakültür ekosistemleri koruyor, türleri koruyor, açları doyuruyor. Başka hiç bir şey bunu yapmaz.

Vlaun: Herkesin kendi gıdasını yetiştirmesi gerektiğini ya da en azından bir kısmını yetiştirmeye çalışması gerektiğini düşünüyorsun?

Mollison: Hayır, bununla birlikte, herkes kendilerine ve başkasına yardım etmek için bir şeyler yapmalı. Eğer sen bilgisayarda iyiysen, kendi gıdanı kendin yetiştirmemelisin, ürün yetiştirenlerin ürünlerini pazarlamalarına yardım etmelisin. Bilirsin işte, toplum destekli tarımı kuran, gelen siparişleri alan, herkese bilgisayar elemanı olarak yardımcı olan sen olmalısın. Bence kendi rollerimizde güçlü olmalıyız, ve rollerimiz hepimizin daha etkin evlerde oturmamızı, çok daha az enerji tüketmemizi, temiz su ve temiz gıdaya ulaşabilmemizi, ve kendi bankamızı kurarak kendi kullanımımız için paramızı döndürmemizi sağlamalı. Ve permakültür bunların hepsini yapıyor. Üçüncü dünyada bankalar ve kredi birlikleriyle küçük tarım toplulukları kuruyoruz. Yani inandığın şeye paranı ödünç veriyorsun. Kullandığın şeye yatırım yapmalısın. Eğer temiz gıda, temiz su ve enerji için çok akıllı teknoloji kullanacaksan, paranı buralara yatırmalısın…

Vlaun: Sence permakültür, yapı olarak, her yaptığımız işe gösterdiğimiz reaksiyona bakmanın bir yolu mu?

Mollison: Sana bu çok açık geliyor. Çoğu zaman yanlış bir yola girersin ve permakültür bu yanlıştan çabuk dönmeni sağlar çünkü yaptığın şeyin sonucuna bakarsın ve “Bak, şuraya gitmek istiyorum ama bu yol oraya götürmüyor. Başka bir yol deneyeyim.” Permakültür gitmek istediğin yere nasıl gideceğini düşünmene yardım ediyor.

**************************************************************************************
Bölüm 2
**************************************************************************************
Scott Vlaun: Arka bahçende küçük permakültür sistemleri kurarak, İsveç’teki odanda olduğu gibi, büyük sistemlerin nasıl çalıştığını hakkında bir farkındalık yaratarak, eylemlerimizin sonucunu daha iyi anlayabileceğimizi mi düşünüyorsun?

Bill Mollison: Evet, örneğin, tropik bölgede yeni bir ekolojiye gittim, 28. enlem, tahıl tarlalarına gittim. Yeni tropik tahıl tarlaları korkunç yerler: Başının üstündeler, karışıklar, korkunçlar, ve onu üç yılda tekrar bir ormana, yağmur ormanına dönüştürdük. 45 kadar baraj koydum, millerce yağmur hendeği, ve sonuçta muazzam bir kendi kendini sulama sistemine dönüştü. Üç ya da 4 yıl sonunda bunu yapabilirim dedim. Cehennemden cennet yaratabilirim. 170 dekar arazi üstünde 57 tane Hereford cinsi büyükbaş vardı ve kazançlı olmaları için onları yağlandıramıyordun. Orada olan sadece yeri döven ve para kaybeden büyük makinelerdi, şimdi orada yarım dekarlık bir göletten bütün Herefordların toplamından fazla balık çıkartıyoruz. Ve binlerce mango ve sonsuz muz hevenkleri ve bunun gibi bir sürü şey.

Vlaun: Bu, kaybolan yağmur ormanını yeniden oluşturmak için bir model mi?

Mollison: Bir dereceye kadar. Tropik tahıl alanlarını geri alabilirsin, ama Brezilya’nın güneydoğusunu ya da Amazon’un güneydoğusunu ele alırsan, orada ormanları yok ettikleri yerler beyaz kum çölü oldu. Beyaz kum çölünü geri döndürmek yeşil otluk alanları çevirmekten maalesef çok daha zor.

Ve diğer taraftan, Ekvador’da Cangagua adlı küçük bir kasabada, yağmur ormanını yok ettiklerinde çok ince bir tabaka toprak kaldı ve o da yağmurlarla yıkanıp gitti. Bunun altında silis vardı, yani tüm tepeler ve vadiler, herşey camdan yapılmış gibiydi. Yani camdan bir toprağın var, bunun nasıl geri kazanabilirsin? Camdan bir tepenin üstünde durup, camdan bir vadiye ve arkasında yükselen camdan başka bir tepeye bakıyorsun. Neyse, oradaki permakültür gruplarından birisi, orada o tepelerden birinde bir kişi görmüşler, kazmayla camı parçalıyor ¬¬– ki cam da kalın – ve bir tür kanal açıyor ve bu kanala ağaç dikiyor. “Onu öyle tek başına bırakamayız” demişler ve ona yardıma gitmişler. Ve şimdi orada küçük bir orman büyüdüğünü söylüyorlar ama 5 ya da 6 yıldan çok daha fazla alacak, ama o adam camın hevesini kırmasına izin vermemiş. Oraya, kasabadan ötürü Cangagua bölgesi deniyor. Yani çok cesaret kırıcı yerler var.

Diğer yerler çöllerde. Analizler yapıyoruz ve %96-98 oranında silis var ve başka madde yok, ve bu da ıslanan bir madde değil, su döktüğünde su gölcükler olarak üstte kalıyor, bu da biraz cesaret kırıcı. Orada bir Aborjin yerleşim yerinde çalışmaya başladım orada sahip olduğumuz tek su milyonda 1100 parçacık olan tuzlu su; içemiyorsunuz, içerseniz böbreklerinizi mahveder. Büyükbaşa verilebilir, eğer çok miktarda kullanmak isterseniz sulama da yapabilirsiniz, su topraktan tamamen geçerek alçak yerlerde birikiyor. Sanırım iki yıl içinde, orada gittikçe büyüyen bir organik bahçemiz oldu, bu erozyona uğramış kumulda, bu berbat suyu kullanarak. Bu Aborjin toplumu bu bahçeden kendi gıdasını çıkardı ve birçoğunu da satarak çok para kazandı. Sanırım bir keresinde fareler 8000$ değerinde kabak çekirdeklerini yediler ve fareleri uzak tutmak için fare çitleri koymak zorunda kaldık. Farelere “moonpi” deniyordu. Fareleri azaltmak için moon-pitonlarımız vardı ve sonunda bahçenin etrafına perde çit çektik. Neyin saldıracağını hiç bir zaman bilemezsin. Her şeyden önce çok yüksek bir kanguru çiti koyduk, 4-5 metre yüksekliğinde, ve daha sonra bunun dışına moonpi çiti koyduk fareleri dışarda tutmak için. Moonpi’ler kangurulardan daha zararlı çıktılar.

Vlaun: Her zaman bir şey çıkar.

Mollison: Evet her zaman bir şey çıkar. Ve her zaman onu durdurabilirsin. Sümüklüböcekler için elektrikli çit gördüm. 10 cm genişliğinde biraz toprağın içinde gömülmüş plastik bir boruydu, böylece altından geçme şansları da kalmıyor, üstünde de 1-1,5 cm’lik çiviler vardı. Bunların etrafında ince bir tel var ve bir aküye bağlı. Sümüklüböcekler bu boruyu geçmek için geldiklerinde, gözleriyle bu tele dokunuyorlar ve çarpılarak geri püskürtülüyorlar ve bunu bir daha denemiyorlar.

