kapitalizm225

Devrimci Yaşam Tarzı!

Devrimci yaşam tarzı denilince aklımıza toplumu değiştirmek dönüştürmek için gerekli davranış biçimleri gelmelidir. Nasihat şeklinde anlaşılmamalıdır.


Bu davranışları incelerken sistemin yetiştirdiği 2 tip insanı karşılaştırmak yerinde olacaktır. Öncelikle kapitalist sistemin yetiştirdiği "insan" davranışlarından bahsedelim. Çünkü bir devrimcinin öncelikle neye karşı mücadele ettiğini saptaması, mücadele araçlarını yaratması ve ardından amacına uygun davranışlar sergilemesi gerekmektedir.

Kapitalizmin Hedefi!

İnsanı sürekli tüketen ve herşeyden kar sağlamaya çalışan biri haline getirmektedir. Böylece karşımıza sürekli hesaplar yapan, insan dışı davranan, kurnaz, doğadan-hayattan kopuk ve hayali arzuların peşinde, onların esiri olan bir "insan" tipi karşımıza çıkmaktadır. Bu tür toplumlarda özel mülkiyet insanın değil, insan özel mülkiyetin kölesi haline gelmektedir. Böylece yaşam emeğin sömürüsü haline dönüşmektedir. Fiziksel ve ruhsal doyumlar yerine, kendisine yabancılaşan " sahip olma duygusu" insanı esir almaktadır. İnsanı, insani vasıflardan uzaklaştıran, kısa yoldan köşeyi dönmeyi amaç edinen insanları yaratmaktadır.

"Sahip Olma Hırsı" Bir Kanser Hastalığıdır!

Bilindiği üzere kanser hastalığında, hücre diğer hücrelerle rekabet halindedir. Diğer hücrelerin gıdalarına ve enerjilerine el koyar. Böylece büyür ve gelişir. Bu büyüme sağlık değil hastalık belirtisidir. Vücudun dengesini bozar. Kapitalist toplumdaki tekelleşme, kanserli hücrenin vücuttaki rolüne benzer bir rolü toplum açısından yerine getirir. Mülk ve servetin bazı kişilerin elinde toplanması, bu kişilerin zenginleşmesi toplumun dengesini bozar.

Daha Az İnsan Olursan, Para ve Mülkün Artar!

Daha az insan olmak demek? Daha çok para ve mülk hırsı için insanlar, birbiriyle rekabet halinde yarışmaktadır. Bu yarışı kazanabilmesi için her zamankinden daha fazla rekabet etmekte, insanı insan yapan özelliklerden vazgeçebildiği ölçüde bu rekabeti kazanabilmektedir. Bir insan ne kadar az kitap okur, az düşünür, şarkı söylemez, resim yapmaz, az sever, sohbet etmez o kadar rekabete hazır olur. Bunu neden yapar bir insan? Zamandan tasarruf için, daha fazla mülk ve para sahibi olabilmek için yapmaktadır. Kendi hayatımıza bakalım üniversite sınavlarına hazırlandığımız dönemlerde, ailemizden öğretmenlerimize hatta arkadaşlarımıza kadar herkes bizi insanlıktan uzaklaştırmaya çalıştırmadılar mı? O sınav dönemlerinde kaçımız roman okuyabildik, sinemaya gidebildik tatil yapabildik, bir enstrüman çalabilmek için uğraşabildik. Bunları yapmaya çalıştığımız dönemlerde kendimizi suçlu hissettiğimiz zamanlar olmadı mı? Peki burada suçlu ailemiz, öğretmenlerimiz mi? Ya da bireyin kendisi mi? Yoksa bu kapitalist sistemin yarattığı insan tipi mi?

Bunu daha iyi anlamak için Türk devrimi sonrası ile Turgut Özallarla başlayan Tansu Çillerle devam eden Tayyip Erdoğanlarda tamamlanan süreçte yaratılmak istenilen insan tipini inceleyelim. En başta söylediğimiz tanımlara nasılda örtüşmektedir görelim.

Türk Devriminin Yarattığı İnsan ve Karşı Devrimin Yarattığı İnsan!

"Şeriye Ve Evkaf Vekâletinin Kaldırılması" Cumhuriyet'in merkezinde Diyanet İşleri Reisliği makamının kurulması. Gericiliği besleyen kuralların kaldırılmasına yönelikti.

"Tevhidi Tedrisat (Öğretim Birliği) Kanunu" Türkiye içerisindeki bilimsel kurumlarla, öğretim kurumları Eğitim Bakanlığına bağlanmıştır. Özel vakıflar tarafından yönetilen medrese ve okulların Cumhuriyetin merkezine bağlanması.

