sivas_kongresi“Anıtkabir’e Çıkmanın Ertesi Günü” (2)

Biz Cumhuriyet Türkleri! Yaşasın Türkiye Hareketi başlatalım!


– 1 –

Arkadaşlar,

10 Kasım 2010’da Anıt-Kabir’e Atatürk’e sevgi ve saygımızı sunmaya; o’ndan ve o’nun huzurunda birbirimizden, birlikteliğimizden güç almaya çıktık. İyi, güzel. Sonra?


Evet, sonra? Ertesi günü?

Aslında daha o gün oradan ayrılırken dağılmadık mı? Birkaç kişilik arkadaş topluluklarını saymazsak, yurdun dört bir yanından dağınık gelmiştik (kayıtlara göre 47’si yabancı toplam 198 Bin 544 kişi) yine dağınık döndük! Ertesi günü, 11 Kasım 2010’da yine yurdun dört bir köşesinde yüreğimizde aynı vatan sevgisi, beynimizde benzer kaygılarla dolup taşar fakat büyük çoğunluğumuz birbirimizden habersiz, kopuk, iletişimsiz, eşgüdümsüz, örgütsüz kısacası dağınık bir halde günlük yaşamımıza bir önceki gün ara verdiğimiz noktadan yeniden koyulduk.

Aslında bir “enerji” var. Hattâ kalkıp Anıt-Kabir’e gittiğimize göre yatar halde olmaktan çıkmış, hedefe (Anıt-Kabir’e gitmeye) yönelik bir edime, eyleme dönüşmüş bir enerji – lakin daha oradan ayrılırken buhar olup uçtu gitti o enerji! “Sinerji”ye çeviremedik …

Kötü mü ettik, gitmese miydik?

Elbette hayır. Bu kadarı bile bir enerjinin dışavurumudur, bir mücadele, bir direnme kararlılığının gösterilmesidir. Ama hep aynı şekilde daha kaç yıl gideceğiz? Daha kaç yıl Ata’mıza gidip vatanın elden gittiğinden yakınacağız, hainlere atıp tutacağız? Gelecek yıl yine aynı halde gidersek, hele ülke o tarihte bugünkünden de daha tehlikeli bir durumda ise (ki gidişat o yönde) bırakın Ata’mıza karşı mahcup olmayı, kendi bilincimizde, vicdanımızda rahatsızlık duymayacak mıyız? Yoksa bir 10 Kasım’da daha, yine “görevini yapmış olmanın huzuru içinde” (!) dağılacak mıyız – bir sonraki yıla dek?

O  halde ne yapalım?

En başta şu gerçeğin bilincine varalım: Bir “lokomotif” yoksa enerji oluşsa bile uçar gider!

10 Kasım 2010’da Anıt-Kabir’e protokol gereği değil gönülden gidenlerin; o gün saat 9’u 5 geçe 2 dakika boyunca çalan sirenlerle yurdun dört bir yanında kendiliğinden saygı duruşuna geçenlerin henüz / hâlâ bir “lokomotifi”, yâni yeniden ulusal direniş mücadelesinde siyasal önderlik edecek ve bütün ulusu kucaklayan, ulusça kucaklanan bir örgütlenmesi, bir ortak / birleşik siyasal iradesi yok. Kısacası Biz Cumhuriyet Türkleri ulusu kucaklayan ve ulusça kucaklanan bir önderlik oluşturamadıkça Anıt-Kabir’e gitmek “çözüm” değil. “Ertesi gün ve günler ne yaptığımız” önemli. Belirleyici. Enerjilerimizi sinerjiye dönüştürmeliyiz. Nasıl?

– 2 –

Arkadaşlar,

Var olan ve vatansever cephedeki siyasal partilerin durumları ortada. Kuşbakışı tepeden baktığımızda üç küme görüyoruz: Bir kümede, parti olarak tabelaları, genel başkanları, vs. var fakat yaygın örgütleri yok, seçmenleri yok! Diğer kümede partileri, örgütleri, hattâ militanları var sayılsa da oy verenleri yok! Bir başka kümedekiler ise gönüllü / gönülsüz, zoraki seçmenlere sahip; örgütleri de var lakin militanlarından ziyade “kurşun askerleri” örgütlere egemen – eğer  “örgüt” denebilirse!