Vlaun: Gerçekten. O kadar akıllılar mı?

Mollison: O kadar akıllı değiller. Birisi elektrikle gözünü çarparsa, oraya geri gitmek istemezsin. Akıllı olmaktan çok temel bir davranış.

Evet, bir keresinde Yeni Zelandalı biri bana bir Yeni Zelandalı herhangi bir şeyi içerde ya da dışarda tutmak için elektrikli çit kullanır demişti. Fil, fare, sümüklüböcek, gelinböceği hepsini kontrol eder.

Vlaun: Maine’li biri de bir Yeni Zelandalı kadar olabilir. Herkesin elektrikli çiti var. İçerde ya da dışarda tutmak için.

Mollison: Onlar geyikler için.

Vlaun: Evet, ve tabii çiftlik hayvanları için de. Orada bazıları, geyik telin üstünden atlayacağı için, tele aluminyum folyo üzerinde fıstık ezmesi bağlıyorlar. Geyik gelip fıstık ezmesini yaladığında çarpılıyor ve kaçıyor, bir daha da gelmiyor. Tele dokunmuyorlar. Sümüklüböcekler gibi.

Mollison: Elektrikten nefret eden şeyler var. Kediler mesela. Keseli sıçanlar başka bir tür. Avustralya’da elektrikli çiti çektiğinizde sık sık bir kedinin geçmek üzere deneyip bağırdığını duyarsınız. Sonra 6 ay kadar kapatabilirsiniz. Sonra birisi cesaretlenip tekrar dener ve bir süre için yine açmanız gerekir. Çoğu hayvan bir kere çarpılınca bir daha geçmez.

Vlaun: Permakültürle ilgilenen ve çevresini bu esaslara göre düzenlemek isteyen biri, küçük bir bahçe ya da avlu da olabilir, yaklaşımları ne olmalı?

Mollison: Kitaplar yayınlıyoruz. “Permakültüre Giriş” (Introduction to Permaculture) adında pahalı olmayan bir kitabımız var ve “Permakültür Tasarımcının Elkitabı” (Permaculture Designers Manual ) adında başka bir kitabımız var. Bu kitap fanatikler için diyorum ama sanırım onları fanatik diye tanımlamak yanlış olur. Tasarımla ciddi şekilde ilgilenen kişiler için.

Öğrencilerimden biri permakültürle bilgisayarı evlendirdi ve devlet arşivlerinden veri çeken programları var. Bir çiftlik için tüm suyu planlayabilir ve barajları yapmanın kaça malolacağını ve her birinde kaç bin megalitre su tutacağınızı, çitinizin ne kadar olacağını söyler. Tüm ağaçlarınızı tepeciklerin üzerine dikecek ve her birine fare ve tavşana karşı tasmalar takacaktır. Çiftlik satın alan kişiler adına yatırım yapıyor, şu sıralar yılda yaklaşık 100 milyon dolar. Yüzlerce çiftlik yapıyor, aynı anda 20-30 tanesi bir arada yürüyor. Tam zamanlı bir araştırmacı oldu. Arka planda da büyük bir fidanlığı ve ağaç diken birçok takımı var. Yani çok şey yapıyor. O permakültürün geleceği. Yakın geleceği. Permakültürün şimdiki zamanı. Kısa hayatında, Viktorya’da, ben onu eğittikten sonra (herhangi bir üniversite derecesi yoktur) Avustralya’nın tarihinde hiç kimsenin yapmadığı kadar orman yetiştirdi ve çiftlik kurdu, yüz binlerce dekar toprağın kaderini çizdi. Tüm öğrencilerimin böyle olmasını tercih ederim. Ama Amerika’da çok laf az iş yapılıyor gibi görünüyor.

Vlaun: Bu pratik yaklaşımı nasıl geri getirebiliriz?

Mollison: Kişileri eğitmeye devam etmeliyiz ve Darren’i buraya getireyim, bilgisayarla ilgili kişilerle bir çalıştay yapsın ve sonra barut ateş alır ve boş laflar böylece durur. Amerika’da işler çok zor oldu. Öğrencilerimin kendi kurslarını açması asırlar aldı. Çok azı denizaşırı ülkelerdeki kıtlıkla mücadeleye gitti, daha çok boş laf üretildi. Ne diyeyim bilmiyorum. Kendini adama çok fazla değil Amerika’da.

Vlaun: Amerika’da permakültürle ilgilenen birini nereye gönderirsin? En iyi merkezler hangileri sence?

Mollison: Kahretsin, bilmiyorum. Orcas Adasındaki Bullock kardeşler her zaman iyi olmuşlardır, karma bir sistemleri var, bataklık ve eğimli; ama daha birçokları vardır eminim. Ama Bullock kardeşin her biri için etrafta yüzlerce söylenti dolaşıyor.

Vlaun: Ama sen de sorunun söylentiler değil de büyük ölçekli, petrole dayalı, sürdürülemez tarım olduğunda hemfikir değil misin?

Mollison: Söylentiler kimseyi bağlamaz, problem sana bir şeyler satmaya çalışan insanlar, özellikle kısıtlı kaynakları. Bu çok büyük bir problem ve onlarda da bu problemden fazlasıyla var.

Bu konuda ilginç olan şu ki (bunun senin bankacılarından duydum) sürdürülebilir olmayan şirketlere yatırımın %80-90’ı Amerikan kadınlarından geliyor. Bu tüm dünya için geçerli.

Vlaun: Sürdürülebilir olmayan şirketler?

Mollison: Evet, tütün gibi. Yani Amerikan kadınlarını dönüştürmek gerek. Ve dönüştürmek istediğin kadın da genç. 30-35 yaşlarında. Profesyonel. Üniversite derecesi var. Oldukça mutavazı bir bütçesi var: 18-20.000 $ kadar. Dünyanın içine edenler de bunlar. Toplumun küçük bir kesimi bu ve bunu daha da daraltabilirsin. Dünyayı, oldukça dar bir çevredeki Amerikan kadınlarını değiştirerek değiştirebilirsin. Sorun söylentilerde değil, burada.

Vlaun: İlginç. Peki güzellik nerede Bill? Burada güzellik nerede kalıyor?

Mollison: Doğanın güzelliğini ne yapsan elinden alamazsın. Bazen, 5 yıl önce yaptığım bahçelerde oturuyorum ve düşünüyorum da bunu yapan ben değilim, kendi kendine oldu. O kadar güzeller ki nefesimi kesiyorlar. Orada bütün gün oturabilirim. Yaptığım bazı bahçelerde o yöreye has kuşların tamamı oluyor, öyle ki bir bahçede sadece bir adet yuva yapan kuşla, başka bir hayvan çiftliğinde 4 adet yuva yapan kuşla başlamışım ve şu anda kuş türü 118 olmuş, çoğu da yuva yapıyor. Buna ne dersin?

Vlaun: Bu muhteşem. Yani sen bütün bir ekolojiyi oluşturuyorsun.

Mollison: Güzel bir ekoloji. Karımın bahçesindeki papağanlar – ki karım onlar için bir sürü kırmızı sorgum ekti – renkli ve kırmızı göğüslü papağanlar, zümrüt yeşili ve maviler, karım bunlar sanki çok renkli çiçeklerle dolu bir bahçe diyor, ki sadece papağanları çekmek için bitkiler ekti.

Vlaun: Yani bir bahçe tasarlarken güzellik değil de işlev önemli.

Mollison: İşlev.

Vlaun: Yani aslında permakültür…

Mollison: …İşlevsel tasarım.

