Sağlık

GDO'lu gıdalar konusunda kaygılı mısınız?

O halde, yapabileceğiniz şeyler var!

Siz de;

* GDO'lu ürünlerin insan sağlığı üzerindeki orta ve uzun vadeli sonuçlarının öngörülmesinin olanaksız olduğunu mu düşünüyorsunuz?

* Yapılacağı söylenen laboratuvar testlerinin uzun vadeli etkileri tespit edemeyeceğinden kuşku mu duyuyorsunuz?

* Marketlerden alacağınız, kendinize, çocuğunuza, annenize, babanıza yedireceğiniz gıdaların, GDO içerip içermeyeceğinden emin olamayacağınızı mı, yapılması vaat edilen laboratuvar testlerinin de yanılma payı olacağını mı düşünüyorsunuz?

* GDO'lu gıda üretiminin (diğer biyoteknolojik ürünlerin üretimi gibi) insan sağlığından çok, büyük gıda tekellerinin kârlarını ön planda tutacağından mı kuşkulusunuz?

* GDO'lu ürünlerin büyük çoğunlukla kısır tohumlar olduğunu, bunları kullanan çiftçilerin her yıl yeniden tohum almak yoluyla tohum şirketlerine bağımlı hale geldiğini, bu süreçte yerel çeşitlerin de giderek yok olduğunu mu öğrendiniz? Bu tür süreçlerin geçtiğimiz yıllarda Hindistan'da, bir yandan onlarca pirinç çeşidinin tamamen kaybolmasına, diğer yandan çok sayıda çiftçinin intiharına sebep olduğunu mu duydunuz?

* GDO'lu ve diğer ticari tohumların, tarımda zaten var olan büyük sermaye egemenliğini güçlendireceğini, küçük ölçekli ve zengin biyoçeşitlilik içeren geleneksel çiftçiliği yok edeceğini mi düşünüyorsunuz?

* GDO'lu sebze ve meyvelerden doğal alanlara ve diğer tarım bitkilerine gen kaçışı olduğunu, bunun hem ekolojik denge için, hem de geleneksel sebze/meyve çeşitleri için önemli bir tehdit oluşturduğunu mu öğrendiniz?

* Biyoteknoloji ürünü ticari tohumların, yerel şartlara uyum sağlamış doğal ebeveynlerine göre daha gürbüz olmakla birlikte daha zayıf bünyeli olduğunu, bu nedenle toprağa daha fazla müdahale gerektireceğini (böcek ve ot ilaçları, yapay gübreler, derin sürüm, vs.) mi öğrendiniz?

* 'Şu anda sadece belirli ürünlerde var' denilen genetik müdahalenin, toplumsal tüketim alışkanlıkları ve politik irade değişmediği takdirde, 5-10 yıl sonra hemen her üründe karşımıza çıkacağından mı kaygılısınız?

* 'Organik ürün' sektörünün büyümesinin belirli olumlu etkileri olsa da, biyoçeşitlilik, sağlıklı gıdaya erişim ve doğa-dostu tarım konularında gerçek bir çözüm getireceğinden kuşkulu musunuz?

O halde, yapabileceğiniz şeyler var!

Elbette birçok kişi zaten çok önemli şeyler yapıyor. Kimileri kendilerini ve çevrelerini bilgilendiriyor: Endüstriyel gıdaların (marketlerden edindiğimiz bitkisel ve hayvansal ürünlerin çoğu) insan sağlığına olası zararları, bunların üretiminin doğada yarattığı tahribat ve sürecin toplumsal boyutu hakkında, korkutucu ama gerçek bilgiler içeren iletileri paylaşmaya devam ediyoruz. Bir grup insan yıllardır bu konuda farkındalık oluşturmak için uğraşıyor, toplantılar, seminerler düzenliyor, politik düzlemde çalışmalar yapıyor.

