manzarai_umumiye225

AKP’nin “Dört Cepheli” medya stratejisi!

Dışarıda olsam, şu aralar röportaj yapmak veya “medyanın vaziyeti” hakkında görüşmek isteyeceğim ilk kişi Haluk Şahin olurdu.


Çünkü medya alanı, bir toplumda hakim sınıflarla halk arasındaki çelişkide, kılıçların çekildiği arenadır. Haluk Şahin’in deyişiyle “gerçekler veya gerçekleri bastırma arenası” diyelim. Ülkede “siyasal mücadelenin muharebe alanı olan medya, bu kez bir çeşit mahkeme salonuna dönüştürüldü”. Bu koşullar altında medya gerçeğini anlamak için, Haluk Şahin’in neredeyse yarım asırlık, gazetecilik ve akademisyenlik birikiminin süzülmüş çıkarımlarını topladığı kitabı okunmalıdır. Kitabın adı; “Can Çekişen Bir Meslek Üzerine Son Notlar”. Adından da anlaşılacağı gibi yazar kendi tecrübeleriyle, yakın tarihin gelişmelerini harmanlamış. Gelinen noktayı “kriz” olarak değerlendiriyor. Kitabı ise “bir ara hesap…”

Kitabı cezaevinde okumanın farklı bir anlamı var. Bir süre sonra ‘kendimi’ okuduğumu ve Şahin’in ayrıntılarıyla tarif ettiği basit bir “gazetecilik etiği” ve “haber namusu” konusunun bugün nasıl ‘kahramanlık’ olarak algılandığını daha iyi fark ettim. Evet, Silivri ve diğer cezaevlerini “meslekte tescil” yerlerine çevirdiler. Gerçeği konuşmayı ise ‘kahramanlık’ haline getirdiler. Dönem geçicidir, biz kitaba dönelim.

Gazetelerden “ne olduğunu” değil “ne döndüğü”nü anlıyoruz!

Şu saptamayla başlayalım: “Çapraz medya mülkiyetinin körüklediği ‘holdingleşme’ hükümetle iş yapan ya da banka sahibi olan iş adamlarının çarpık ilişkileriyle ortalık savaş alanına döndü. ‘…Ne olup bittiğini anlamakta zorluk çeken okur, ‘ne olduğunu’ anlamak için değil ‘ne döndüğünü’ anlamak için gazete okuyor. ‘Aralarında anlaştılar herhalde’ diyebiliyor ancak.”

Geçmişten günümüze medya gerçeği bundan daha özlü ve vurgulu anlatılamaz herhalde. Olup bitenler değil olaylar karşısında hakim sınıfların nasıl uzlaşacağı veya bunun nasıl karartılacağının hesapları gazeteleri doldurur olmuş. Olgular, egemen güç merkezlerinin istediği şekilde aktarılmalıdır bu medya düzeninde. “Olanın” ise “ne olduğu” önemli değildir.

Yeni “trendy”: Eyüp can!

İşte bu duruma uygun bir “gazeteci” kılığının piyasaya sürülmesi ve moda olarak da belli modellerin öne fırlatılması şart olmuştu. Eyüp Can, bu role biçilmiş kaftandı. Haluk Şahin’in, Türker Alkan ile aynı anda Radikal’den atılması daha çok ideolojik tasfiye olarak değerlendiriliyordu. Bu atılmalar ikinci Cumhuriyetçilerin Babıali’de kazandıkları yeni mevzilere eklenmişti. Olayın özü şuydu; “Radikal bir çeşit Zaman light olacak. Cemaat artık yalnızca klasik sofularla yetinmiyor, şarap içip caz konserlerine giden kesimlere de ulaşmak istiyor, çünkü artık her şeyi istiyor.”

