“OBAMA”dan Hayırlı bir İş Bekleyenleri Büyük Hayâl Sukûtu Bekliyor…

Her ülkede olduğu gibi bizde de, değişen ABD yönetimlerine koşut şekilde oluşturulan bir kısım fikir babaları ortaya çıkar. Ve “yeni ABD yönetimin millî menfaatlerimize uygun olarak nasıl faydalı işler yapacağı”nı anlatmaya koyulurlar.


Bunların daha önceki yönetimin uygulamalarını da takdirle karşılamış kişiler olması farketmez. Meselâ bugün de gördüğümüz gibi, “ama Bush da biraz fazla yanlış yaptı” falan diyerek halkımızın ruhunu da okşayıp yeni sayfaya geçiverirler. Bunların arasında, gençliklerinde silâhlı-külâhlı işlere bulaşıp da sonradan istihbarat işlerine karışmış eski solcular, mümin Müslümanlar, ruhunu “yüksek bir güç”e satan ayrıştırıcılar (seperatörler) ve her yerde mutlaka bulunan “karıştırıcılar” (mikserler) gibi her soydan ve boydan ücretli veya gönüllü personel bulunur. Tümü de “köşe yazarı” olarak karşımıza çıkan bu kişilere bir de “hikmetinden sual olunamaz” bilim adamları eklidir… Çok fazla şey (istihbarat) anlatmak suretiyle göz boyarken aslında hiçbir şey söylemeyerek başarı kazanan bu insanların tüm görevi, sadece ve sadece “temel gerçeği aydınların ve halkın gözünden saklamak”tır; başka bir şey değil…

“Değişim!” sloganıyle seçim kazanan Obama’nın Demokrat Partisi, bütün Dünya’da bu sloganın “artık hiçbir şey Bush dönemindeki gibi olmayacak” şeklinde anlaşılmasını sağladı. Bizim—sözünü ettiğim—işbirlikçiler de, daha dün Bush döneminin Irak ve Yeni Orta Doğu projelerine verdikleri desteği unutarak kaçırılmaması gerektiğini anladıkları bu yeni fırsatın üstüne balıklama atladılar. Bu onlara göre yanlış değildi; çünkü “değişim” kavramının sadece ABD seçmenini tatmine yarayan içi boş bir slogan olduğunu artık öğrendiler...

Ne var ki, sesleri “kamuoyu” denen konglomera tarafından duyulmadığı için Türkiye’de olayları takibeden insanların varolduğunu unutmuş görünüyorlar. Dolayısiyle, meselâ Obama’ya son anda monte edilen yardımcısının aslında bir Hıristiyan Siyonisti olması gibi “basit bir ayrıntı”nın(!) gözlerden saklanabileceğini varsayıyorlar. Nitekim, en son HaberTürk televizyonunda Sayın Zafer Arapkirli’nin yaptığı programla ortaya—yeniden—çıkan ABD’de yetişmiş enerji uzmanı Ahmet Kasım Han adlı bir öğretim üyesi de bu işe karışmış görünüyor. Adının özel olarak geçirilmesine hiç gerek olmayan ABD Başkan yardımcısı Joe Biden hesabına o kadar dil dökmeseydi, bir yıl ara verdikten sonra yeniden bir “Gereğince” daha yazmak gerekmeyecekti…

Bundan tam üç yıl önce (14 Temmuz 2006) gelecekteki olaylara kerteriz olsun, gelişmeleri onun üzerinden izleyelim diye—ek olarak verdiğim—bir yazıyı burada tekrarlayacağım. 1 Mayıs 2006 tarihinde The NewYork Times Gazetesi’nde yayınlanan yazı iki kişi tarafından imzalanmış: Birisi, ABD’nin ve dolayısiyle Dünya’nın gerçek yöneticilerinden olan “Dış İlişkiler Konseyi” adlı düşünce kuruluşunun 1993-2003 yılları arasında başkanlığını yapan Leslie H. Gelb. Diğeri ise Müslümanlığın kurtarıcısı(!) “Barack Hüseyin Obama”nın yardımcısı Joseph Robinette Biden’a, yani kısaca Joe Biden’a ait (“baydın” diye okunuyor). Yazıyı, “Dünya Gündemi” Gazetesi’nin 7-14 Mayıs 2006 tarihli nüshasından—kısaltarak—yeniden aktarıyorum. Lütfen, basit cümlelerle kaleme alınmış bu yazıyı, başlığına da ilgi göstererek sabırla okuyunuz. (İtalikler ve siyahlar benimdir):
Irak’ta Özerklik Yoluyla Birlik

