Vatandaşlık Bilgisi: Tehdit Nedir?

2. Dünya Savaşı Avrupa’nın bütün ekonomik ve sosyal faaliyetini savaş odaklı olarak değiştirdi. Savaş süresince faaliyetler refah ve kalkınma amaçlı değil, savaşı kazanma amaçlı olarak yeniden düzenlendi. Kurtuluş Savaşı örneği bu durumun daha aşırı bir örneği. Uluslar birbiriyle gerekli ya da gereksiz nedenlerle savaşırken genlerimizde olan bir güdülenme ile birleşiyor ve kişisel gereksinimlerimizden kısmen vazgeçebiliyoruz.

Sözgelimi iki çift çorabın birini orduya bağışlıyoruz. Bu davranışın belirginliği, derinliği, algıladığımız tehditin boyutuyla doğru orantılı. Ne var ki birbirimizi boğazlamak için gösterdiğimiz bu refleksi insanlık olarak topyekün yok olma tehlikesi altında iken göstermiyoruz. Sanırım bunun nedeni ismi, cismi olan bir düşmanımızın olmaması.

Düşmanın varlığını algılayamıyoruz, çünkü artık düşman kendi davranışlarımız. Doğa ile geçinemeyen, alış-verişini hesap edemeyen, onun sistemlerini algılayamayan bir uygarlık kurduk.

Tarihe geçen veya geçmeyen, bildiğimiz ve bilmediğimiz binlerce farklı medeniyet kuruldu. Bu son medeniyet geçmiştekilerden farklı olarak bütün dünyayı kapladı. Diller, dinler, anlayışlar farklı olabilir ama bugün dünya üzerinde tek bir baskın medeniyet var. Çeşit çeşit dil konuşan, farklı hayatlar yaşayan, farklı tanrılara inanan insanların ortak noktası doğayı anlamak istememesi, onunla geçinememesi. Velhasıl, düşmanı karşımızda göremediğimiz için bir savaş durumunda başvuracağımız ve çoğunlukla saygı duyacağımız bir seferberlik  haline girmiyoruz. Tabii kişisel hamlelerin bir işe yaramayacağı, haklı da olsa azınlığın çoğunluk tahakümü altında ezileceği gibi fikirleri hepimiz taşıyoruz.

Bu duruma gelmek için az şey yapmadık. Nüfusumuzu durmadan katladık, bireyin toplum içindeki payı ve değeri azaldı. Kapitalizm ahlakını(ya da ahlaksızlığını) benimsedik, çok büyük miktarda üretim aracını, emlağı, varlığı çok küçük bir azınlığa teslim ettik. Ucu bucağı olmayan koca koca devletler, bu da yetmedi, devlet birlikleri kurduk, bireylerin, toplulukların, köylerin, kasabaların, hatta halkların bu dev otorite atında ezilmesine, yok olmasına izin verdik. Şimdi dünyanın her yerinde bir çok işi kısa sürede başarabilecek muazzam devlet ve şirket yapılanmaları var.

Bu büyük güç halkları “düşmana” karşı örgütlemek yerine, tarihin bu alacakaranlığında, sömürülenleri daha da sömürebilmek için çalışıyor.

İnsanlığın varlığına karşı ortak ve büyük tehdit işte bu.

Vatandaşlık Bilgisi II: Yetki Devri

Medeniyetin sosyal alanda belirleyici özelliği olan yetki devrinin gerçekleşmesi, yozlaşması ve amacından çıkması süreci hep aynı şekilde tezahür ediyor. Yetki devri sözüyle aslında birbirinden farklı mekanizmaları tanımlamaya çalışıyorum. Bu mekanizmalar yetkinin ötesinde gücü de devir ya da emanet ediyor.

Bu güç kaba kuvvetten tutun, askeri güce, parasal güce, iletişim gücüne kadar kullanmaya müsait her türlü aracı kapsayabilir.

En basit örnek ordunun ve devletin ortaya çıkışı. İnsanlık uzun bir süre göçebe kabileler halinde yaşadı. Tarımın yaygınlaşmasıyla yerleşik hayat, yapı, yazı ve meslekler ortaya çıktı. Daha önemlisi mülk ve mülkiyetten gelen zenginliği koruma zorunluluğu belirdi. Bu işlev savaşmak konusunda uzmanlaşmış olan orduya devredildi. Yerleşik topluluklar milletleri, ordular da karmaşıklaşarak devletleri oluşturdu. Yazının ortaya çıkışından sonraki tarih neredeyse sadece orduların ve devletlerin bu yetki devrini suistimal edişlerinin hikayesidir. Geriye kalan kısım ise bu orduların birbiriyle savaşmasından ibaret.