Vlaun: Bu klasik “şekil işlevi takip eder” durumu, güzellik işlevsellikten doğduğu için görünür oluyor.

Mollison: “Şekil işlevi takip eder” hakkında duyduğum en iyi şey modern mimari. Bunu “Fiyasko şekli takip eder” şeklinde okuyabilirsin. Frank Lloyd “Wrong” (Wright’a gönderme apıyor. Ç.N.) ve tüm benzer kişiler. İçinde gerçekten yaşayabileceğin bir bina yapamıyorlar. Frank Lloyd Wrong’un binalarından birine gittim, ve sıcak bir yaz gecesini o evde geçirebilmek için gömleklerimizi ıslatmamız ve o gece banyoda yerde uyumamız gerekti. Kendime “Tanrım, bu evi o tasarladı ha!” dedim. O ev yaşanmak için tasarlanmış olamaz. Bakmak için olabilir belki ama yaşamak için değil. Evet bu senin kahramanlarından biri için söylenebilecek berbat bir şey değil mi, Frank Lloyd Wrong (gülüşmeler). Bunu, iyi bir sistem tasarlamış gibi etrafta dolaşan herkes için söylerim. Biz hayat dolu olan ve çalışan sistemler tasarlıyoruz. Ve bunlar da hayat dolu olduğu için, bence, güzellik de dolular çünkü oradaki hayattan dolayı senin hiç tasarlayamayacağın şeyler olabiliyor. O bahçe senin aklından çok daha ileri geçebiliyor. Ne kadar hızlı akıllandığına inanamazsın.

Vlaun: Kısaca birkaç basit permakültür ilkesini sayabilir misin? Her öğenin birden fazla işlevi olmalı ve her işlev birden fazla öğe tarafından yerine getirilmeli dedin. Başka böyle basit ilkeler var mı?

Mollison: Evet. Ulaşmak istediğin yere gitmek için en ufak değişikliği yap. Zorunda olmadıkça bir ağacı kesme. Ve ben de bu ilkeyi benimsediğimden beri hiç kesmek zorunda kalmadım.

Vlaun: Hiç ağaç kesmek zorunda kalmadın yani?

Mollison: Hiç, hiç zorunda kalmadım.

Vlaun: Ama ilk gittiğin yerde ormanın içinde 1,5 dekar kadar bir yer açtığını söylemiştin.

Mollison: Haa o permakültürden önceydi. Permakültürün tohumlarını atıyordum ormandaki o deliğe. Aslında ben bir ormancıyım. Ormanları kesip kütük yapardık, her gün altı evlik ağaç keserdim. Yani ev yapmak için bir sürü ağaç kestim.

Vlaun: Benim durumumdaki bir kişi ne yapardı? Bir ormanda yaşıyor sayılırım, öyle ya da böyle.

Mollison: Öyle şeyler var ki, ben onlara Tip 1 hata diyorum. Birincisi, Tanrı aşkına, karnını doyurmak istiyorsan ormana taşınma, çünkü bunun için ormanı tahrip etmen gerekiyor. Bu Tip 1 hata. Bu hatayı bir kere yaparsan ardından hatalar silsilesi gelir. Başka bir tanesi: Evini yüksek bir kayanın ya da dağın tepesine yapma. Seni yangından koruma şansımız yok. Sana yol getirebilmek çok zordur ve oraya yapılacak yollar, evin maliyetinden daha fazladır. Oraya yukarıya su çıkaramayız. Acil durumlarda sana ulaşamayız. Gitme oraya. Orayı seçme hatasını yapma.

Vlaun: Benim durumumda, burası 200 yıldır çiftlik olarak kullanılıyor. Sadece terkedilmişti. Ortada ağaçlar bitmişti. Birisi gelmiş ve büyük ağaçları keserek birkaç dekar alanı yerleşmek için açmış. Ardında da büyük bir kargaşa bırakmış, eskiden köklerin olduğu çukurlar, dal ve ağaç yığınları. Orman ekolojisini yerine koyma ve bu arada kendi gıdamızı yetiştirme gibi bir görev edindik.

Mollison: Neden bahsettiğini biliyorum. Orada bir çiftlik kurmak istiyorsun, bunun için biraz temizlik yapmak istiyorsun, sanki bir kısılmışlık içindesin. Çift sürmek istiyorsun, haliyle o bölgedeki hayvanları kontrol etmek isteyeceksin. Rakunlar ve posumlar ve mısırlarını dört gözle bekleyen başka hayvanlar olacak, değil mi? Yani sen şimdi rakun vuracaksın ya da yiyeceksin ya da onlara karşı tel çitler çekeceksin. Yani kendini, aslında gerçekten burada olmak istiyor muyum diye soran bir duruma zorlamış olacaksın, geyik vurmak ya da ağaç kesmek gibi.

Kuzeydoğu Avustralya yarımadasınnın tamamı – Cape York denir – tropik bölgeye giriyor. Buradan aldığımız ilk fotoğraflarda burası sık bir yağmur ormanıydı. Sidney’de, tüm kıyı boyunca, bu yağmur ormanında oluşan küçük delikler gördük, sonra bu küçük delikler büyüdü ve içlerinde evler oluşmaya başladı. Yani önce bir bakmaya gittiler, sonra şehirden kaçmaya çalışan hippiler Cape York’a geldi, sahilden on metre uzakta bir şelale buldular, ağaçları kesip kendilerine bir alan açtılar, bir bahçe, bir ev, derken evler büyüdü, arkadaşlar çağrıldı. Yani hippiler aslında Yağmur Ormanı’nı yiyorlardı. Şimdi binlercesi bir araya toplanıp ormanların kesilmesine karşı duranlar bunlarla aynı kişiler. Bu aynı kişiler evlerinde, gayet az bulunan tropik bir ormanın yok olmasına neden olan kişilerdi, çünkü güzel bir yerde yaşamak istediler. Yapmak istemedikleri şey ise güzel bir yer oluşturup orada yaşamak. Zaten güzel olan bir yere gitmek istediler. Bu, zengin kişilerde ve hippilerde görülen tipik bir özellik. Yüzlerce hippinin “Oh, mükemmel bir yer buldum. Şelalesi var, güzel ağaçları var. Binlerce kuş var. Buraya yerleşeceğim.” Dediğini duyabilirsiniz. Burası milli parkın ortasındadır tabi. Bunu milyon kez duymuşsundur. Ben de şöyle düşünürüm: “E aptal herif, sen kendin Tip 1 hatasın zaten” (gülüşmeler) Hippi, benim yaptığım gibi, orman olmayan bir yere gitsin, hayvanların çiğnediği tıkız toprağı olan yerlere, orada güzel bir yer yaratsın benim gibi. Bir sürü göl yarattım orada, 50 iyi baraj yaptım, her yerde su var, bir cennet yarattım. Aslında benden çok kendisi yarattı, ben ona ilk üç yıllık bir başlangıç avansı verdim. Sonra arkasından kendi kendisini inanılmaz bir hızla yarattı.

Vlaun: Bizim için cesaret kırıcı bir şey bu. Şu anda bahçemin olduğu yeri temizleyemezdim. Hiç bir zaman olmazdı. Yoğun bir çam ormanıydı. Oraya gitmeyi bile düşünmezdim. Sonra bir gün, hepsi gitmişti ve birdenbire gökyüzü görünür olmuştu, ve bizde yepyeni bir öngörü oluştu ve sonunda o yeri aldık. Temizlenmiş alanı biraz ormanlaştırmaya çalışıyorum, ama kalan yerleri açık bahçe olarak tutmak istiyorum.