Haluk Şahin Radikal’den atılmasını kitapta şöyle anlatıyor: “Erdal Güven’den ‘Hocam lütfen beni arayın’ diye mesaj geldi.Aradım. Erdal ezik bir sesle Eyüp Can‘ın benimle çalışmak istemediğini, tebliğ görevini kendisine verdiğini söyledi.(…) Twitter’a girdim, şöyle yazdım: “Eyüp Can benimle çalışmak istemiyormuş. Bizzat kendisinin aramasını beklerdim. Ayıp etti.”

“45 yıllık arkadaşım” dediği Uğur Dündar, olay üzerine telefonla arayarak şöyle demiş: “Eyüp Can seninle çalışmak istemiyormuş! Bu, bugün duyduğum en komik şey!”

Elektronik bir cümbüş başlamış. Telefonlar, tweet’ler, e-mail ve SMS’ler gırla gidiyormuş. Ancak ertesi gün yazılı basında tek satır bile yer almayacaktı. “Bu bile habercilikte zeminin ne kadar kaymış olduğunu, bir şeylerin ‘değiştiği’nin işareti idi.” Doğan Grubu’nun AKP’ye verdiği yeni bir diyetti.

Eyüp Can, Doğan Grubu için bir can simidi olabilir miydi? Babıali yorumcuları “Bunu performansı belirleyecek” diyordu. O performansı ise okur kadar Recep Tayyip Erdoğan değerlendirecekti. Teftiş öncesi mıntıka temizliği yapılmaktaydı.

Artık ipler başkalarının elinde!

Haluk Şahin operasyonu ve Doğan Grubu’nun tutumunu şöyle açıklıyor:

“Eski’lerin yeni dünyayı okuyup ona ayak uydurabilmeleri zor, tıpkı çökmekte olan sınıfların yeni gerçekleri kavrayabilmelerinin zor olması gibi. Bu kavrama yetersizliği çöküşü daha da hızlandırıyor.


Tarihin bize öğrettiği bu gerçekler Türkiye’de ‘eski’ medyanın en büyük temsilcisi Doğan Grubu için de geçerli kuşkusuz. 90’larda rakiplerine karşı girdiği bütün savaşlardan, her türlü silahı kullanma pahasına da olsa galip çıkan bu grup 2000’li yıllarda ve özellikle 2005’ten sonra felç edici bir kafa karışıklığı içine girdi.”

“… Grubun zaafını iyi gören ve muhalefet potansiyeli taşıyan tüm kurumları yeniden tasarımlamaya zaten kararlı olan iktidar bundan tepe tepe yararlandı.”

‘Aydın bey, Kral Lear’ı anımsatıyor!’

Haluk Şahin, Doğan Grubu’nun son 2 yıldır kendi yayın organlarında yaptığı ya da yapmaya razı olduğu operasyonları değerlendirirken bazı noktaların altını çiziyor: “İplerin biraz gevşetilmesi için her türlü tavizi verebileceğini kanıtlama çabası, grubu askıya alanları zevkten dört köşe etmesinin yanı sıra daha talepkar hale getirdi.

Bırakın yatırım alanlarını, gazete yöneticileri ve köşe yazarları düzeyinde talepler olağanlaştı.

Nitekim, Radikal’den çıkarılan Türker Alkan’ın hatırı bile sorulmazken, her yazısında iktidarı öven ve AKP muhaliflerine en ağır sözlerle saldıran Hasan Celal Güzel‘e hemen Vatan Gazetesi’nde bir köşe bulundu.”

Şahin, sürek avı sonucu takatsiz kalan grubun büyük bunalımını şu sözcüklerle betimliyor: “Veda mektubumun ardından Aydın Doğan‘dan gelen ve şahsıma iltifatlarla bezenmiş ‘çaresizlik’ telefonunu buruk bir gülümsemeyle dinledim. Aydın Bey’in Kral Lear’ı anımsatan yorgun cümleleri büyük resme uyuyordu.

Artık ipler başkalarının elindeydi.”

Deniz YILDIRIM - 09 Aralık 2011 - Aydınlık

Son Yazılar