Bunların hepsi gerekli, ancak yeterli değil! Gerçek değişim ancak yaşam pratiklerimizi değiştirmemizle mümkün olacaktır. Bizler endüstriyel ürünleri (artık büyük çoğunlukla 'sahte' gıdaları) satın alıp tüketmeye devam ettiğimiz sürece, korkunç bilgiler içeren iletilerimizle zihinlerimizi ve enerjimizi boşuna tüketmiş olacağız! Sahte (ve kimi zaman, zehirli) gıdaları yemeye, yedirmeye de devam edeceğiz!

Sahte gıdalara olan bağımlılığımızı belki hemen ortadan kaldıramayız, ancak bir yerden başlayabiliriz:

* Doğal ürünlerin önünüze gelmesini beklemeyin. Bunları aktif bir şekilde arayın, bulun ve edinin. Siz talep etmedikçe, erişmek için mücadele etmedikçe kimse doğal gıdaları önünüze getirip sunmayacaktır.

* Elinizden geldiğince kendi gıdalarınızı üretin. Bir pencere önü, bir balkon, hele de bir bahçe, küçük ölçekte de olsa ailenizin ihtiyacını karşılayacak kadar yiyecek üretmenize olanak verecektir.

* Evde yapabileceğiniz yiyeceklerin hazırlarından mümkün olduğunca kaçının. Un, şeker, pekmez, yağ, vs. gibi temel malzemelerin mümkün olduğunca doğal ve sağlıklı olanlarını tercih edin.

* Yerel düzeyde doğal/organik üretim yapan çiftçi ve kooperatiflerden ürün temin edin. Mümkünse sezon aboneliğine geçin (Örneğin Ankara'da Güneşköy Kooperatifinin haftalık sebze kutusu uygulaması: www.guneskoy.org.tr)

* Aracısız doğal ürün organizasyonlarına katılın ve etkin rol alın. Örneğin Ankara'daki Doğal Besin, Bilinçli, Beslenme grubu (http://groups.google.com.tr/group/dogal-bilincli-beslenme). Mutfak girdilerininizi olabildiğince bu tür organizasyonlardan sağlayın. Böylece güvenilir çiftçilerden toplu siparişler yapabilir, gerektiğinde çiftliklere ziyaretler gerçekletirebilirsiniz. Hem siz sağlıklı beslenmiş, hem de doğa dostu tarım uygulamalarını desteklemiş olursunuz.

* Doğal (organik, ekolojik ya da güvenilir) ürünlere erişimde belirli bir maliyet artışını göze alın. Önceliklerinizi belirleyin ve bazılarını değiştirmeye hazır olun.

13 Kasım 2009 Cuma - Kardeş Bitkiler
http://www.kardesbitkiler.blogspot.com/
Add a comment

bergamutYerel Yetişmiş Organik Gıdaları Almak için 10 Sebep

Bu fotoğraftakileri aman hormonlu limon zannetmeyin, çok bozulurlar. Kendileri buraların en nadidelerinden, yerel meyvelerin hası desek abartmış olmayız. Bergamut az bulunur, zor yetişir ama yetiştiği toprağın bütün rayihasını kabuklarına koku olarak taşıyan şahane bir turunçgildir. Kabukları ilaç ve parfümlerde, kabuk altındaki süngerimsi beyaz kısmı da yemeye doyulmaz reçellerde kullanılır. Öyle her yerde de bulunmaz ama kıymetini bilenlere kendini gösterir, dalından koparılırken ses etmez.
Biz yakınlarımızda yetiştiği için çok şanslı sayıyoruz kendimizi ve sizin de kendi bölgenizde, ikliminizde yetişen yerel, sağlıklı doğal lezzetler olduğunu biliyoruz. Ve bu vesileyle küresel tarım politikalarıyla yok edilmeye çalışılan yerel besinlerden bahsetmek istiyoruz. Bu konuyla ilgili Slow Food Gençlik Gıda Hareketi‘nden, arkadaşımız Pelin Dumanlı‘nın size söyleyecekleri var:

‘’Bizim zamanımızda böyle süpermarketler mi vardı? Bakkallımız, köşe manavımız, fırınımızdan alırdık herşeyi. Kendi çiftçimizin ürettiği yeterdi herkese, şimdi karpuz bile dışarıdan geliyor.’’ …diye söyler annem hep. Annemin zamanı; yani, yavaş hareketin hayatın içinde farkedilmeden yaşandığı zamanlar. Olması gerektiği gibi… İyi, temiz, adil.