Mollison: Evet bir kısılmışlık durumu. Amerika’ya bakarsan, hayat boyu gıda yetiştirecek topraktan çok daha fazlası açılmıştır, belki açılan alanın sadece %2’si, ihtiyacımız olan gıdanın hepsine yeterdi. Bu adil bir tahmin. Bazı kişiler İngiltere’de bu oranı %4 olarak tahmin ediyorlar. Çiftliklerin %96’sını, ya da nasıl gıda yetiştirdiğine bağlı olarak %98’ini kapatabilirsin. Bu yerleri tekrar ormanlaştırabilirsin.

Vlaun: Gıdanın çok daha küçük ölçekte ve daha yerel olarak yetiştirilmesinin daha iyi olduğunu mu düşünüyorsun?

Mollison: Gıda, tüketildiği yere çok yakın olarak yetiştirilmeli ve yeterince köylü pazarları olmalı. ABD’de çok iyi köylü pazarları var. Sadece sayıları yetersiz. Yaşadığım yerde, yarım saatlik yoldalar, yani yaşadığın yere en fazla bir saat içinde dönmek üzere 6 köylü pazarına gidebilirsin. Yani sayıları artmalı ve kuralları olmalı. Orada satış yapanlar kendi ürettiklerini satıyor olmalı, yani çok yakında yetişmiş ve pazara, yani, tüketiciye yakın olmalı.

Bir sonraki aşama, Japonların toptan satış yöntemi: Tüm alışverişlerini üretici-tüketici kooperatifleri vasıtasıyla yapmak. Belki 150 evi besleyecek 3 çiftçi olur. Japonya’da bu neredeyse tüm gıda pazarlamasının tek yolu, tüm tüketiciler üreticilerini biliyor, hatta çocuklarının doğum günlerini bile biliyorlar. Tüm çiftçiler de tüketicilerini biliyor. Birbirlerini çılgın gibi destekliyorlar. Birbirlerinden müşteri çalmak imkansız. Çiftlikten tüketiciye gelene kadar hepsi organik. Sanırım bu gıdanın geleceği. Gıdanın geleceği burada. Japonya, gıdanın pazarlanmasının geleceğini bulmuşsa, Vietnam da üretimin geleceğini bulmuştur, tamamen organik sistemleri benimsediler- bunun karşısında şeytan gibi duran başka güçler var, Aventis gibi ya da diğer GDO’lu ürünleri yaygın olarak pazarlayan ve ürünlerimizi polenleriyle bilinçli olarak kirleten büyük tohum şirketleri gibi. Şöyle bir önergeleri var: Bunları o kadar yaygınlaştırdık ki, eğer genetiği değiştirilmiş gıdalar yemek istemiyorsan yemek yemeyi bırakmalısın, ki genetiği değiştirilmiş patates yiyen domuzların bazı vücut deformasyonları geliştirdiğini bildiğimiz halde. Şeytani kişiler şeytanlıklarını yaymaya devam ediyorlar ve çok zenginler. Aynı zamanda, diğer tüm kişiler yerelde yetişmiş ürünlere ulaşmaya çalışıyor. Umutsuz bir savaşın içindeyiz. Bu aynı zamanda nihai bir savaş, çünkü eğer kazanırlarsa, bu hepimizin sonu olacak. Başka bir deyişle kazanmak zorundayız. Çok basit gelse de umurumda değil, ben şöyle diyorum: Kaybetmek için çok geç. Benimsediğin sistemler mutlaka işe yarayan sistemler olmalı. İşe yarayacak şeyleri tasarlayan ciddi bir düşünce yapın olmalı.

Vlaun: Yerel gıda sistemlerini oluşturmak öncelikli yani.

Mollison: Herkes, yiyeceğinin çoğunu penceresinden baktığında görmeli. Yediği yiyeceğin yetiştiği yerin yakınında otumalılar. Eğer bu Meksika’da yetişiyorsa üzerinde kontrolün olmaz.

Vlaun: Ben Maine’de yaşıyorum, Bill, ve orada insanlar Haziran ayında Kaliforniya’da yetişmiş salatalar alıyorlar.

Mollison: Bu biraz saçma, değil mi?

Vlaun: Tamamen çılgınlık, ortada bariz bir pazar olduğu halde, çevremde kimse bunu kullanmıyor.

Mollison: Tüm dünya böyle değil. Eğer Rusya’da yaşıyorsan, herkes kendi yiyeceğini yetiştiriyor ve ortada dükkan yok. Yani bir dükkana gidip bir çuval patates alamıyorsun.

Vlaun: Bunu Çin’de gördüm. Nereye baksan yiyecek var. Trende camdan baktığında her tarafta, rayların kenarında, çatıların üstünde Çin lahanası (bok choy) yetiştirildiğini görebilirsin.

Mollison: Sonunda hangi sistemin galip geldiğini göreceğiz, Rusya’da oldukça güvendesin, Vietnam’da güvendesin, Amerikada gıda yetişen yer bulmakta problem var. Bulmak için millerce gitmen gerek ve burada güvende değilsin.

Vlaun: Söylemem gerekir ki, Maine’de birçok kişi yazın bir sürü gıda yetiştiriyor. Herkesin, özellikle eski tüfeklerin, bir bahçesi var. Gençler bu konuda bir şey yapmak istemiyorlar.

Mollison: Maine, Kaliforniya’dan biraz daha eski kafalı değil mi?

Vlaun: Evet öyle. İnsanların bahçeleri var. Kendi mısırlarını, patateslerini yetiştiriyorlar.

Mollison: Bir bakıma kendi kaderimizi kendimiz çiziyoruz. Fünyeyi, geri dönmemek üzere çekmek istiyorsan, belli bir davranış kalıbı içinde olmalısın.

Vlaun: Senin bahsettiğin o şeytani güçler bu modeli yaratan büyük bir sistemin parçası gibi duruyorlar. Kültürümüzde tutulan şeylerin neler olduğu bize söyleniyor ve yiyecek yetiştirmek tutulan bir şey değil.

Mollison: Japonya’da fazlasıyla tutulan bir şey.

Vlaun: Burada da tutulan bir şey haline getirmek bizim de görevimiz gibi geliyor bana, ki insanlar bunu yapmaya başlasın. Genç nesil, “İşte bu hayat benim de ilgilendiğim bir hayat” diyebilsin.

Mollison: 25 yıldır permakültür eğitimi veriyorum ve gözlemlediğim bir şey sınıfa gittikçe daha genç insanların gelmesi. İki hafta sonra, ki günde 7 saat eğitim veriyoruz, bütün gün ayakta kalabilmek için 13 yaşında filan olmalılar. Ama şu anda hiç olmadığı kadar 13 yaşında öğrenci mezun ediyoruz. İlk öğrencilerimin torunları geliyorlar.

Vlaun: Bu bize gelecek için umut veriyor. Organik tarımın büyük ölçekli hale gelmesi hakkında ne düşünüyorsun?

Mollison: Tekrar söylüyorum: Yerel köylü pazarları istemelisin. Üretici/tüketici kooperatifleri istemelisin. Gerçekten de bunun gerçekleştiği birçok ülke var. Amerika gibi her şeyi paraya dönüştürmüşsen ölüm fermanını imzalamışsın demektir. Ama eminim ki Amerika sadece para demek değil, değil mi? Burada her yerde duyduğumdan daha fazla duyuyorum bunu. Parayı yiyebileceklerine inanmalarına inanamıyorum.

