nazimin aydinligi2

Nâzım’ın aydınlığı!

Nâzım Hikmet’in çok hususi yanları vardır. Bunlar yıllarca yazılıp çizildi.

Ancak pek öne çıkmayan bir yanı var ki, Nâzım’ı Nâzım yapan; arkadaşlığı, yoldaşlığıdır! Devrimci Nâzım, kime el verdiyse, kim onun yanında kaldıysa; değişmiş ve dönüşmüştür. Sıradanlığı gitmiş, keşfedilmeyen yeteneği gün yüzüne çıkmıştır. Bunlardan ressam Balaban, yazar Orhan Kemal, tiyatro ve sinemacı Muhsin Ertuğrul, yazar Sabahattin Ali (hikâyelerini okumuş yönlendirmiştir), Yaşar Kemal (‘Baba Nâzım’ diye mektuplar yazar fikir alır), Kemal Tahir (romancı ve kültür adamı olarak gelişmesinde en büyük katkıyı verdi), ressamlar Bedri Rahmi ve Abidin Dino’ya da resimde el vermiş, onları yönlendirmiştir.

TÜRKİYE’NİN EN ÜNLÜ ROMANCISI YAPTI...

Orhan Kemal, Niğde’de askerliğini yaparken Gorki ve Nazim Hikmet gibi ilerici yazar ve şairlerin eserlerini okuyordu. Gö-zaltına alınıp yargılandı. 1938 yılında “yabancı rejimler lehinde propaganda ve isyana tahrik” suçundan 5 yıl hapis cezası aldı. 1940 yılında Nâzım’la Bursa Cezaevi’nde karşılaştı. 3,5 yıl birlikte yattılar. Orhan Kemal şiire meraklıydı. Yüzlerce şiir yazmıştı. Nâzım’a gösterdi. Nâzım bunları beğenmedi,  onu öykü ve roman yazmaya yönlendirdi. Orhan Kemal, Nâzım’dan Fransızca, felsefe ve siyaset dersleri de aldı. Okula dönen koğuş, onu öyle değiştirdi ki Türkiye’nin en ünlü ve verimli yazarı yaptı.

2 Haziran 1970 günü kaybettiğimizde geride 27 roman, 19 öykü kitabı ile anı, inceleme, oyun, röportaj türünde çok sayıda kitap bıraktı. Orhan Kemal, Nâzım’la geçen yıllarını 1965 yılında Nâzım Hikmet’le Üç Buçuk Yıl ismiyle kitaplaştırdı. (Orhan Kemal, Nâzım Hikmet’le Üç Buçuk Yıl, Sosyal Yayınları, İstanbul, 1947)

RESSAM BALABAN...

Üç sınıflık köy okulundan mezun olan İbrahim Balaban, resme meraklıydı. 1942 yılında düğün evini basan hasmını öldürdü ve 10 yıl hüküm giyerek cezaevine girdi. Cezaevindeyken önce babası Hasan Çavuş’un cinayete kurban gittiğini; daha sonra da doğum sırasında karısının öldüğünü öğrendi. Doğan çocuğu tek teselliydi ki, onu da çok kısa bir süre sonra kaybetti. Bu acılı yıllarda Bursa Cezaevi’nde Nâzım’la tanıştı. Ona sarıldı. Balaban’ın resme olan ilgisini Nâzım keşfetti ve onun ilerlemesini sağladı. Ayrıca Nâzım’dan felsefe, sosyoloji, ekonomi-politik konularında pratik bilgiler de edindi. Balaban, yedi yıl süren Nâzım Hikmet’li günlerini ‘Şair Baba ve Damdakiler’ isimli kitabında ölümsüzleştirdi. İkisi de 1950 affıyla özgürlüklerine kavuşmuşlardı. Arkadaşlıkları burada bitmez. İstanbul’a gider. Askere kadar Nâzım’ın evinde kalır. 1953 yılında ilk sergisini açtı. Aramızda resim yapmaya devam ediyor. (Yaşamı Çizgileri/Desenler Balaban 1, Yayına Hazırlayan: Remzi Oğuz Yılmaz, Bilim Sanat Galerisi, İstanbul, 2004, s.5)

‘NÂZIM DÜNYA GÜZELİ BİR ADAMDI, SANKİ IŞIK SAÇIYORDU’