"Tekke Ve Zaviyelerin Kaldırılması" Türkiye Cumhuriyeti içinde gerek mülk olarak şeyhinin yetkisi altında ve gerek diğer şekillerde kurulmuş bulunan tekke ve zaviyeler toptan kapanmıştır. Tekkeler yerine okullar açılmıştır.

Mustafa Kemal Atatürk'ünde söylediği şu söz aslında Cumhuriyet Devrimin nasıl bir nesil yetiştirmek istediğini anlatmaktadır.

"Bugün bilimin, fennin, bütün her şeyiyle uygarlığın aleviyle yüz yüze gelişinde filan veya falan şeyhin yol göstericiliğinde maddi mutluluğu ve maneviye arayacak kadar ilkel insanların Türkiye uygar toplumunda varlığını asla kabul etmiyorum. Efendiler ve ey millet iyi biliniz ki, Türkiye Cumhuriyeti şeyhler, dervişler, müritler, meczuplar memleketi olamaz. En doğru, en gerçek tarikat, uygarlık tarikatıdır. "

Yukarda saydığımız Cumhuriyet Devrim kanunların bir kaçı idi. Bu konu kendi başına bir eğitim konusudur. O yüzden kısaca da olsa bahsetmekte yarar gördüm. Devrim kanunların özeti ise Emperyalizmle birleşen gericiliğe karşı bir tavır, Şıhların, şeyhlerin, dervişlerin, marabaların, cemaatlerin, tarikatların kölesi olmaktan çıkartılıp, vatandaşlığa geçildiği, biat kültürü yerine hayatta en hakiki mürşit ilimdir diyen bir nesil yaratma amacı olduğu görülmektedir.

Ve ardından Köy Enstitülerin kurulması. Hasan Ali Yücel Milli Eğitim Bakanlığı döneminde dünya klasiklerini Türkçeye tercüme ettirmişti. Köy enstitüleri öğrencileri her sene 25 tane klasik romanı okumakla yükümlüydü. Bu sayede zeki köy çocuklarından engin entelektüel birikimleri olan aydınlar oluşuyordu. Bu aydın köy öğretmenleri en az bir tane müzik aletini çalmasını da öğreniyordu. Aşık Veysel köy enstitülerinde müzik derslerinde öğrencilere bağlama çalmasını öğretiyordu.

Sabahın erken saatlerinde uyanan öğrenciler kızlı ve erkekli zeybek ve halk oyunları oynayarak sabah sporlarını da yapmış oluyorlardı. Daha sonra kahvaltı ardından zorunlu okuma saati vardı. Kahvaltıyı kendilerinden önce kalkıp fırında ekmek pişiren öğrenci arkadaşları hazırlıyordu.

Bu bakımlardan köy enstitüleri yaparak öğrenim konusunda dünyada benzeri görülmemiş bir örnek oluşturmuş ve birçok akademik inceleme ve araştırmaya örnek olmuştur.

Şimdiki döneme bir bakalım sanat eserlerine ucube diyen, devlet tiyatrolarını kapatan, dindar nesiller yetiştirmeyi önüne hedef koyan, 4+4+4 sistemi ile köy okullarını kapatan yerlerine ise İmam Hatipler açan, çocuk işçi ve gelinlerin önünü açan, en az 3 çocuk isteyen ( aynı uygulama Hitler döneminde de uygulanmış ve Kürtaj yasaklanmıştır) sistemin iktidarı ile karşı karşıyayız. Bu sistemin iktidar sahipleri bilim ve sanat düşmanı nesiller yetiştirilmek istemektedir. Bu sistemin karakteristik bir özelliğidir. Bu sistemin iktidar sahipleri bilim ve sanat düşmanı olmadığı varsaysak bile öyle olduğunu asla düşünmüyorum, yetiştirdiği aydınlar sanatçılar ortadadır. Bugünün sistem yazarları felsefecileri kendilerini aydın olarak nitelendiren insanlar, Rasim Ozan Kütahyalı, Nagihan Alçı, Elif Şafak, Nihat Doğan, Cengiz Çandar, Orhan Pamuklardır. Hiç düşündünüz mü artık neden bir Uğur Mumcu, Kemal Sunal, Erkan Yücel, Atilla İlhan, Sivas'ta katledilen Hasret Gültekin, Metin Altıok ve adını şuan hatırlamadığım birçok sanatçı ve aydın yetişememektedir. Neden Köy Enstitüsünden mezun öğretmenler gibi öğretmenler artık karşımıza çıkmamaktadır.