“Bundan on yıl önce Bosna etnik temizlikle kırılıyor ve yalnız bir ülke olarak yıkılışa sürükleniyordu. Epeyce bir tereddütün ardından ABD, Dayton Anlaşmalarıyla kararlı bir müdahalede bulundu ve paradoksal bir şekilde ülkeyi Müslümanlar, Hırvatlar ve Sırplar arasında üç etnik federasyona bölerek Bosna’yı birarada tutmayı başarabildi. Amerika ve diğer güçlerin yardımıyla Bosnalılar on yıldır görece bir barış havası içinde yaşıyor ve kendi ortak merkezi hükümetlerini yavaş yavaş kuvvetlendiriyorlar. (…)

Fikir, tıpkı Bosna’daki gibi etnik ve dini gruplara, yani Kürtlere, Sünni ve Şii Araplara kendi işlerini yürütebilecekleri bir alan verirken, merkezi hükümetin de ortak çıkarların korunmasından sorumlu olacağı Irak’ı ademi merkezi bir yapıda birarada tutmaktır. Bu fikre, Amerikan askerlerini önce çekerek ve bölgesel bir saldırmazlık paktı oluşturarak Sünnilerin katılımı da sağlanabilir. Giderek daha da açık bir şekilde görülmektedir ki Başkan Bush’un Irak’ta zafer için bir stratejisi bulunmamaktadır. Bush daha ziyade mağlubiyeti engellemeye ve sorunu halefine devretmeye çalışmaktadır. (. . .)

Irak’ın yeni ulusal birlik hükümeti kötüye gidişi durduramaz. Iraklılar son üç yılda bu türden üç hükümet gördü; her birinde Sünniler üst düzey makamlarda yeraldı ancak buna rağmen bunların kayda değer hiçbir etkisi olmadı. Bu feci tuzaktan kurtulmanın alternatif yolu, içinde beş bileşeni barındırmaktadır:

İlk olarak Bağdat’ta kalıcı bir merkezi hükümet ile büyük oranda özerk üç bölge kurulmalıdır.  Kürt, Şii ve Sünni bölgeler kendi yerel hukuklarından, yönetimlerinden ve iç güvenliklerinden sorumlu olacaktır. Merkezi hükümet sınır güvenliğini, dış ilişkileri ve petrol gelirlerini kontrol edecektir. Bağdat federal bir alan olacak, nüfusun karmaşık bir yapı gösterdiği yerlerin güvenliğini farklı mezheplerin mensuplarından ve uluslar arası unsurlardan oluşan bir polis gücü sağlayacaktır.

Böyle bir ademimerkezi yapı göründüğü kadar radikal bir öneri değildir, zira Irak Anayasası zaten federal bir yapı ve eyaletlerin bölgesel hükümetler oluşturacak şekilde biraraya toplanması için gereken zemini sunmaktadır. Üstelik mevcut durum, gidişatın zaten parçalanmaya doğru olduğunu göstermektedir. Bütün cemaatler son çare olarak görseler de federalizme giderek daha çok destek vermektedirler. (…) Kürtler ise 15 yıldır sahip oldukları özerklikten vazgeçmeyeceklerdir.