Ressam İbralim Balaban ‘Ustam’ ve ‘Şair Baba’ dediği büyük şair Nâzım Hikmet’le tanışmasını ve resme olan ilgisini şöyle anlatır: “Nâzım Hikmet Bursa Cezaevi’ne geldi. Ben de oraya döştüm. Orada portreler yapıyordu. Ben de onu görerek, ondan habersiz portreler yapmaya başladım. Benim portre yaptığımı görünce, beni çırak, talebe olarak kabul etti. Bana dedi ki, ‘Benden daha iyi portreler yapıyorsun. Öyleyse bu boyaların fırçaların hepsi senin.’ Bir sandık boya... O günden sonra 1950 yılına kadar beraber kaldık. Ben orda  ‘Mahpushane Kapısı’, ‘Harman’, ‘Ekin Biçenler’ tabloları yaptım. 1950’de çıkarken, 30 tane tablom vardı. 1953’de ilk sergimi açtım.” ‘Nâzım sasıl bir insandı?’ sorusuna ise Balaban şu yanıtı verir: “Nâzım dünya güzeli bir adamdı. Sanki ışık saçıyordu. İçinde ampul vardı sanki. Öğretirken, hiçbir zaman şöyle yap böyle yap demezdi. Benim her çizgimi çok beğeniyordu. Sürekli, ‘harika’ diyordu.” (Aydınlık, 24 Kasım 1996)

MOSKOVA’DA MUHSİN ERTUĞRUL’A YARDIM...

Ya Muhsin Ertuğrul! 1925-27 yılları arasında Moskova’dayken, Nâzım’ın girişimiyle ünlü yönetmen ve oyuncularla tanışmış ve öğrendiklerini Türkiye’ye aktararak; Devrimci Cumhuriyet’in tiyatro ve sinemada ilerlemesini sağlamıştır.

DAVA ARKADAŞI BERCAVİ’Yİ EVLENDİRDİ...

Nâzım’ın bir başka davadan arkadaşı da Aydınlı Bercavi’dir. Faik Bercavi, 1916 Beyrut doğumludur. Babası Tevfik Mustafa Bey, Faik iki yaşındayken ölür. Beyrut’un 1918 yılında İngiliz ve Fransızlar tarafından işgali üzerine, annesi Fahriye Ömer Lütfi Hanım’ın memleketi olan Aydın’a 1924 yılında gelip yerleşirler. Bercavi, okuma sevgisini annesinden alır. Annesi ona ilk olarak Gorki’nin ‘Ana’ eserini verir. Sonra da Gorki’nin çevrilmiş bütün kitaplarını...

Bercavi, teyzesinin yardımıyla İstanbul’a gelir... Edebiyat Fakültesi 2’nci sınıfta okurken bir öğrencinin ihbarı sonucu 1933 yılı başında Bursa’da aile dostlarının evinde yakalanır. Mahkeme ‘Nâzım Hikmet’in adamı’ diye tutuklar. Oysa Nâzım Hikmet’i görmemiş, sadece şiirlerini okumuştur... ‘İhtilalci olmak’ ve ‘rejimi değiştirmek’ten yargılanır. Sonunda 5 yıl ceza alır. Cezasını Bursa Cezaevi’nde çeker. Onu orada ilginç bir konuk karşılamaktadır. Nâzım Hikmet! Uğruna ceza yediği adamla birlikte iki yıl aynı cezaevinde yatarlar. Bu sırada davası, 1934 yılının Eylül ayında temyizde bozulur ve özgürlüğüne kavuşur.

ONA DA İŞ BULDU...

Nâzım, önceden yüzünü bile görmediği dava arkadaşını çok sever. Kültürüne hayran kalır. Bercavi, Piraye Hanım’ın yakın akrabası Leman Hanım’la 1938 yılında evlenir. Cezaevinden çıktıktan sonra işsiz kalır. İmdadına Nâzım Hikmet yetişir. Ona gazetelerde iş bulur. Dostlukları, 1938 yılında Nâzım’ın tekrar tutuklanmasına kadar sürer. Bercavi çok renkli ve hareketli bir insandır. İkinci Dünya Savaşı’nda bir grup Türk arkadaşıyla gizlice Sovyetler Birliği’ne geçer. Amacı faşizmle mücadeledir... Birçok cephede savaşır... Yaralanır. Savaş sonrası Türkiye’ye gelir... Sonra yurtdışına gider ve oralarda yöneticilikler yapar. Renkli yaşamı 1989 yılında Paris’te son bulur. Cenazesine tek Türk olarak yazar Hıfzı Topuz katılır. Bercavi’nin hayatında Nâzım unutulmaz iz bırakır.

CEZAEVİ OKULA DÖNDÜ...

Nâzım’ın cezaevinde aynı davadan yatan arkadaşları da vardır: Ömer Deniz, şair A. Kadir, Şadi Alkılıç ve Bercavi gibi. Onları da dö-nüştürmüş ve ekmeğini ‘bal’ eylemiştir... Sıkıntılarını ve ekmeklerini paylaşırlar. Kimisinin aylarca parası gelmez. Nâzım cebindeki parayı onlarla paylaşır. Eşi Piraye Hanım da çok zor şartlarda çalışmakta ve Nâzım’a bakmaktadır. Nâzım, onları okumaya ve resim yapmaya teşvik eder. Koğuş, kısa sürede okula dönüşür. Toplumcu şairlerimizden A. Kadir (İbrahim Abdulkadir Meriçboyu) de koğuştadır. Onun da şiirde ilerlemesine Nâzım’ın büyük katkısı olmuştur. Nâzım’ın annesi Celile Hanım piyano çalan, çok iyi resim yapan bir insandır. Ziyaretlerde Nâzım’a ve arkadaşlarına resim dersi verir, yapılanları inceler.

