herkes_dursa_biz_vururuz_davutunoglu225

Bala Zehir Katanlar!

80’li yılların ortalarında, İngiltere Başbakanı Teatcher, Komünizm’den sonra Batı dünyasının mücadele etmek zorunda kalacağı en tehlikeli oluşumlar olarak “Muhammedi devrimci-halkçı” İslam ile “Mesihi devrimci-halkçı” Doğu Ortodoks kilisesini işaret etmişti.

Afrika’da CIA istasyon şefi iken, ABD’nin “demokrasi” ve “insan hakları” yalanlarıyla elmas, silah ve uyuşturucu kaçakçılığını protesto ederek CIA’dan istifa eden John Stockwell, 1986 tarihinde yayımladığı “The US searchs for enemy- ABD düşman arıyor” adlı kitapçığında, Batı’nın ekonomik krizlerini, sömürgeciliğini ve işgallerini örtbas etmek için daim bir düşmana ihtiyacı olduğunu tespit etmiştir. Bu doğru analizin içini örnekler vererek dolduran Stockwell, Batı’nın Doğu coğrafyasında kendisine karşı oluşan toplumsal öfkeyi farklı hedeflere yöneltebilme kabiliyetine de dikkat çekmişti.

‘Dengesiz’, ve ‘çarpık’ terimleri, 12 Eylül 1980 kabusu öncesi ve sonrasında siyasi hayatımızın en yaygın deyimlerini teşkil ederdi. Siyasi-ekonomik sistem ile, bunun oluşturduğu toplumsal yapıyı izah etmek için kullanırdık. Aradan uzunca bir zaman geçmiş olmasına karşın, maalesef, bu terimler halen geçerliliklerini muhafaza etmektedir. Günümüzde, bu dengesizlik ve çarpıklığın boyutu korkutucu bir hal almıştır. “milli camia” bizi iktidar yaptı, o halde iktidarı kullanarak devleti ve toplumu doktrinimize uygun tanzim eder, yönetiriz” iddiasında ve gayreti içindeler. Tespit edelim:

Davutoğlu’nun “gökyüzündeki yıldızları seyrederken (onlar gibi olmayı da hayal ederken) önündeki Suriye çukuruna nasıl “düştüğünü veya düşürüldüğünü” yazılarımda yoğun olarak işledim. Davutoğlu’nun, Menderes rejiminin hatalı ve ölümcül Suriye politikalarından ders almadığını, tarih yoksunu olduğunu ve aynı çukura iki defa düşenin danışmanlarını veya makamını ehil olan başkalarına devretmesi gibi nebil davranışlar sergilemesi gerektiğini yazdık. Lakin, “dengesiz” ve “çarpık” rejimin meyvesi olan yetkililerimizin “dengeli” ve “vicdanlı” davranamayacaklarını da hatırlattık. Ülkemizde yaşadığımız onlarca rezalete rağmen yetkililerin rejimi aklamaya çalışmaları da, yandaş kalemşorların şeytanın avukatlığına ısrarla soyunmalarının gerekçesi de bundan ibaret.

Bu rezaletlerin en bariz örneğini sayın Bülent Arınç’ın İskipli Atıf Hoca ile Osmanlı hanedanlığının Şeyh el-İslam makamından sorumlu olan Ebu el-Suud’u onurlandıran söylem ve eyleminde gözlemledik-müşahade ettik. Tarihte Fitne, fesat, nifak, yalan ve zulüm erbabı olan bu kişiler hem İslam hemde Türkiye Milli Mücadele tarihinde kara bir maziye sahiptir. Vicdanındaki rahmeti yitirmemiş, mürekkep yalamış her vatandaşın yapacağı objektif bir değerlendirme bu tespiti yapabilecektir. Bugün bazı kesimlerin (elimde bunların yayınlanmış kitapları mevcut) Resul-i Ekrem efendimizin ve iki gözüm-ciğerim ad ettiği Allahın mübarek ensarları Ehl-i Beyt’ine her kötülüğü mubah kabul etmiş Muaviye ismini anarken isminin başına Hz. yazacak kadar İslam değerlerine yabancılaşmış mahluklar olmaları hazindir.