Japonya’da tüm ülkenin kooperatiflerle üretici-tüketici birliğini sağlamlaştırmasını görmek güzel, hepsi de tamamen organik.

Vlaun: Cesaret kırıcı, böyle güçlü kolları olan bir makineyle mücadele etmek…

Mollison: Hatırlıyorum, 3000 kişiyi eğitmişim ve senin firmalarından birinde 30.000 mühendis çalıştığını öğrendim. (gülüşmeler) Amma zayıf kalmışım dedim. Ama bu uzun zaman önceydi ve birkaç bin kişi daha eğittim ve onlar da yüzbinlerce başka kişiyi eğittiler, şimdi biz herhangi bir şirketten daha büyüğüz ve gittikçe büyüyoruz. Önemli olan şu: Biz onlara adam vermiyoruz ama onlar bize çok fazla adam kaybediyor.

Vlaun: Daha sürdürülebilir bir çevre için en önemli araçlarımız neler sence?

Mollison: En önemli aracımız eğitim: İnsanlara nasıl bahçe yapmayı, nasıl pazarlanacağını, nasıl kredi birlikleri kuracaklarını, sermayesiz nasıl iş kuracaklarını öğretmek-biz bunu yapıyoruz. Ve biliyor musun, hayatımın son 15 yılında Batı’yla bağımı kestim, çünkü Amerika ne isterse yapabilir. Herhangi bir şeyi nasıl yapabileceğini ve nasıl kılıf bulabileceğini bilir. Hindistan öyle değil. Orada çok fazla marjinal insan var, dışlanmışlar var, oraya gidiyorum, Aftrika’ya ve Güney Amerika’ya gidip öğretiyorum çünkü oralarda büyük ihtiyaç var. Orada öğrettiklerim çok fazla etki yapıyor.

Vlaun: Görünüyor ki problemlerden biri bizim buradaki yaşama biçimimiz, enerji bağımlı, dünyanın kaynaklarını böyle orantısızca tüketen bir biçimde; bu durumları yaratıyoruz ve sen de gidip zararı hafifletmek zorunda kalıyorsın. Bir bakıma, kaynakları sömürüyoruz, insanları yoksul bırakıyoruz.

Mollison: Bu Güney Afrika’da doğru olabilir ama Hindistan’da doğru değil. Orada kast sistemi birçok kişiyi aşağıda tutuyor.

Vlaun: Ama Batı tarım modeli Hindistan gibi yerlere götürülüp oradaki yerel tarım öldürülmedi mi?

Mollison: Son zamanlarda evet, ama o tarımın çoğu hala orada. Toprak dağılımı adaletsiz. Neredeyse buradaki kadar kötü. Sanırım kişilerin %3’ü toprakların %90’ını elinde bulunduruyor, Amerika gibi. Ve bunlar yukarı kastlardan kişiler.

Vlaun: Novartis’ler Monsanto’lar gözlerini buralara dikmediler mi, oraya gidip kendi kimyasal ve biyo teknik tarımlarını dayatmak için? Bu tohumu al, bu gübreyi at. Yeni model bu. Yüzyıllardır kullandığın baklagilleri ve tohumları unut… Onlar yok artık, senin artık bu yüksek verimli monokültüre ihtiyacın var.

Mollison: (gülüşmeler)

Vlaun: Bunu bütün kültürlere dayatıyoruz…

Mollison: Doğru. Ama aynı zamanda da bir Hintli çiftçinin dediği gibi: “Bu yola girdik ama işe yaramıyor”. Neredeyse hepsi diyor ki: “Modern tarıma geçip ilaç atınca toprağım öldü” Ve topraklarını öldürmüş olma düşüncesine dayanamıyorlar. Tarlalarda artık yengeç yok, kuş yok, artık bu yolda gitmeyeceğiz diyorlar.
“Modern” bitkileri söküp kenara atıyorlar ve kendi eski sistemlerine dönüyorlar. Bu Yeşil Devrim işini denersen, kimse için iyi olmadığını hemen anlıyorsun.

Vlaun: Küba’da birşeyler yaptın mı?

Mollison: Hayır, ama gururla söyleyebilirim ki öğrencilerim çok şey yaptı. “Yeşil Takım” adını verdikleri bir şey oluşturdular ve Küba’ya gittiler ve görünüşe bakılırsa ev bahçeleri ve toplum bahçeleri hakkında çok şey yaptılar. Onlara şu adama, neydi adı, Fidel, fazla aldırmayın dedim, çünkü onun kötü bir bahçıvan olduğunu cümle alem biliyor. Fidel sadece şeker kamışı üretmeye karar verdi, ve onu da büyük bir felaket halinde bıraktı.

Vlaun: Oraya 1997’de gittim ve senin “Permakültüre Giriş” kitabının İspanyolcasından 25 kopya götürmüştük. Çiftçilerin çoğu permakültürü duymuştu ve bilgi almaktan memnun oldular. Kendi çevrelerine uygun permakültür modelleri yaratmada çok zekiler.

Mollison: Vietnam’ı alalım örneğin. Oraya kritik bir noktada gittik, geçiş halindeydiler, ordu dağıtılıyordu; bütün askerler çiftçi oluyordu ama bazıları 40 yıldır savaşıyordu ve çiftçilik hakkında fazla şey bilmiyorlardı. Ben oraya gittim ve yavaş bir şekilde ülkeyi dolaşmaya başladım. Bazı öğrencilerim orada ders vermişti ve oradaki kurs talebinin çok fazla olduğunu söylüyorlardı. Sonra ülkenin kontrolünü elinde bulunduranlar bana “Senin kitabını alabilir miyiz, Permakültüre Giriş kitabını?” dediler. “Ne planlıyorsunuz?” diye sordum. Onlar da Vietnamca’ya çevirip çiftçilere bedava dağıtacaklarını ve onlara yeni politikalarının bu olacağını, çünkü bunun organik olduğunu, oradaki kısıtlı kaynaklarla bunun işleyeceğini söyleyeceğiz dediler. Çünkü kaynaklarımızla çok fazla başka şeye yatırım yapma imkanımız yok dediler. Ben de “Tabii alabilirsiniz kitabı” dedim. Böylece 140.000 baskı yaptılar ve her çiftçiye bir tane verdiler ve onlara “İşte artık böyle, organik tarım yapıyoruz” dediler ve öyle yaptılar.

Ama ben de onlar da arka kapakta fotoğrafımı unuttular. Şimdi Vietnam’da her çiftçi beni tanıyor. Nereye gitsem “Merhaba Bill”. Adı Nu mu Nuan mı nedir bilmiyorum, ama en ücra köşelerde bile adınla seslenilmek garip bir duygu. İyi şans için karnımı ovalıyorlar çünkü ben onlara uzun yaşama tanrısı gibi görünüyorum. Tüm pazarlarda… Karım, benimle gelinceye kadar bana inanmadı, küçük eller kollarımın altından geliyor ve karnımı ovalıyor, ve çok kızacağımı da düşünmüyorlar çünkü ben iyi şans adamıyım.

Vlaun: Bana biraz boşinanç gibi geldi.

Mollison: Öyle zaten, onları rahatlatacaksa karnımı ovalamalarını sorun etmiyorum. Şimdi Vietnam’lı çiftçiler mükemmel durumdalar. Permakültürü son sınırlarına kadar zorladılar galiba.

Vlaun: Gerçekten mi? İhtiyaçtan mı? Eminim Küba gibi onlar da o kimyasalları ithal edecek güçte değiller.

