Gölge CIA'dan savaş iması!

CIA'ya yakınlığıyla bilinen Stratfor adlı kurumun yöneticisi George Friedman, “Arap Baharı”nın iyi gitmediğini yazdı. Gölge CIA “başarı için askeri müdahale şart” imasında bulundu.


CIA kaynaklarına yakınlığıyla bilinen Stratfor adlı özel istihbarat örgütünün kurucusu ve yöneticisi George Friedman, 15 Ağustos'ta kurumun internet sitesinde “Arap Baharı'nı Yeniden Değerlendirmek” başlıklı bir makale yayımladı. Politikaları yönlendirmeyi hedefleyen analizleriyle tanınan Friedman, söz konusu makalenin satır aralarında önemli imalarda bulunuyor.

Gölge CIA kaygılı

Makalenin girişinde “Arap Baharı'nın üzerinden altı ayı aşkın zaman geçti; artık neler olup neler olmadığını enine boyuna değerlendirmenin zamanı geldi” diyen Friedman, Ortadoğu'daki gelişmelere ilişkin ABD emperyalizminin kaygılarını yansıtarak devam ettiği makalesinde şunları yazdı:

“Arap dünyasının dinamikleri kendi başına önem taşısa da yaygın kargaşanın ortaya çıkmasının nedenleri Arap dünyasının ötesine geçiyor. Ancak Arap Baharı'na duyulan inanç, Avrupa ve Amerika'nın bölgedeki ve dünyadaki politikalarını şekillendirmeye yardımcı oldu. Geçtiğimiz ocak ve şubat aylarının varsayımları yetersiz, hatta yanlış çıkarsa bunun bölgesel ve küresel sonuçları olacaktır.”

Bu sözler, ABD'nin dış politikasının şekillenmesinde bir yeri olduğu bilinen ve pek çok kesim tarafından “gölge CIA” olarak anılan kurumun Ortadoğu'daki gelişmelerden duyduğu kaygıyı özetlemesi açısından önemli. Daha açık bir şekilde ifade edilecek olursa, Friedman'ın yazdıkları Arap Baharı söylemine çok yatırım yapılmasına karşın geçen altı ayda istenilen sonucu almaktan uzak olunduğunu anlatıyor. Ardından da başarısızlığın ABD ve AB emperyalizmi açısından ağır bir bedeli olacağı kaygısı ifade ediliyor.

“Ya rejimi değiştiremezsek...”

Süreci Doğu Avrupa'da sosyalizmin çözülüşü ile karşılaştıran Friedman şöyle devam ediyor:

“Arap dünyasında 1989'da Doğu Avrupa'da komünizmin yıkılışında gördüğümüz gibi hızlı ve tam bir çöküş gerçekleşmedi. Daha önemlisi Libya ve Suriye'deki iç savaşlardan çıkabilecek rejim değişiklikleri açık bir zafer kazanamayabilir; zafer kazananlar açıkça demokratik rejimler olmayabilir ve demokratik olanlar da açıkça liberal olmayabilirler. Her Libyalının altında özgür kalmayı arzulayan, özlem dolu bir Fransız cumhuriyetçisinin olduğu efsanesi fazlasıyla şüphe götürür.”

Aslında Tunus ve Mısır'daki halk ayaklanmalarının başlamasından kısa bir süre sonra emperyalizmin ideologları arasında sürecin iyi yönetilip yönetilemeyeceği konusunda kuşkularını dile getiren başkaları da olmuştu. Özellikle Yahudi lobisine yakın kaynaklar, bölgede İslamcı güçlere geniş bir hareket alanı açan rejim değişikliği süreçlerine ilişkin mesafe beyan etmekteydi. Ancak genel olarak bölge dengelerini köklü bir biçimde sarsan sürece olumlu yaklaşılması ve bu kuşkuların bertaraf edilmesini sağlayacak çok sayıda olanak olduğu görüşü süreç boyunca hakim oldu. Buna karşın Libya müdahalesinin geldiği nokta ve Libya'daki sözde muhalefet güçlerinin emperyalizmin her türlü desteğine karşın kendi içinde bölünmesi, bir kez daha bu kuşkuları güçlendirmiş görünüyor. Suriye'de de Baas iktidarının halen geniş bir meşruiyet zeminine sahip olması emperyalizmin stratejistlerini kaygılandırıyor.