Şimdi gençlik olarak hayal ettiğimiz gelecek, geçmişte.. Annelerimizin zamanında… Biyoçeşitliliğimizi korumak, sürdürülebilir yaşamı desteklemek, ve gerçek gıdaya erişimi sağlamak için yapabileceğimiz şeylerden birisi de; yerel yetişmiş organik gıda ürünleri almak. Dünyada, birçok ülkede, bahçeler kuruluyor, gençler çiftçilerle birlikte çalışıyor. Çiftçilerin pazarları kuruluyor, tohumlar takas ediliyor. Hepsi gerçek gıda için! Ne yediğimizden emin olmak, sağlıklı beslenmek, mevsiminde yemek en büyük isteğimiz. Sürdürülebilir yerel gıda sistemlerimizi korumak, birey olarak hepimizin görevi.

Gençlik gıda hareketi üyesi bireyler olarak biliyoruz ki; yerel gıdalarımıza sahip çıkarsak, çiftçimizi koruruz , yerel ekonomimizin büyümesine destek veririz. Aldığımız ürün markete ulaşana kadar harcanan enerji ve karbon salınımı miktarını düşürürüz. Biyoçeşitliliğimizi koruruz. Ülkemizin zengin biyoçeşitliliğine vurulan en büyük darbe, çiftçimize en kolay ve ucuz seçenek olarak sunulan – endüstriyel – tohumlar. (GDO genetiği değiştirilmiş organizmalar, kısırlaştırılmış ancak farklı avantajlara sahip olduğu iddia edilen türler).
Doğal yaşamın, biyoçeşitliliğin ve sürdürülebilir tarımın korunabilmesi için, yerel tohumumuza da sahip çıkmamız gerektiğini unutmamalıyız.
Yiyecek almak için pazara/markete gittiğimizde unutmayalım ki, kimse bizi birşey almaya zorlamıyor, seçimlerimizi biz yapıyoruz.

Önemli olan seçimlerimizi doğru yapabilmek. Eğer aradığımız ürünün yerel yetişenini bulamazsak, en azından çok uluslu bir şirketinki yerine daha küçük bir şirketin ürettiğini alalım. Bütün bu küçük seçimler, aslında çok büyük bir yankılama olarak, bize ülkemize, ekonomize, toprağımıza geri dönecek. Yeryüzünde bastığımız adımları daha hafif bir ayak izine dönüştürmek için, ilkelerimizi önce kendi hayatımızda uygulamaya başlayarak, başkalarının da yerel gıda almasına teşvik edelim.

Yerel yetişmiş organik gıda ürünleri almak için 10 sebep:

1. daha tazedir!
2. daha lezzetlidir!
3. soframıza gelirken diğer ürünlerden çok daha az yol katederler ve ulaşımdan kaynaklanan kirliliğe neden olmazlar!
4. bizleri mevsiminde yemeğe teşvik ederler!
5. biyoçeşitliliğimiz korunur!
6. çiftçimizi desteklemiş oluruz!
7. ekonomimiz güçlenir!
8. sürdürülebilir yaşama katkıda bulunuruz!
9. çocuklarımıza yerel tohum mirasımızı bırakırız!
10. başkalarını da teşvik etmiş oluruz!

Pelin Dumanlı - 27 Ocak 2010 - Sinek Sekiz
http://sineksekiz.wordpress.com/
Add a comment

İlaç Mafyasının Doktorlarını Tanımadan Grip Olmayın

Domuz gribi histerisinin arka planındaki küresel güçleri daha iyi deşifre etmek adına Küresel İlaç Mafyası'nın nasıl çalıştığını ayrıntılandırmak gerekiyor. 