Mollison: Tabii ki, benden sonra Takao Furuno geliyor, şimdi pirinçlerini de gübresiz yetiştirebiliyorlar. Furuno ve ben sanırım başardık.

Vlaun: Monsanto’lar ve Novartis’lerden önce oralara gidersen sanırım onlara karşı koyacak bir sistem kurma şansın oluyor.

Mollison: Söylemek zorundayım ki, biz gittiğimiz zaman, bunlara direniş had safhada oluyor ve tekrar söylüyorum, onlardan bazıları bize katılıyor ama bizden kimse onlara katılmıyor. Afrika’nın güneyinde çalıştım, öğrencilerim de Afrika’nın doğusunda çalışıyorlar. Afrikalı öğrencilerim yedinci kuşak eğitmenleri yetiştiriyorlar.

Vlaun: Yani özgüvenli bir sistem yaratarak dışardan gelen dayatmalara direnebiliyorlar diyorsun.

Mollison: … ve şimdi bunların gelip de ne yapabileceğini öğrenmek için geliyorlar. Onlara sadece açık polinatlı tohumları (open pollinated seeds) kabul etmelerini ve yerel tohumlara bağlı kalmalarını vb. öğütlüyorum. Organik olun. Duyarlı yaşayan fanatiklerimden ülkeler oldu (gülüşmeler). Duyarlı ve sürdürülebilir sistemler için fanatikler.

Öncelikle, yola dünyayı kurtarmak için çıkmadım. Yola sürdürülebilir sistemler konusunda eğitilmek isteyenleri eğitmek üzere çıktım. Her sınıfta soruyorum: Başkalarını eğitecek misiniz? Hepsi değil ama bazıları çok iyi iş çıkardı. Ben dünyayı kurtarmış ya da kurtarma iddiasıyla çıkmış biri değilim; sadece basitçe bir sistem geliştirdim… orada permakültürü kullandım, işe yaradı. Kullanmadığım yerlerde işler bozuldu.

Vlaun: Ama öyle görünüyor ki gen mühendisliğinin bugün geldiği noktada bizim organik tarımımızın da içine edebilirler, açık döllenen tohumlarımızı bile…

Mollison: Sanırım Amerika’da çoğu kimse GDO’ları benimsedi. Burada onları satmayan bir yer bulamazsın. Ama bu Avrupa’da ve dünyanın diğer yerlerinde böyle değil. Avustralya’da yapamazsın. Bunları satamazsın. Haliyle satamayacağın bir şeyi ekmenin anlamı yok. Amerika gittikçe daha da yalnızlaşıyor bu konuda. Sadece GDO konusunda değil, birçok başka konuda da. Söylediğim gibi, yanlış başkanı seçtiniz. Dünyada bazı şeyleri çok kısa zamanda yapan tek ülke olduğunuzu anlarsınız. Ve dünyada organik gıda tüketmeyen tek ülke. Sanırım böyle. Sanırım Üçüncü Dünya hızla değişiyor ve işbirliği yapıyor.

Vietnamlılardan çok etkilendim. Bir çiftçiyi görmeye gittim, adı Bay Man, permakültürü benimsemiş ama karısı onunla aynı fikirde değil. Karısı sadece pirinç yetiştirmek istiyor. Adam, sen tarlanın yarısını al, ben diğer yarısını diyor. Öyle de yapıyorlar ve görüntü şu. Tarlanın yarısı sadece pirinç, kimyasallarla yetiştirilmiş. Diğer yarısı Eden’in Bahçesi gibi. Adam yerel pazarda yüksek miktarlarda mal satarken, kadın dünya pirinç pazarıyla rekabet ediyor ve durumu iyi değil. Haliyle kadın çok çalışıyor ama iyi para kazanamıyor. Adam ise çok para kazanıyor. Kendine bir bisiklet, siyah-beyaz bir televizyon ve radyo almış. Zengin bir çiftçi. Üstüne de 400$ para kalmış. Ve ne yapıyor? O parayı komşu çiftçiye aynısını yapması için veriyor. Çok anti-Amerikan değil mi?

Vlaun: Tamamıyla.

Kasabamızda bir gıda kooperatifimiz var. 25 yıl sonra, arka sokaklarda tıkılı kalmış dükkanımızı ana caddeye çıkardık. Büyük Açılış için birisi bir çalıştay düzenledi: “Herkes için yeterli gıda var mı?” Anlaşıldı ki, gıda orada olmasına rağmen aç kalacak olan birçok kişi var, çünkü nasıl pişireceklerini bilmiyorlar. Eğer işlenmiş gıda almazlarsa pilav ya da fasulye pişiremiyorlar.

Mollison: Queensland’deki küçük yerlerde kooperatiflerimiz doğdu ve büyüdü. Orada bir kredi birliği de kurduk ve bu kredi birliği kasabadaki herkes için. Kişi başına ortalama 15$’lık bir yatırımla başladı ve şu anda kişi başına ortalama 18.000$’lık bir büyüklüğe ulaştı, ve çok hızlı büyüdü. Herkes kendi evini, arabasını, çiftliğini aldı, kendi işlerini kurdu ve bir sürü de para arttı, sanırım 15-20 milyon $. Bu sadece küçük bir kasaba. Ve kimse artık borç istemiyor. Hepsi kendi sermayesiyle işi yürütüyor. Ve bunu kendi sermayeleriyle yaptılar! Eğer kredi birliğini kooperatifle birleştirirsen neler olacağına şaşarsın.

Vlaun: Bizim esas sorunumuz kimsenin çok fazla fiziksel iş yapmak istememesi. Belki permakültürü öğretip onda çok fazla ıkınma, kazma, sürme olmadığını gösterirsek…

Mollison: Herşeyi malçta yetiştirme gibi.

Vlaun: Şahane fikir, bizim oturduğumuz yerde her zaman işe yaramasa da. Toprakta malçı uzun süre tutamıyoruz çünkü o zaman ilkbaharda toprağın ısınması çok uzun sürüyor. Toprağın kuruması ve ısınması için malçı toprağın üstünden almamız gerekiyor. Bir de dikkatli olmazsak, malçın altında çok fazla sümüklüböcek oluyor. Biraz nazik bir durum.

Mollison: Bir sürü ördek yemi. Demek ki fazla miktarda ördek eksikliğiniz var. Eminim ki şunu ya da bunu yapamazsınız ama yapabildiğiniz şeylere bakın.

Vlaun: Kesinlikle. Permakültürün ilkelerinden biri de her soruna bir çözüm olması galiba.

Mollison: Evet bu doğru olabilir, ama hep aynı şeyleri uyguluyorsun. Bir keresinde Hawaii’de Cauceria otuyla uğraşıyorduk. Öyle ki ağaç dikemiyorsunuz, gidiyor ve ağacı öldürüyor. Ben dedim ki, ‘tamam bu sizin büyük problemlerinizden biri’. Onlar da ‘evet büyük problem’ dediler. Onlara dedim ki gidin gözlemleyin, bu ot nerede çıkıyor, nerede çıkmıyor. Ve bana gelip nerede çıkmadığını söyleyin. Öyle yaptılar. Sonra bir sistem çizdik, Cauceria otu olmayan bir bahçeyi sadece Cauceria’nın tam ortasında yapabileceğimizi düşündük. Ve öyle de yaptık. Diktik ve büyüdü.

Vlaun: Yani gözlem her permakültür projesinin başlangıcı mı?

Mollison: Doğru. Hayır, aslında uyguladığımız birçok tekniğin başlangıç noktası. Her permakültür projesinin başlangıç noktası, projeyi başlatmak isteyen birisi aslında.