Kendi öğrencilik yıllarımıza bakalım, müzik derslerinde neden blok flüt dışında bir çalgı aleti bile göremedik? Neden çoğumuz müzik derslerinde ya da Beden Eğitimi Derslerinde matematik çalışmak zorunda kaldık? Hatta devlet okullarından rapor alıp özel dershanelere kapanmak zorunda kalmadık mı? Ta 1940'lar da öğrenciler her sene 25 tane klasik roman okumak ile yükümlüyken bizler kaç tane klasik roman okuyabildik.

Peki bir Devrimci kendisini bu sistemin saldırılarına karşı nasıl koruyabilecek. Kendisini bu saldırılara karşı korurken de, gelecek toplumunun özünü oluşturabilmek için yani devrim için insanın kendisini gerçekleştirebildiği sistemi kurmak için nasıl davranılması gerektiğini anlatacağım.

Kansere Çözüm : Devrimci Yaşam!

Devrimci yaşam gelecek toplumun özünü yansıtmalıdır. Kapitalist toplumda, insan ihtiyaçlarının yaratıcılıklarla bir ilgisi yoktur. Çünkü kapitalist toplumda ortaya çıkan ihtiyaçlarımız, gerçek insani ihtiyaçlar değildir. Her insan, değerleri için yeni ihtiyaçlar yaratmakta, onları yeni bir bağımlılığın içerisine itmekte ve sistemin yeni bir kurbanı hale gelmektedir. Reklamlar çeşitli teşvikler tüketime yönelik günler moda bu yöndeki çalışmalardır. Bizler bu sistemin kurbanı olmamak için gereksiz tüketim alışkanlıklarımızdan vazgeçmeliyiz.

Bizler insanı topluma, üretime ve kendisine yabancılaştırılan düşman eden kültüre karşı savaş açmalıyız. Köşeyi dönmeyi, havadan kazanmayı, aç gözlülüğü, kapkaççılığı, vurgunculuğu toplumu un ufak eden yalnızlaştıran ve yabancılaştıran rekabet düzenin ahlakına karşı çalışkanlığı paylaşma mutluluğunu, insan ve doğa sevgisini hoşgörüyü, devrimci yaşam ahlakının ve değerlerinin yayılması ve kök salması için uğraşmalıyız.

Hâkim güçlerin medyası eğitim kurumları var. Tüm sistemiyle değer yargıları ve gelenek görenekleriyle halk üzerinde ve yeniden yeniden ürettiği kültüre karşı durmak zorundayız. Bizlerde bu sisteme karşı kendimizi yeniden yeniden yaratmak durumundayız.

Dünyayı değiştirmenin ilk adımı kendimizden başlamaktır!

Yabancılaşmadan Kurtulmanın Çözümü!

*Mücadelenin parçası haline gelmek,

*Görev almak,

*Fikir üretmek,

*Eğitim,

*İnsiyatifli olmak,

Yukarıda saydığımız özellikler bir devrimcinin yabancılaşmasını önleyen uygulamalardır. Bu uygulamalara katılmayan bir devrimci mücadeleye de yabancılaşmaktadır.

Yabancılaşmadan kurtulmanın, devrimciliği ve devrimci yaşam tarzını içselleştirmemizin en temel yanı, yaptığımız işteki gönüllüğümüzdür. Devrimciliğimiz birilerimizin zorlaması sonucu değildir. Bu mücadeleye isteyerek katılıyoruz. Bunun sonucu olarak da aktif olmamız, yapmamız gerekli davranış biçimleri ne ise onu hayata geçirmemiz gerekir.

Devrimcilik şüphesiz ki, düzenin zorluklarını aşmayı gerektirmektedir; bu bir olağanüstülüğü zorunlu kılmaktadır. Bilinçli bir devrimci ise mücadeleyi bu olağanüstülükten çıkartan, hayatın olağan bir parçası haline getirmelidir. Çünkü devrimcilik belli bir zaman diliminde yapılan bir şey değildir. Devrimcilik diyet yapmak gibi değildir çünkü diyet belli bir zaman diliminde yapılır ve ömür boyu diyet yapılmaz. Devrimcilik ömür boyu sürecek ve gelecek nesillere aktarılacaktır.

Bora ÇELİK - 28 Ağustos 2012 - TGB
http://www.tgb.gen.tr/

Son Yazılar