Domuz Gribi konusunda küresel ilaç mafyasının nasıl çalıştığı konusunu deştiğinizde karşınıza kilit bir kaç doktorun ismi çıkıyor.

Tanıştıralım...

Son günlerde gazetelerde Domuz Gribi korkusunun abartıldığı yönünde haberler okuyorsunuz. Avrupa'daki hükümetler , yaratılan histeri içinde nüfuslarının iki katı oranında alım yaptıkları aşılardan kurtulmanın yollarını arıyorlar.

Milletler, ülkelerinin stratejik köşelerine yerleştirilmiş küstah cahillerin dezenformasyonu sayesinde bir hastalık histerisine sürüklenirken; ülkemizde bu histeri şovundan bizzat Bakan ağzı ile yaratılan panik havası ile payını aldı. Aşının kim tarafından ithal edildiği, bu işten kimlerin ne kadar pay aldığı soruları havada kalırken; Tayyip Erdoğan'ın kendi bakanına karşı çıkışı bu rant paylaşımında sorunlar yaşandığının göstergesi olarak algılandı.

Bu konu ile ilgili haberlerimizi daha önce okudunuz. 

Domuz gribi histerisinin arka planındaki küresel güçleri daha iyi deşifre etmek adına Küresel İlaç Mafyası'nın nasıl çalıştığını ayrıntılandırmak gerekiyor. 

Domuz Gribi konusunda küresel ilaç mafyasının nasıl çalıştığı konusunu deştiğinizde karşınıza kilit bir kaç doktorun ismi çıkıyor.

Tanıştıralım... 

En önemlilerinden biri,  Profesör Albert Osterhaus

2009 yılının başlarında Hollanda Parlamentosu; Dünya Sağlık Örgütü'nün kilit danışmanlarından olmakla kalmayıp, aynı zamanda bu ilaç histerisi üzerinden kar eden büyük ilaç şirketlerinin de danışmanlığını yapan bu şaibeli doktor hakkında finansal yolsuzlukları ve çıkar çatışması nedeniyle soruşturma yaptı. Bu soruşturma konusunda uluslararası basında kayda değer hiç bir haber yapılmadı.

Osterhaus ilk olarak 2003 yılında Hong Kong'da başgösteren SARS salgını sırasında küresel pandemik furyasının merkezinde yeralmıştı. Bugün Dünya Sağlık Örgütü Başkanı olan ve kendisinin domuz gribi aşısı olmadığını geçenlerde itiraf eden Margaret Chan'da o sırada Hong Kong'da yerel bir sağlık görevlisiydi. 

Osterhaus; 1997 yılında Hong Kong'da kuşlarla direk teması olan bir kızın ölmesi üzerine, H5N1 kuş virüsünün ölümcül bir versiyonunun sahneye çıktığı yolunda Avrupa'da lobi çalışmalarına başladı ve kuş virüsünün hayvandan insana bulaşabildiğini kanıtladığını iddia etti.

Osterhaus yaydığı bu korku senaryolarını bilimsel bir temele oturtmak için Rotterdam'daki Erasmus üniversitesinde laboratuvarında kuş dışkısı biriktirmeye ve üzerinde çalışmaya başladı. Senenin belli dönemlerinde Avrupa'daki kuşların %30'unun bu virüsün taşıyıcı olduğunu iddia ettiği ve Asya'dan Avrupa'ya göçen kuşların bu hastalığı taşıyabileceğini öne sürdü. 

Bütün bu paranoyayı yayarken Osterhaus'un bir bilim adamı olarak unuttuğu temel bir gerçek vardı :

Kuşlar doğudan batıya değil, kuzeyden güneye göçer.