Vlaun: Ama bir kere projeye başlamaya karar verdin mi: örneğin 20 yıldır çimini biçtiğin ¾ dekarlık arka bahçene birdenbire başka bir gözle bakmaya başlıyorsun, oraya gidip çevrede neler olduğuna mı bakacaksın yani?

Mollison: Evet, kesinlikle.

Doğal sistemler veya tarımla ilgili ortada hiç tasarım kitabı yoktu. Tarım konusunda her kitap teknik hakkındaydı. Tasarım konusunda hiç yoktu. Permakültür, tarımsal ve mimari sistemlerin tasarımına odaklanan ilk kitaptır. Yani hiç öncülü yoktu. Ejderha dişi gibi birdenbire topraktan fırladı. Aynı zamanda tasarımın tanımını da yapmalıydı. Bu zor bir işti, çünkü kimse tasarımı tanımlamamıştı. Bunu yapabileceğimiz tek yol da pratik, işlevsel tasarımı tanımlamaktı, çünkü eğer “işlevsel” kısmını dışarda bırakırsan her şeye tasarım diyebilirsin. Ama bununla bir yere ulaşmazsan tasarım olmaz. Yaptığımız işlevsel tasarımdı. İşlevsel tasarım. Ancak ondan sonra tasarımı ve tasarım metodlarını tanımladık. Tasarım yapabileceğin 6 ya da 8 metod veriliyor sana. Hepsi seni iyi tasarıma götürüyor ve biz bazılarını ya da hepsini kullanmanızı öneriyoruz.

Permakültürü yazdığım zaman, bu konuda yazan ya da öğretecek olan ilk kişi olduğumu sanmamıştım. Ortalıkta benden iyi bir sürü kişi olduğunu düşünüyordum. Ama kimse yapmamıştı. Böylece bunu öğretmeye başladım ve öğrencilerim öğretti, onların öğrencileri de. Sonunda, insanların bizi kopyalayacağını düşündüm. Ama sadece son yıllarda bizi taklit etmeye başladılar.

Amerika’da benden yardım isteyen bir sürü kuruluş sayabilirim, ve çoğu da berbat bir iş çıkardı.

Vlaun: Her şeyden önce saçma bir soru …

Mollison: Komik değil mi? Kendileri gidip kendi kendine yeterli sistemler icat edemezler miydi? Hepsinin PhD’leri, yüksek maaşları ve bir ton zamanları var. Sürdürülebilirliği araştıracak kişileri işe alabilirlerdi. Bazılarının 6 milyon $ bağış paraları var. Permakültürün yaygınlaştığı yerlerde Tarım Bölümleri kapanmaya başladı, çünkü Tarım Bölümünün sattığı şeylere insanların karnı doydu. Çünkü sattığı şey zehirdi, geleceği yoktu, Monsanto ve Novartis gibilerin de geleceği yok. İleride onlara korkunç bir hataymış denecek.

Vlaun: Bunun olmasını nasıl hızlandırabiliriz?

Mollison: Onları dava ederek.

Vlaun: Nasıl dava edeceksin? Cepleri o kadar derin ki bütün avukatları tutabilirler. Monsanto’nun cehennem kadar parası var.

Mollison: Nereden geliyor bu para?

Vlaun: (uzun bir suskunluk) İyi soru. Bize bir şey satmaktan. Güçleri burada: Satmak. Bu endüstriyel tarım ürünlerini reklamlarla satabiliyorlar. Televizyonu açarsan, bu ülkede herkesin bir tane var…

Mollison: Japonya’da çok kuvvetli bir şey oldu. Japonya pirincini Japon çiftçilerden alıyor çünkü bu pirinç Japon damak tadına hitap ediyor. Ve şimdi de bunu, ördekleri kullanarak, organik olarak üretiyorlar. Paketin üstünde ördek resmi var: ördek pirinci. Organikten de öte. Hepimizin organikten de öte şeyler istemesi lazım.

Vlaun: Nasıl satacağız bunu?

Mollison: Seni ve çiftliğini bilenlere satacaksın. Furuno’ya göre bu problem değil çünkü satış yaptığı kişiler onu sürekli ziyaret ediyor.

Her neyse, Japonlar kendi çiftçilerinin yetiştirdiği pirinci seviyorlar, ördek pirincini. Böylece Amerika ve Avustralya’nın Japonya’yla büyük ticaret açığı oluşuyor. Onlara “Bizden pirinç almalısınız. Müşterileriniz için çok daha ucuz olacak.” dediler. Onlar da “Peki yılda 80.000 çuval alalım.” dediler. Nagoya’da büyük depolar inşa ettiler ve Avustralya ve İngiltere’den bu pirinçler geldi. Önce un yapıp, bisküvi olarak Japon ordusuna yedirdiler. Ama ordu bunu sevmedi. Bunu pirinç olarak alacak kimseyi bulamadılar çünkü kimse tadını sevmiyordu ve organik olmadığını biliyorlardı. Haliyle daha büyük depolar inşa ettiler ve sonunda bunun çok pahalı olduğuna kanaat getirdiler. Şimdi çözümü buldular. Vidalı bir kıracakta kırıp termik santrallerde yakarak elektrik elde ediyorlar. İyi bir yakıt olduğunu söylüyolar.

Vlaun: Pahalı bir yakıt.

Mollison: Evet, ama hiç satılmayan pirinci depolamak için sürekli yeni depo yapmaktan daha pahalı değil. Japonya’da kimse yemez onu. Kıçları düşene kadar pazar araştırması yapsınlar, o pirinci tahıl olarak hiçbir Japon’a satamazlar. Çünkü pirinç onlar için neredeyse kutsal bir şey. Ama şimdi, Furuno, 7000 dekarlık alanı işliyor ve tüm pirincini satabiliyor, çünkü doğru tip pirinci satıyor, güzel bir şekilde üretilmiş, paketlenmiş, çiftçin tarafından eline ulaştırılmış. Bunu satın alırım.

Vlaun: Peki burada Japon’ları özel kılan nedir? Niye bizde de aynı mentalite yok? Niye gıdamıza hiç önem vermiyoruz?

Mollison: Sanırım bir şey çok açık: Tek bir kültürel kökten gelmiyorsunuz. Pirinç hepinize aynı şeyi ifade etmiyor. Pirinç, aslında Japonlar dışında hiç kimse için ortak değildir, siz onları hapse atmadan önce de onlar buradaydı. Belki Çinliler. Herhangi bir ortak şeyden söz edebilirsek, belki bir buğday toplumu. Ama gittikçe bir soya fasulyesi toplumu oluyor. Kök bitkiler de sadece yerel olarak satılıyor.

Vlaun: Michael Pollen geçenlerde radyoda ilginç bir öykü anlatmıştı. “Arzu Botaniği” (The Botany of Desire) adında bir kitap yazmış ve onu web sitemizde satıyoruz. Kitapla ilgili araştırma yaparken, yazdığı GDO’lu patateslerden biraz yetiştirmiş. Hiç yememiş. GDO’suz papatesleri de varmış. Sadece araştırma olsun diye, nasıl görüneceklerini anlamak için yetiştirmiş. Herkesin yemek getirdiği bir pikniğe gidiyormuş ve bu GDO’lu patateslerden bir salata yapmış ve düşünmeye başlamış: “Eğer bu patates salatasını götürürsem, herkese GDO’lu olduğunu söylemek zorundayım ve eğer söylersem, başka patates salatası varsa insanlar onu yiyecek” Böylece, GDO’lu ürünlerin neden etikete yazılmadığını anlamış. İnsanların bunu yemek istemediği o kadar açık ki.