Yine kuşbakışı tepeden (dolayısıyla tümüne de eşit uzaklıktan) baktığımızda bu partileri siyasal çizgileriyle de üç farklı kümede görüyoruz: Biri, ulusalcılıkta ve / veya solculukta keskin partiler (kiminin hem ulusalcı, hem solcu yanı keskin; kiminde bunlardan biri öbüründen daha ağırlıklı). Diğeri, ulusallığını Sağ’ın şu veya bu tonuyla birleştirmiş partiler (kiminde din ile milliyet saç örgüsü gibi; kiminde bunlara ekonomide “liberal”lik, kiminde “devletçilik” eşlik ediyor). Bir başka çizgi de Atatürkçülüğü mü yenileyerek öne çıkarsın; Ecevitçi bir halkçılığa mı sarılsın yoksa Karen Fogg’un beğeneceği türde bir sosyal-demokrat partiye mi dönüşsün yalpalayışında, aslında şu sıralar çizgisi belirsizleşmiş bir durumda!

Kısacası hiçbiri şu veya bu eksiği / eksikleri nedeniyle tek başına siyasal önderlik yapabilecek konumda değil, güçte değil. Acı ama gerçek bu. O kadar ki Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran ve 1950’ye dek tek başına yöneten, Atatürk’ün partisi, Kuvay-ı Milliye’nin, Müdafaa-i Hukuk derneklerinin uzantısı koskoca CHP’nin “Deniz Baykal’ın kaset darbesi”yle düşürülmesinin ardından tam da ABD’nin, AB’nin, Talabani’nin beğenecekleri, İkinci Cumhuriyetçi tayfanın içine doluşacağı; “partiyi yeniliyoruz, gençleştiriyoruz” dolandırıcılığıyla “dönüştürülme, başkalaştırılma” ve AKP’ye “Batı yanlısı, modernist alternatif” (isterseniz “yedek lastik”) halinde çarpıtılma tehlikesi bile çok ciddi olarak söz konusu.

“Demokratik kitle örgütleri” de (DİSK’ten ADD’ye yüzlerce birlik, dernek, sendika) belki bir ikisi dışında ne örgütlenme, ne tabandan aldığı güç, ne kitleyle ilişkisi, ne de siyasal etkisi itibariyle ne yazık ki göz doldurucu, göğüs kabartıcı, güven verici bir kuvvet ve konumda değiller.

“Durumumuz”, biz yâni anti-emperyalist bir direniş ve (sanıldığından çok daha büyük ve yandaşları tarafından bile hak ettiği değeri “bilimsel” olarak henüz pek kavranmamış) bir Devrim’le kurulmuş Türkiye Cumhuriyeti’nin yaşamasından, daha ileri götürülerek yaşatılmasından; Sevr’de kâğıda döküldüğüyle kalan yıkım projesinin bir daha ve daha büyük bir ustalıkla, daha büyük bir güçle yeniden sahnelenmesine direnmekten yana Biz Cumhuriyet Türkleri olarak, artan bir hızla gelen büyük felaketin, tehlikenin farkında olan vatanseverler olarak “durumumuz” budur bugün.

Bunu zaten hissediyor, her gün yaşıyor olabiliriz. Ama bu, bizim “içinde kulaç attığımız gündelik gerçekliğimizi” doğru algıladığımız, bilinçle kavradığımız anlamına gelmiyor. Elbette az veya çok sayıda bireysel olarak bu durumun farkında olanlarımız var ve iyi ki var lakin kabul etmeliyiz ki çoğumuz “bu duruma alışmış” halde. Kendi küçük çevresinde mücadele ediyor, örnek olsun kapı kapı dolaşarak, varoşlarda “kitle çalışması” yapıyor… Oysa propaganda bir şeydir, siyasal önderlik bambaşka şeydir. “Genel kurmayı” olmayan bir ordu ne kadar savaşabilir? Kaldı ki bizim bugünkü halde ne Genel Kurmay’ımız var, ne de “ordumuz”. “Askerlerimiz” ise yurt çapında dağınık halde. Ne bağlantı, ne eşgüdüm…

– 3 –

Arkadaşlar,

Bu şekilde gidemeyiz, vatanımızı bu şekilde koruyamayız, Türkiye’yi bu halde kurtaramayız. O halde gereğini yapmak durumundayız, gereğini yapmak zorundayız. Zaman yitirmeden ve ille de “tamam, geçin arkama, katılın bizim gruba” demek tekbenciliğine, tekkeciliğine asla yeltenmeden.