2003 yılında Hollanda'da bir veteriner virüsten hastalanıp ölünce Osterhaus istediği fırsatı yakaladı ve Hollanda hükümetini milyonlarca tavuğu telef etmeye ikna etti. Halbuki Hollanda'da bu veteriner dışında kimse hayatını kaybetmemişti ve Osterhaus bu temel gerçeği bile yürüttüğü propagandanın merkezine yerleştirdi : Ona göre başka kimsenin ölmemesinin sebebi önlem olarak o kadar tavuğun katledilmesiydi.

O dönemlerde bizde yaşanan sahneleri ve telef edilen onbinlerce kümes hayvanını hatırlayın.

Osterhaus 100.000 kuş boku örneği üzerinde yaptığı inceleme sonrasında , tek bir örnekte bile H5N1 virüsüne rastlanmadığı gerçeğini ise 2006 Mayıs ayında gerçekleştirilen Hayvan Sağlığı için Dünya Organizasyonu Kongresi'nde itiraf etmek zorunda kaldı.
(http://polskaweb.eu/vater-der-neuen-grippen-wahrscheinlich-wahnsinnig-673756422645.html)

Öngörüldüğü üzere kuş gribi ile alakalı dünyada hiç bir kitlesel ölüm vakası yaşanmamıştı fakat dünya hükümetlerinin aşı stoklamaları sonrasında milyarlarca doları cebe indiren Roche ve GlaxoSmithKline gibi firmalar ve danışmanları yeni ufuklara yelken açtılar.

Osterhaus ve mensubu olduğu ilaç mafyasının bir sonraki furya için imdadına Meksika'da küçük bir köy olan La Gloria yetişti. Bu küçük köy, ABD'li Smithfield Farms tarafından işletilen dünyanın en büyük domuz çiftliklerinden birine ev sahipliği yapıyordu ve buranın köylüleri bu işletmeyi yaşadıkları solunum yolları problemleri nedeni ile defalarca protesto etmişlerdi.

Nisan 2009'da, bu köyde bir küçük çocuğun domuz gribi olarak adlandırılan H1N1 virüsü ile hastalandığı haberi üzerine, Dünya Sağlık Örgütü bizim bakanları aratmayan bir açıklama yaparak,
uluslarası düzeyde kamusal sağlık acil durumundan sözetti.

Dünya Sağlık Örgütü Başkanı Margaret Chan 11 Haziran 2009'da meşhur açıklamasını yaptı ve pandemik alarmı açısından en yüksek seviye sayılan 6. derecede alarm açıklaması yaptı. İlginç olan Chan'ın aynı açıklama bünyesinde, bu virüsü kapanların çoğunluğunun, bir ilaca ihtiyaç duymadan, az bir belirti göstererek hızla iyileştiklerini belirtmesi idi.

Dünya Sağlık Örgütü Başkanı'nın 6. derecede alarm ilan etmesinden hemen önce, örgütünün 6. derece alarm verilmesi için gerekli olan şartlarda yumuşatmaya gittiğinin ortaya çıkması bu açıklama üzerindeki şaibeleri arttırdı. Dünya Sağlık Örgütü , yeni pandemik tanımını 2009 Nisan ayında açıkladı. Eski tanıma göre bir virüsün pandemik olarak tanımlanabilmesi için ; hızla yayılan, bağışıklık kazanılmamış ve yüksek hastalanma ve öldürme oranlarına sahip bir virüs olması gerekiyordu. Yapılan yeni tanımla birlikte, yüksek hastalanma ve öldürme oranları şartı kaldırıldı.

Chan; dünya kamuoyunda endişe yaratan bu açıklamayı, Dünya Sağlık Örgütü'ne danışmanlık yapan ve aralarında Osterhaus'un da bulunduğu Stratejik Danışmanlık Uzmanlar Grubu'nun tavsiyesi üzerine yapmıştı.

