kapitalizm225

Kapitalizmin kendi yarattığı kıyameti : Zengin egemenliği mi demokrasi mi?

Doğu Avrupa’daki komünist hükümetlerin yıkılmasından sonra, kapitalizm tantanayla zenginlik ve demokrasiyi getiren ve tarihin sonuna kadar egemen olacak bir sistem olarak ilan edildi.


Fakat günümüzdeki ekonomik bunalım, bazı önde gelen serbest piyasacıları bile birşeylerin fena şekilde yanlış gittiğine ikna etti.

Doğruyu söylemek gerekirse, kapitalizm kendisine sonsuz sorun yaratan bazı tarihi gerçeklerle henüz yüzleşmedi:

Demokrasi, zenginlik ve kapitalizmin kendisi...

Kapitalist yöneticilerin geliştirdiklerini iddia ettikleri şeyler bunlar.

*** *** ***
Zengin egemenliği mi demokrasi mi?

Haydi önce demokrasi konusunu inceleyelim.

ABD’de biz kapitalizmin demokrasiyle evli olduğunu duyarız hep.

Bundan dolayı da “kapitalist demokrasiler” deyimi vardır.

Aslında, tarihimiz boyunca demokrasiyle kapital birikimi arasında düşmanca bir ilişki mevcuttur.

Bundan seksen yıl kadar önce, Anayasa Mahkemesi yargıcı Louis Brandeis “Bu ülkede demokrasiye sahip olabiliriz veya küçük bir azınlığın elinde büyük servetler toplayabiliriz. Ama ikisine aynı anda sahip olmamız mümkün değildir” demişti.

Para sahibi çıkarcılar demokrasinin destekçileri değil muhalifleridir.

Anayasanın kendisi 1787’de Philadelphia şehrinde toplanan, sürekli olarak demokrasinin yıkıcı ve tehlikeli eşitlikçi etkilerinden söz eden varlıklı baylar tarafından hazırlanmıştır.

Bunların hazırladığı anayasa belgesi demokratik olmaktan çok uzaktı; denetimler, vetolar ve yapmacık süper çoğunluk koşullarıyla zincire vurulmuştu.

Bu bir halkçı isteklerin etkilerini törpüleme sistemiydi.

Cumhuriyetin ilk günlerinde zengin ve varlıklı doğmuş olanlar, seçme ve seçilebilme için mülkiyet şartı getirdiler.

Bunlar adayların doğrudan seçilmesine karşı koydular (oluşturdukları seçmenler kurulu sistemi hâlâ yürürlüktedir).

Yıllarca seçme ve seçilme hakkının mülkiyet sahibi olmayan çalışan insanlara, göçmenlere, azınlıklara ve kadınlara doğru genişletilmesine de direndiler.

*** *** ***
Günümüzde çıkarılan engeller!

Bugün de tutucu güçler, göreceli temsil, hemen seçim ve kamu destekli kampanyalar gibi daha eşitlikçi seçim sistemi şartlarını reddetmektedir.

Sürekli şekilde seçimlere engel çıkarıyorlar.

Bu engeller çok aşırı seçmen kayıt şartları, kullanılan oyların silinmesi, uygun olmayan oy verme yerleri ve sürekli olarak daha çok tutucu adaylar yararına “bozulan” oy verme makinaları şeklinde olabilmektedir.

Bazan da hakim sınıflar radikal basın organlarını ve kitle protestolarını baskı altında tutmaktadırlar.

Bunlar polis saldırısı, tutuklamalar, hapishanelere göndermeler ve St. Paul, Minnesota’da yapılan 2008 Cumhuriyetci Parti ulusal kongresindeki gibi, tüm güçleriyle göstericilere baskı uygulamak şeklindeydi.

Tutucu mülkiyet sahiplerinin rejimi aynı zamanda demokrasinin elde ettiği kamu eğitimi, yoksullara ev, sağlık hizmetleri, sendikalara toplu sözleşme hakkı, yaşanabilir en düşük ücret, güvenlikli çalışma koşulları, zehirlenmemiş sürdürülebilir çevre, özel hayata saygı, kamu ve kilisenin ayrışması, kürtaj özgürlüğü, karşılıklı anlaşmayla herkesin istediği ile evlenebilmesi gibi sosyal kazanımların da azaltılması için uğraşmaktadır.

*** *** ***
Bir sendikacının uyanışı!

Yaklaşık yüz yıl önce, Amerikalı işçi önderi Eugene Victor Debs bir grev sırasında hapse atılmıştı. Debs hücresinde oturmuş düşünürken, iki özel çıkar grubunun, kapitalistlerin ve işçilerin aralarındaki sorunları çözmede devletin tarafsız bir arabulucu olmadığının farkına varmıştı. Devletin tüm gücü polisiyle, silahlı kuvvetleriyle, mahkemeleriyle ve kanunlarıyla, eşitsiz olarak şirket patronlarının yanındaydı. Debs, bu tecrübeden kapitalizmin sadece bir ekonomik sistem değil, demokrasinin kurallarını para torbalarına uyduran tüm bir sosyal düzen olduğu sonucuna ulaşmıştı.

Kapitalist hakim sınıflar tüm demokrasiyi yıkma çalışmalarına rağmen, sadece ABD’de değil bütün Latin Amerika’da, Afrika’da, Asya’da ve Ortadoğu’da demokrasinin ataları olarak poz vermeye devam ederler.

“Yatırımcı dostu” olmayan, kendi toprağını, işgücünü, sermayesini, doğal kaynaklarını ve pazarlarını kendini geliştirecek şekilde kullanan, uluslararası şirketlerin hegemonyası dışında kalmaya çalışan tüm ülkeler, “ABD’nin ulusal güvenliğine bir tehdit” olarak hedef alınma ve şeytanlaştırılma riskiyle karşı karşıyadır.

Micheal PARENTI - 09 Mayıs 2012 - Aydınlık

Son Yazılar