Düşünün ki (inanılır gibi değil ama gerçek!) Atatürk Devrimi’nden bunca yıl sonra ve üstelik bugünkü Türkiye, o zamanlar ölmekte olan Osmanlı Devleti ile kıyaslanmayacak derecede pek çok bakımdan gelişmiş, güçlü, dinamik bir ülke olmasına rağmen yıllardır iktidarı da / muhalefeti de “emperyalist dış güçler ve içerdeki Ali Kemal’ler” tarafından darbelerle, tuzaklarla, tertiplerle “tanzim edilen” / “dizayn edilen” bir duruma düşmüş halde – bir Irak gibi “dış düşmanın açık işgali” altında da olmadığımız halde!.. Ve sonumuz Irak’tan beter olacak yönde! “Yeni-Osmanlı” oluyoruz hayaliyle “Osmanlı’nın sonu”na benziyoruz git gide!

Bu demektir ki Türkiye’nin bugün tarihsel gündeminde baş madde: “vatan savunması”dır. Ne “sınıf mücadelesi”, ne “Türk-İslam sentezi”, ne 60 yıllık CHP – DP rekabeti.

Ve bir Ulusal Direniş anca yurt çapında ulusal birlik ve birlikteliğin sağlanmasıyla, yâni vatanseverlere “seferberlik emrinin çıkartılması”yla, tüm ulusal güçlerin tek bayrak altında (= ay yıldızlı al bayrağımız altında) toplanmasıyla, eşgüdümle zafere yürütülür.

Bu, bugün, bugünkü hal ve koşullarda somut olarak nasıl olacak?

En başta, bu zorunluluğun bilincine varmak ve gereğini yapmak üzere harekete geçmeyi her birimiz benliğinde içtenlikle, özveriyle, bireysel hesapları itip öncelikle Ortak Akıl’ın bir parçası olmayı içine sindirmekle.

Bu algı, kavrayış ve bilince sahip öncülerin

1) her ilçede, her ilde partiler üstü, dernekler üstü bir yaklaşımla ve fakat içlerine “ulusallık / vatan savunması” çizgisinde düzgün tavrı olan her partiden, her dernekten vatanseverleri alarak  birer “Yaşasın Türkiye” kurulları oluşturması ve

2) bu kurulların dayandığı örgüt tabanları, halk tabakaları ile zaman yitirmeksizin en sıkı şekilde bağ kurmaları sonucunda

3) seçimlere katılacak vatansever cephedeki her bir partinin merkez ve yerel yönetimleri üzerinde bir “odaklanmış, yönlendirilmiş kitle ağırlığı” elde etmeleriyle

4) bu ağırlığı her ilde o ilin yerel siyasal koşullarına ve partilerin ulusal düzeydeki güçleri ile olabildiğince doğru ve hakkaniyetli bir ölçüyle Genel Merkezler düzeyinde varılacak bir mutabakatın sonucu olarak

a) partilerin milletvekili adayları üzerinde söz hakkı / etkileme gücü

b) bazı illerde kazanma olasılığı “en güçlü vatansever parti”de oyları birleştirmek üzere parti yönetimlerini ikna etmek için ağırlık koymasıyla. (Elbette bunda 2007 Genel Seçimi’nde Rahşan Ecevit DSP’sinin CHP’ye yaptığı görülmemiş “siyasal dolandırıcılık” örnek olamaz, örnek alınamaz!)

Elbette destek verilecek partilerin (en başta da CHP’nin) siyasal çizgisi, söylemi, yönetimi “vatanseverlik, ulusallık, halkçılık, anti-emperyalizm” gibi ölçütler ışığında değerlendirilecek ve son karar ona göre belirlenecektir.

Herkesin bildiği gibi, yürürlükteki siyasal partiler yasası demokrasiye de, cumhuriyetçiliğe de aykırıdır! Dahası hemen her parti yönetimi yasanın demokrasiye aykırılıklarını fiilen tepe tepe kullanmaktadır. O derecede ki hangi partiden olursa olsun seçilen vekillerin büyük çoğunluğu gerçekte kendisini seçilecek yerden, sıradan aday gösteren Genel Başkan ve bir iki üst düzey yöneticinin vekilidirler, milletin değil. Bundan ötürü ortada bir genel seçim tiyatrosu vardır, gerçekte seçilmiş değil, atanmış vekiller söz konusudur iktidarda da, muhalefette de. Böyle bir rejimin demokrasi ile de, cumhuriyetle de ilgisi yoktur. Zaten AKP gibi bir partinin elinde Türkiye dört nala CumhurBeylik denebilecek bir dikta düzenine doğru gitmektedir! Aslında bu açıdan bakınca, önerdiğimiz “kurullar”ın işlemesi parti içi demokrasi eksikliğine de, partide  fiilen cumhuriyet anlayışından sapmaya da panzehir işlevi görebilecektir.