Bazıları güçlü bir bölgeci yapılanmanın mezhep temelli temizlik harekatlarını tetikleyeceğini söylüyorlar. Ama şu anda olmakta olan şey de zaten budur. Öte yandan diğerleri ise bunun ülkenin parçalanmasına yol açacağını savunuyorlar. Ancak parçalanma çoktan başlamış durumda. Bosna’da olduğu gibi güçlü bir federal sistem, Irak’ta sözkonusu her iki durumun da yaşanmasını önleyecek tutarlı ve yaşayabilecek bir çözümdür.

İkinci bileşen ise, geri çeviremeyecekleri bir teklifle Sünnileri federal sisteme katılmaya çekmektir. Başlangıç olarak Sünniler, merkezi bir hükümette Kürtler ve Şiilerin tahakkümü altında yaşamak, ya da bir iç savaşın esas kurbanları olmaktansa kendi bölgelerinin yönetimine sahip olmayı yeğleyeceklerdir. Ama ayrıca Sünnilere, petrol fakiri bölgelerini geçindirmek için para da verilmelidir. Sünnilere tüm gelirlerden yüzde 20 oranında pay verilmesini sağlayacak gerekli anayasa değişikliklerinin yapılması gerekir.

Üçüncü bileşen, kadınların ve etnik – dini azınlıkların haklarının güvence altına alınmasıdır. Bunun için Amerikan yardımlarının arttırılması, ancak yardımların sözkonusu haklara saygılı olunması koşuluna bağlanması gerekmektedir. Bu hakların korunması bilhassa güneydeki Şii bölgesinde güç bir iştir, fakat Washington’un yaygın ihlaller durumunda para yardımının kesileceğini açıkça belirtmesi gerekir.

Dördüncü olarak ABD başkanı orduya 2008’e kadar Amerikan askerlerinin Irak’tan geri çekilmesini sağlayacak bir plan hazırlaması emrini vermelidir; ancak bununla birlikte teröristlerle savaşacak ve Irak’ın komşularını samimi olmaya teşvik edecek boyutta etkin bir gücün de ülkede kalmaya devam etmesi şarttır.

Beşinci olarak, uluslararası bir organın ya da Birleşmiş Milletler’in çatısı altında Irak’ın sınırlarına ve federal sistemine saygı gösterilmesi taahhüdünün verileceği bir bölgesel konferans toplamamız gerekir. Irak’ın komşuları ülkenin parçalarına yönelik girişimleriyle kazançlı çıkacak olsalar da, her biri daha büyük bir savaş tehlikesiyle yüzyüze kalacaktır.

Büyük güçlerden oluşacak ve komşuların anlaşmaya uymalarını güvence altına alacak bir “temas grubu” kurulmalıdır. (. . .) Beş bileşenli alternatif plan Iraklılar arasında mutlaka sağlanması gereken siyasi çözüm için akla yatkın bir yol sunmaktadır. Tabii ki bunun yanında siyasi çözümün işe yaramasını sağlayacak gerekli ekonomik, askeri ve diplomatik manivelaların da olması lazımdır. Bu aynı zamanda Demokratlar ve Cumhuriyetçiler için güvenlik çıkarlarımızı koruyacak ve ülkemiz için kendini feda edenleri onurlandıracak makul bir çözüm yoludur.”

Biden’ın sözünü ettiği “bölerek birarada tutmak”, ya da eski söylemiyle “parçala ve yönet” stratejisi, Roma İmparatorluğu’ndan süzülüp İngiliz emperyalizminde tesviye edilerek bugünkü ABD’nin dış politikasına çakılmıştır. [Yugoslavya ve Bosna olaylarını önce insanları savaştırarak sonra da bölerek, sorumsuz bir şekilde çözdüğünü sanan ABD güçlerinin dayattığı Dayton Anlaşması’nda Biden’ın da rolü olduğunu bu arada belirteyim.] Bizim “klasör kafalar” da hâlâ enerjiyi ayrı, kolonizasyonu ayrı, kültürlerin dumura uğratılmasını ayrı, ahlâkı, dini-imânı, psikolojik (mental) çökertmeyi ayrı sanarak menfaat çetelerine milletçe ortak olmamızı öneriyorlar.