Mollison: Gerçekten de, iki tür domates olsun. Birisinde “zehirli” yazsın. Hangisini alırsın?

Vlaun: Her zaman GDO’suz olanını.

Mollison: Her zaman. Sanırım bir grup insana, şu büyük biyotek şirketlerinde çalışanların tümü gibi, zorla GDO’lu gıda yedirilmeli.

Vlaun: Ama hepimiz yemiyor muyuz?

Mollison: Tazmanya’da yok.

Vlaun: En azından bu ülkede yani.

Mollison: Orada gelecekte de yasaklandı.

Vlaun: Soya ürünleri peki? Organik soya sütü değilse GDO’ludur. Tofu. GDO’lu. “Doğal gıda” olarak nitelediğimiz şeyler bile artık GDO’lu soya fasulyesiyle yapılıyor.

Mollison: İnanırım.

Vlaun: Yeni yeni radara girmeye başladı. Kimse anlamadı ama kimseler bilmeden bunu zorla ağzımıza tıktılar.

Mollison: Alçak herifler, değil mi?

Vlaun: Soya fasulyemizin %70 civarı GDO’lu ve çoğumuz bunları alarak bu işi desteklediğimizi anlamıyoruz. Mısır tarlalarına BT (böceklerin iç organlarını parçalayarak onları öldüren Bacillus thuringiensis bakterisi. Ç.N.) attıklarından beri organik olmayan mısır cipsi alıyoruz.

Mollison: Bu BT’nin sonu. Yıllar önce Avustralya’ya BT aşılanmış GDO’lu pamuk tohumu getirip ektiler ve pamuk kurdu ekinin yarısını yedi, çünkü işe yaramadı. Ve şimdi bütün tohumlar bu BT’ye bağışık gruptan. Bu BT’yi bitirmek için bir yol olabilir.

Vlaun: Haklı olabilirsin ve bu organik üreticilerin kullanmak zounda oldukları başlıca böcek ilacı. Beş sene içinde değersiz olacak çünkü böcekler buna bağışıklık kazandı.

Mollison: Bir keresinde ilginç bir durumla karşılaştım. Sierra Kulübü Maui’de toplanıyordu. O sırada Maui’de bir kurs veriyordum, bir akşam gelip konuşma yapmamı istediler, ben de kabul ettim. Oraya doğru giderken, bunların oldukça kalantor kişiler olduğunu anladım, paralı insanlar, ve neye yatırım yaptıklarını sordum. Paralarını tanklara yatırıyorlarmış. Sierra Kulubü tutucu bir kulüptür ama paraları tutucu bir hikaye anlatmıyordu. “Su tankları mı?” diye sorduğumda “Hayır hayır, askeri tanklar” dediler. Ben de “Hadi oradan. Ne diye paranızı oralara yatırıyorsunuz.” Sanırım birisi “Sen paranı kalbinle mi idare ediyorsun?” diyebilir.

Vlaun: Büyük bir savaş.

Mollison: Katılıyorum. 25 yıldır elimde olan her şeyi verdim. Ve oldukça fazla bir fark yarattım.

Vlaun: Öyle, yarattın.

Mollison: Ama dünyayı kurtarma sözü vermedim. Yardım etmek için hepimiz savaşa girmeliyiz.

Vlaun: Nasıl yeni adam devşireceğiz? Genç nesilleri nasıl kazanacağız?

Mollison: Avustralya’da bir sürü kişiyi eğittim ve eğitim bittikten birkaç gün sonra, Ekvator’a gidip bir dağın eteğinde birşeyleri değiştirmeye başladılar. Genellikle de genç insanlar, 20’li yaşlardalar. Ve her yerdeler, Borneo, Timor, Makedonya’da mültecilere göz kulak oluyorlar. Her yerdeler. Arada sırada onlara rastlıyorum ve onlara diyorum ki “Tanrım, yaşlandığınızda burada yardımla geçirdiğiniz yıllardan çok memnun olacaksınız. Birçok gencin yaşamadığı büyük bir macera yaşadınız”

Vlaun: Kesinlikle.

Mollison: Onlara “bu macerayı yaşaman harikulade. Ve sadece 24 yaşındasın” diyorum.

Vlaun: Bir amacı olan bir macera: seyahat ve çalışma…

Mollison: Birçok öğrenci arkadan geliyor. İki genç insan, genç bir çocuk ve kız arkadaşı, bir kurstan sonra Borneo’ya yağmur ormanlarını korumaya gittiler. Borneo’daki ağaç kesimini protesto edeceklerdi. Borneo’ya gitiklerinde onlara “Açlıktan ölüyoruz” dediler. “Niye ölüyorsunuz?” “Çünkü gıdamızın olduğu ormanı kestiler” Orada kaldılar ve insanlara nasıl ürün yetiştireceklerini anlattılar ve bir yıl sonra bir sürü muz, papaya, mango vb. aldılar. Onlara dediler ki “Biz işimize bakmalıyız. Buraya size ürün yetiştirmeyi öğretmeye gelmedik”. Onlar da “Bizi bırakırsan ölürüz” dediler. Orada kaldılar ve sonunda oğlan bundan çok bunaldı ve Avustralya’ya geri geldi ve uzak bir Aborjin yerleşimine gitti. Kız bir Borneo yerlisiyle evlendi ve orada kaldı, Borneo yerlileriyle köyden köye dolaşıp eğitim veriyorlar. İkisi de yağmur ormanı protestosunu unuttu. Bu oldu, gerçekten.

Bunun arkasındaki pis durum için ne yapabilirsin. Kosova’daki savaşı protesto edemezsin. Olup bitmiş. Oraya gidip kaçan 86.000 kişiye yardım edemezsin. Bir çok permakültür grubu var orada. Muhteşemler. Kosova’da bir kursa yazılanların sayısı 200’ü buluyor. Bana birisi geldi ve “sadece Kosova’da sanırım 10.000 kişiyi eğittim” dedi. Kurslar çok kalabalık ve çoşku görülmeye değer. Çünkü bir kargaşa içindeler. Biliyor musun, Amerika’da her şeyi yiyebilir, her şeye inanabilirsin, çünkü hiç fark etmez. Çok fazla kargaşa içinde değilsindir. Henüz. Ama Bronx’da insanlar dikkatle dinliyorlar, Watts’da da. Hawaii’liler de öyle. Amerika’daki azınlıklar ve Amerikan kızılderilileri kendi eğitim gruplarını kurdular. Kabileden kabileye giderek öğretiyorlar. Orada da çalışmalar yaptım yani.

Vlaun: Bizim için son bir kaç bilgelik öğüdü var mı Bill?

Mollison: Öyle bir şey yok, gerçekten. Kararını veren herkes büyük bir fark yaratabilir. Karar vermeyenler ise hiç bir şeyi değiştiremezler. Ve evet, inanılmaz kolay, kendimden hatırlıyorum, bir gün, gidip şu sistemi öğreteceğim diye karar verdim ve öyle yaptım.

Vlaun: Yapmamız gereken tek şey çalışmak ve umut etmek. Senle konuştuktan sonra şimdi çok daha fazla umudum var. Teşekkürler.

Orijinal kaynak :

http://www.seedsofchange.com/cutting_edge/interview.aspx

Çeviri: Mert DEMİR (This email address is being protected from spambots. You need JavaScript enabled to view it.)

http://permacultureturkey.org/bill-mollison-ile-soylesi-1-2/#more-721

Son Yazılar