Fosil yakıtların kullanılmaya başlaması ve beraberinde gelen olanaklar, kalabalık insan topluluklarının arı sürüsü gibi oradan oraya hareket ettirilebileceği, köle gibi çalıştırılabileceği, ezilip yok edilebileceği kadar büyük kuvvetlerin tek elde toplanmasını sağladı.

Kişi, özünde korunma işlevini ve yetkisini devrettiği sosyal mekanizma karşısında aciz ve çaresiz kaldı.

Devlet mekanizmasının ortaya çıkışına paralel olarak kapitalizm ortaya çıkmış. Kapitalizm de özünde aptal çoğunluğun kendi rızası ile dünyanın varlıklarını az sayıda kişinin elinde toplamasından başkaca bir şey değil.

Çalışan sınıf dediğimiz kitle, her gün sabahtan akşama kadar hayat enerjisini bir avuç mülk sahibine karşılıksız teslim eden beyni alınmış zombilerden oluşur. Zombilerin varlıklarının hiç bir değeri yoktur ve onlara bu görevi biçen de, onların yetkilerini “sosyal sözleşme” ile devralmış olan mülk sahipleri ve politikacılardır.

Zombi olmak istememenin cezası ölümdür. Her şeyin yolunda gittiği kısa bir periyot için bu ceza hafifletilmiş olabilir, ama bu periyot doğal kaynakların sonuna yaklaştığımız bu günlerde sonlanmaktadır.

Zombiler olarak yaşam enerjimizin hangi gelir getirici işte sömürüleceğine, ne üretileceğine, neyi tüketeceğimize, bizi kimin yöneteceğine, kaç çocuk sahibi olabileceğimize, ne yiyeceğimize, kaç yıl yaşayabileceğimize ve hatta ne kadar mutlu olabileceğimize karar vermesi için yetkimizi devrettiğimiz bu bir avuç adam, bu yetkiyi sonuna kadar suistimal etmekte bir beis görmemiştir, görmeyecektir.

Petro-dolar döngüsü de daha dar kapsamlı olmakla birlikte bir yetki/güç devri suistimaline örnek sayılabilir diye düşünüyorum. Bildiğimiz gibi İkinci Dünya Savaşı’nda birbirini keserek aç bilaç kalan Avrupa’nın imdadına ABD’nin altın üzerinden ödenmek üzere verdiği borç yetişmişti. Batı dünyası bir anlamda parasal yetkileri ABD’ye devretmiş oldu. ABD Avrupa’nın borçlarını sömürerek ulaştığı gücü, para birimini petrole endeksleyerek katladı. Dünya halkları her gün sabahtan akşama kadar çalışarak ABD doları satın aldı. Satın alınan doları petrole harcadı. Dünyaya karşılıksız dolar satan ABD, resmen hiç bir şey karşılığında ithalat yaptı, refahına refah ekledi. Bu döngü sayesinde hiç bir şey ihraç etmeden, sadece petrol karşılığı basılan dolarla ayakta kalabilecek olan ABD elbette böyle yapmadı, üretti. Her bir dünya vatandaşının(zombinin) kafasına dayayacak kadar silah üretti.

Yüzümüze yüksek sesle tekrarlanmayan acı gerçek şudur ki, çalışarak ve üreterek, kafamıza dayanacak olan silahları, dünyayı iki kere yok etmeye yetecek nükleer stoğu biz kendimiz finanse ettik.

Elbette zaman önemli bir değişken. Geçen zaman daha fazla yetkinin devredilmesine, daha fazla gücün tek merkezde toplanmasına yol açıyor. Lord Acton’ın söylediği gibi mutlak güç, her zaman büyük yozlaşmayla sonuçlanır.

Devredilen yetkiler -artık bunu özgürlükler diye de okuyabiliriz- geri dönüşü olmayacak şekilde suistimal edilecek. Sonuna kadar. Gücün ulaştığı sınırlara kadar.

Bu sınırlara ulaşıldığında, biz zombilerin “zincirlerimizden başka” kaybedecek bir şeyimiz olmayacak.

02.03.2010 - Büyük Çöküş
http://cokus.wordpress.com/

Son Yazılar