Batı hangi tür İslam ile mücadele etmektedir? sorusuna verecegimiz cevap önemlidir. Batı’nın, onunla beraber hareket eden, istişarelerde bulunan, iktisadi maslahatlarına zarar vermeyen aksine hizmet eden, “müslüman” tipi ile bir sorunu yoktur. Ülkesini talan eden, parselleyen, yabancı sermaye’ye açan, özelleştirme yasalarıyla rant sağlayan, Batı’ya direnç gösterecek kuvvetleri tasfiye eden “müslüman” yaftalı krallıklarla, rejimlerle, iktidarlarla olan muhabbet ilişkisi derindir. Sovyetler Birliğinin dağılmasından sonra yeni bir düşmana ihtiyaç duyan Batı Emperyalizmi hedef tahtasına “milli kimlikli devletler” ile “İslam”ı koyar:

Dünyanın en zengin enerji kaynaklarına, zengin tarihi medeniyetlere, geniş pazarlara, muazzam bir sermaye birikimine, Filistin meselesine, verimli Golan toprakları ve zengin su kaynaklarına, Suveyş kanalı, Kızıl deniz ve Arap (Fars) körfezine, Suriye-Lübnan Akdeniz havzasında yer alan zengin enerji yataklarına, dünya dinlerinin bütününe sahip olan bölge ve en nihayetinde Batı emperyalizmin “Büyük Kürdistan” projesi önünde ciddi bir engel teşkil eden en tehlikeli iki akım: Milliyetçilik ile Muhammedi-devrimci İslam terbiyesidir. Suriye, Lübnan Hizbullahı ve devrimci-halkçı Sünni oluşumlar ile milli olan herşeyin en çirkef saldırılara maruz kalmasının yegane gerekçesi budur.

Batı Emperyalizmi klasik orta-çağ İmparatorluklarını yıkarken “milli” kimliklerin olgunlaşmasına ve palazlanmasına katkıda bulunmuştur. Bugün, Batı emperyalizmine karşı en ciddi tehdit olarak duran unsur milli kimliktir. Emperyalizmin “küreselleşmesi”, etnik-mezhepsel ayrışmaları teşvik eden faaliyetlerine karşı direnen ve tekelci iktisadi global hegomonyasına çomak sokan iki ana unsur milli kimlik ile halkçı-devrimci İslam anlayışıdır. Bu kimlikleri temsil eden değerlerin tasfiye edilmesi Batı emperyalizmi için hayati önemdedir. Bu kimliklerin ise Batı emperyalizmini ve onunla ortak hareket eden kuvvetleri tasfiye etmesi varlık sebebidir. Kavganın şiddeti bundandır. Sayın Arınç ve benzerlerinin Batı emperyalizmi ile işbirliği yapmış, halkçı İslam söylem ve eylemlerinden uzak şahsiyetleri tedavule sokması, Mustafa Kemal’in devrimci cumhuriyet ile kavgalarını, ayrıca halkçı Doğu Kiliseleri yerine Vatikan ve İstanbul Patrikhanesi ile muhabbetlerini bu çerçevede okumak yararlıdır. Yeni Şafak gazetesinin ve “stratejist” yazarı İbrahim Karagül’ün önlenmesi için hangi ciddi politikaların geliştirilmesi gerekir meselesi yerine, ABD’yi yeni keşfetmiş yeni yetmeler gibi, bölgemizin maruz kalacağı tehlikeli süreci Sünni-Şii kamplaşması olarak pazarlaması (Batı emperyalizmi, siyonizm ve yerli temsilcileri zaten bunu arzulamaktadır) binaaleyh, Erdoğan hükümetinin bu kamplaşmaya yaptığı katkıyı görmezden gelmesi, bir “araştırmacı-makale yazarı” için hazindir.

Doğru mevzilenmeyen “aydın” önce raydan çıkar, sonra yabancı sitelerden aktaran “tercüman” olur, en nihayetinde duvara toslar. Allah kimseyi bala zehir katan mahluklardan etmesin, hepimizi şerlerinden korusun.

Mehmet YUVA - 11 Mayıs 2012 - İlk Kurşun

Son Yazılar