Osterhaus'un bir diğer önemli özelliği, amacını epidemik ve pandemik grip salgınlarının etkilerine karşı savaşmak olarak açıklayan Grip Üzerine Avrupa Bilimsel Çalışma Grubu'nun başkanlığını yapması (European Scientific Working Group on Influenza - ESWI) 

Kendisine bağımsız bir grup havası vermeye çalışan ESWI'nın finansörleri arasında ise, grip aşılarının satışından milyar dolarlar kazanan Novartis, Roche, Baxter, MedImmune, GlaxoSmithKline ve Pasteur gibi firmalar bulunuyor.

JP Morgan'ın tahminlerine göre bu firmaların ESWI'nın finansörleri arasında yeralan bu ilaç firmalarının yaşatılan grip paranoyası sonucu kazançlarının 7.5-10 milyar dolar arası olması bekleniyor.

Osterhaus'un da üyesi olduğu , WHO'ya danışmanlık yapan Uzmanlar Grubu'nun başkanlığını ise İngiltere'li bilim adamı Prof. David Salisbury yapıyor. Bu bilim adamı İngiltere'daki sağlıkla ilgili sivil toplum örgütleri tarafından aşılar ile çocuk otizmi arasındaki bağlantıyı saklamakla suçlanmıştı.

Salisbury 28 Eylül 2009 yılında yaptığı açıklamada, aşılarda kullanılan Thiomersal maddesinin kullanılması ile ilgili bir risk bulunmadığı yolunda bilim camiasında net bir görüş olduğunu beyan etmişti. İngiltere'de kullanılan H1N1 aşısı GlaxoSmithKline tarafından üretiliyor ve cıva tabanlı Thiomersal'ı içeriyor. Aşılardaki Thiomersal maddesinin çocuklarda otizm yarattığı yolunda artan deliller üzerine , 1999 yılında ABD Pediatrik Akademisi ve ABD Kamusal Sağlık Müdürlüğü bu maddenin aşılardan kaldırılması çağrısında bulunmuştu.
(Swine flu vaccine to contain axed additive, London Evening Standard, 28 Eylül 2009.)

WHO'ya danışmanlık yapan ve pandemik açıklamasının yapılmasını tavsiye eden Uzmanlar Grubu'nun bir diğer üyesi olan Dr. Arnold Monto ise aynı zamanda MedImmune, Glaxo ve ViroPharma şirketlerinin danışmanlığını yapıyor. 

WHO'nun son on sene içinde özel şirketlerle girdiği özel sponsorluk anlaşmaları sonucunda; dünya milletleri için kamusal bir görev üstlenmesi gereken bu kurum bugün Birleşmiş Milletler'den sağlanan bütçesinin iki katını, yaptığı açıklamalardan kar eden ilaç şirketlerinden sağlıyor. 

Grip üzerine çalışan bağımsız bilimadamlarından oluşan Cochrane İşbirliği grubu üyesi Dr. Tom Jefferson Der Spiegel dergisine verdiği demeçte bakın neler diyor :

"Dünya Sağlık Örgütü, virologlar ve büyük ilaç şirketleri...bunlar beklenen salgın üzerinden çalışan bir makina inşa ettiler. Çok para, güç, etki alanları ve koca kurumlar bu makinaya bağlı. Ve bu makinayı çalıştırmaya bu grip virüslerinden birinin bir mutasyonu yettti."

Dünya Sağlık Örgütü hakkındaki yolsuzluk ve usulsüzlük iddiaları ile, dünya milletleri üzerinden yaratılan salgın korkusunun merkezinde yeralıyor.

Bu örgütün ana finansörleri arasında yeralan ilaç mafyası üyelerinin Türkiye'deki etkisi de gözönüne alındığında domuz virüsünün, bazı domuzlardan insanlara yayılmaya çalışan bir korku virüsü olduğu netleşiyor.

Siz siz olun, bu doktorları ve patronlarını tanımadan grip virüsü kapmayın.

Açık İstihbarat

http://www.acikistihbarat.com/Haberler.asp?haber=8505

Add a comment

Page 27 of 31

Son Yazılar