Nâzım Hikmet’in meşhur 1938 Harp Okulu Davası vardır. 12 yıl hapis yattığı ve baştan sona tertip olan bir dava! Davanın kahramanlarından birisi de Aydınlı öğretmen çocuğu Ömer Deniz’dir. Ömer, Harp Okulu’nda okurken Nâzım Hikmet’in de şiirlerini okur ve ona hayrandır. 7 Aralık 1937 günü bir İstanbul kaçamağında Nâzım Hikmet’e uğrar. Nâzım Hikmet, Ömer’i polisin ‘adamı’ sanır ve pek yüz vermez. Hatta biraz çıkışır. Eşi Piraye Hanım bu durumdan rahatsız olur ve Nâzım’a “Çocuğu oturtmadın bile” der.

15 YIL CEZA ALDI...

Harp Okulu’nda 1938 başında yapılan bir operasyonda Ömer, 20 arkadaşıyla birlikte sorguya çekilir ve suçları ‘askeri isyan, darbe, hükümeti yıkmak ve komünizm propagandası’dır... Üzerinde de bir not bulunur. Bu notta “Ada’ya gittim” demektedir. Sıkıştırılır “Kim bu Ada?” diye. En sonunda Nâzım Hikmet’e gittiğini itiraf eder. Nâzım Hikmet yakalanır ve aynı davadan yargılanırlar. Dava tam bir komedidir. Ortada ciddi bir delil yokken ağır cezayla suçlanırlar. Nâzım’a bu davadan 15 yıl, Ömer’e de 7,5 yıl ceza verirler.

SAİT FAİK ABASIYANIK’A ‘RAKI İÇME!’ NASİHATİ...

1954 yılında genç yaşta kaybettiğimiz ünlü hikâyecimiz ve şair Sait Faik Abasıyanık’a yönelik eleştiri ve önerileri de Nazım’ın örnektir. Nazım Hikmet, 1947’de Bursa Cezaevi’nden Va-Nu’lara yazdığı mektuplardan birinde şöyle demektedir: “Sait Faik’in hikayelerinden bazıları hoşuma gitti. O hâlâ atmosfer vermekle meşgul, insanları tam canlanırken, yaşamaya başlarken ölüveriyorlar. Mamafih usta bir sanatkâr.”

Başka bir mektupta ise; “Şahsen şöyle bir tanıdığım Sait Faik’i sanatı bakımından hem severim, hem kızarım. Yetenekli, çok vaat eden bir muharrirdir, bir kusuru var bence, yazdıklarında bile muvazenesizdir. Halbuki bütün sanat eserlerinde-bence-muvazeneli (dengeli, ölçülü) olmak ilk şarttır. Gene de bizim büyük hikâyecilerimizden, büyük şairlerimizden biridir. Bazen bedbindir, bazen ümitsizliğe kapılır. Fakat çok namuslu insan, memleketini çok seven insan. Ve belki de bedbinliği, ümitsizliği çıkar yol görmemesinden ileri geliyor. Halbuki çıkar yol var tabii. Velhasıl büyük bir hikâyeci ve büyük bir şair.”

Çok içki içmesine de hayıflanarak: “Yazık! Rakı kadehinde, cidden değerli bir sanatkârı daha kaybediyoruz” demiştir.

Ercan DOLAPÇI - 15 Ocak 2015 - Aydınlık

Kaynaklar :

- Ali Fuat Cebesoy Bilinmeyen Hatıralar, Yayına Hazırlayan: Osman Selim Kocahanoğlu, Temel Yayınları, İstanbul, 2001. A. Kadir, 1938 Harp Okulu Olayı ve Nâzım Hikmet, 2. Baskı, İstanbul Matbaası, İstanbul, 1967.

- A. Faik Bercavi, Nâzım’la 1933- 1938 Yılları, Cem Yayınevi, İstanbul, 1992.

- Mehmet Fuat, Nâzım Hikmet, Adam Yayınları, İstanbul, 2000.

- Yaşamı Çizgileri/Desenler Balaban 1, Yayına Hazırlayan: Remzi Oğuz Yılmaz, Bilim Sanat Galerisi, İstanbul, 2004.

- Orhan Kemal, Nâzım Hikmet’le Üç Buçuk Yıl, Sosyal Yayınları ,İstanbul, 1947.

- Şair Hüseyin Haydar.

Son Yazılar