Bu kurullar, yurt çapında kendi içlerinden temsilcileri bir “Ulusal Kurultay” çatısı altında ve birer yıllık dönemler için bir “Gölge Meclis” (Kurullar Büyük Ulusal Kurultayı – KBUK) olmak üzere görevlendirebilir (seçebilir).

Tarih yinelenmez, yenilenir. Kuklalığıyla Osmanlı’nın son dönemine benzeyen bir yönetim sergileyenler karşısında Biz Cumhuriyet Türklerinin de Ulusal Direniş Mücadelemizden, Müdafaa-i Hukuk örgütlerinin Erzurum ve Sivas Kongreleri’nden, vatanseverlik ortak paydasında buluşmak kaydıyla farklı eğilimleri çatısı altında buluşturan T.B.M.M.’ni kurmalarından esinlenmemiz doğaldır. Şu farkla ki şimdiki T.B.M.M. ve olasılıkla 2011’de seçilecek olan biçimsel de olsa meşruiyetini sürdürdüğü sürece “Ulusal Kurultay” bir “Gölge Meclis” olarak vatanseverler için çeşitli düzeylerde yönlendirici bir “ortak akıl” / bir “genel kurmay” işlevi görecektir.

Önemli bir nokta daha: “Parti”, adı üstünde bir “bölen” demek. Bu kadar çok parti o kadar çok bölünme demek. Oysa Türkiye, biliyoruz ki 2011 Haziranı’ndaki genel seçimde, geleceğini belirlemekte “başkalaşma, bölünme otoyolundan önceki son çıkış” şansını (ne kadar küçük de olsa) kullanacaktır. Bu koşullarda özellikle “küçük” partilerin birleşmesi, en azından seçim ittifakı yapması önemlidir, yararlı olur. Partiler, dernekler isterlerse örgütsel bağımsızlıklarını ve varlıklarını sürdürebilirler. Bunun yanı sıra “partiler üstü” ve özellikle de en başta Türkiye Cumhuriyeti’ni tam bağımsızlık, ulusun birliği, devletin bölünmezliği, ülkenin bütünlüğü ve laik cumhuriyet, sosyal hukuk devleti ilkeleri ortak paydasında buluşmak kaydıyla Ulusal Kurultay’da temsil edilebilirler.

Yerel kurulların kaç üyeyle kaç temsilci çıkartacakları, Ulusal Kurultay’da toplam kaç temsilci olacağı, Ulusal Kurultay’ın merkezi, vb. konular süreç içinde belirlenir.

Bu mücadele ilk kez “Türkiye Cumhuriyeti”ni kurmasıyla modern anlamda bir “ulus” kimliği kazanmış Türklerin; soy kökeni, dinsel inancı ve mezhebi her ne olursa olsun kendisini ulusal kimliği itibariyle “Türkiye Cumhuriyeti”nin bir yurttaşı ve dolayısıyla Türk Ulusu’nun bir parçası, bir “Türk” olarak hisseden, kabul eden herkesin ortak ödevidir. Bu yolda Türkiye Cumhuriyeti’ni içeriden ve dışarıdan yıkmaya, bölmeye, başkalaştırmaya yönelmiş her türlü düşmanca, yıkıcı odaklara, akımlara, kuvvetlere karşı onu kararlılıkla ve bilinçle savunan her vatansever, bu ortak paydanın dışındaki konularda görüşü, inanışı her ne olursa olsun birer “Cumhuriyet Türkü”dür. (“Beyaz Türk”, “Yeşil Türk” falan filan şeklindeki adlandırmalar yanlış ve yakışıksızdır.)

“Cumhuriyet Türkleri”nin bu vatanı, bu Cumhuriyeti inadına yaşatmak ve hep daha ileriye götürmek için biraraya gelerek, birleşerek oluşturacakları partiler üstü, bağımsız, ulusal siyasal hareket, o halde, en çok “Yaşasın Türkiye Hareketi” adını hak ediyor olsa gerektir.*

Nazım GÜVENÇ - 12 Kasım 2010 - TürkCelil

Son Yazılar