Özetleyecek olursak: Aynı Kennedy gibi İrlandalı Katolik olan Biden, ABD’li bir “dış ilişkiler uzmanı” ünvanıyle “Siyonist” olduğunu on defadan fazla iftiharla açıklamış bir elitist olarak, İsrail’le sonsuz-sınırsız ilişkiden vazgeçilmeyeceğini müjdelemektedir. Daha önce çeşitli kereler Başkanlığa aday olan 67 yaşındaki Biden, son seçimlerde de aday olacakken Obama’ya katılmış/katılmaya ikna edilmiş bir Demokrat Parti senatörüdür. Hiç şüphesiz ki başkanlığı sırasında Obama’nın ölmesi veya bir nedenle çekilmek zorunda kalması gibi hallerde ABD başkanı olacaktır…

Dünya’nın temel sorununun enerji olduğunu ABD Senatosu’nda ilk dile getirenlerden biri olan Biden, 2008’den itibaren de OrtaDoğu’daki savaş merkezinin Irak’tan Afganistan’a kaydığını ileri sürerek oraya daha fazla asker yığılmasını sağlamaya yönelik bir kampanya yürütüyordu. Obama’nın başkanlığa gelir gelmez bu doğrultuda çaba sarfetmesi, her ikisinin de aynı ekolden feyz aldığını gösteriyor diye düşünüyorum. [Daha ayrıntılı bilgi için Dış İlişkiler Konseyi’nin (İng.=Council on Foreign Relations - CFR) Biden’la ilgili web sayfasına bakınız.]

Bir süredir posta kutuma gönderilen mesajlardan, “renkli” bir kişilik sanarak halkımızın da Obama’ya sempatiyle yaklaştığını gördüğüm için son bir vurgulama daha yapayım:

2006 Mayısında yazılan Dış İlişkiler Konseyi kökenli bu Irak’ın üçe bölünmesi planı, 2007 yılı sonunda—bağlayıcı olmayan—bir  ABD Senatosu kararıyla da onaylanmıştır. Yani aslında ABD’nin yönetici elitleri, ellerinin altında hazır bekleyen bir dosyaya da sahiptirler ve geriye sadece bunun zeminini tesviye etmek kalmıştır. Üstelik bu üçe bölme planının ilk ayağı olan  ABD–İsrail–Türkiye hattının vazgeçilmezi, yani  Türkiye destekli (himayeli) bir Kürdistan Cumhuriyeti gerçekleşmek üzeredir. Dolayısıyle, ön yüzüyle kapitalizmin işini kolaylaştırırken, arka yüzüyle de üç büyük Hıristiyan merkezini tatmin edecek  şekilde Müslümanlığın, zaman içinde Hıristiyanlığın alt seksiyonu olmasının yolu açılacaktır. Zaten yukarıda belirttiğim bu hat kurulursa, Müslümanlığın düşürülmesi yani “lüzumsuzlaştırılması” da otomatik hale gelir… (Sıkı dincilere duyurulur!..)

Bush’tan sonra “değişim” sağlayacağı düşünülen Obama yönetiminin, değişmez ABD politikalarının sempatik yüzünü temsil ettiğini ne kadar vurgulasak azdır. Bu sempatik yüz, müttefik ülkeler üzerinde yumuşak ve acısız operasyonların başladığına işaret ediyor; yani gerçekten de bir değişim yoldadır. Ne var ki değiştirilecek olan ABD yönetiminin emperyalist politikaları değil,—çok değerli hocalarımız, köşe yazarlarımız, yani büyüklerimizin siyâsî ve misyonerce işbirliği sayesinde—Türkiye’nin üstyapısı olacaktır. Altyapımız zaten parça parça edildiği (satıldığı) için “büyük düşünen” emperyalist merkezlerin “küçülmüş” üstyapıyı dumura uğratması hem imkânsız gözükmüyor, hem de kısa vâdede sonuçları alınabilir kalitede… Bilmem anlatabildim mi?..

Cumhur AKSEL - 21 Temmuz 2009

Son Yazılar