Friedman, Suriye'deki durumdan kaynaklanan endişelerini şu şekilde ortaya koyuyor:

“ABD'den Türkiye'ye, yabancı devletler Suriyelilere yönelik öfkelerini ifade ettiler, ama bu devletlerden hiçbiri ciddi bir şekilde müdahaleyi düşünmedi. Bunun iki nedeni bulunuyor: Birincisi Libya müdahalesinin ardından herkes Arap rejimlerinin zayıf olduğunu varsaymak konusunda daha ihtiyatlı davranıyor ve hiçkimse umutsuz Suriye ordusuyla sahada hesaplaşmak istemiyor. İkincisi gözlemciler, yaygın kargaşanın bir halk devrimine tekabül ettiğini ya da devrimcilerin ille de liberal bir demokrasi istediklerini ileri sürmek hususunda artık daha dikkatli davranıyorlar.”

Müdahale kartı oynanmalı

Gölge CIA'nın yaptığı analizin mantığı yeni ve çok boyutlu bir müdahale çağrısını ima ediyor. Zira Friedman altı aydan uzun süredir devam eden sürecin başarısızlığa uğrama riskiyle karşı karşıya olunduğunu belirttikten sonra, bunun bedelinin ağır olacağını söylüyor. Ardından da rejim değişikliklerini hayata geçirmenin ve değişen rejimlerin emperyalizmin istediği doğrultuda şekillenmesinin önemini vurguluyor. Emperyalizmin meydan okuduğu rejimlerin başlangıçta varsayıldığı kadar zayıf olmadığı ve emperyalizmin arzu ettiği dönüşümün gerçekleşmesi için destek verilen iç güçlerin hem yeterince güçlü hem de yeterince güvenilir olmadıklarının altı çiziliyor. Sonuç olarak, güvenilir ve yeterince güçlü başka aktörlerin daha fazla devreye girmesi seçeneğinin ön plana çıkartılmak istendiği anlaşılıyor.

Aslında bunlar Friedman tarafından yapılan analizin satır aralarını okumayı bile gerektirmeyecek bir açıklıkla dile getiriliyor:

“Arap Baharı'nda gördüğümüz gibi, baskıcı rejimler her zaman kitlesel ayaklanmalarla karşı karşıya kalmıyor ve kargaşa ille de kitlesel bir destek bulunduğu anlamına gelmiyor. Alternatiflerin de geçmişte var olandan daha makul oldukları söylenemez (...) Libya, yetersiz bir güçle savaş başlatmanın sonuçlarına dair örnek vaka niteliğinde... Suriye yumuşak gücün sınırlarını gösteren güçlü bir örnek teşkil ediyor. Mısır ve Tunus, kendini aldatmamanın önemi konusunda ders kitaplarına girebilecek türden örnekler...”

Emperyalizmin Ortadoğu'da geri dönüşü olmayan bir süreci tetiklediği ve bu sürecin emperyalizm açısından da önemli riskler barındırdığı aşikar.

Gölge CIA'nın askeri müdahaleden başka yol olmadığına ilişkin iması ise, başarısız işgal girişimlerine bir yenisini ekleme riskiyle malul. Friedman açıkça yazmasa da, bu riski emperyal hülyalarla şişirilmiş taşeronların sırtına daha fazla yıkarak asgariye indirmek istediklerini görmek zor değil. Kaldı ki ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton Türkiye ve Suudi Arabistan'a Beşar Esad'a baskı yapma çağrısında bulunduğu açıklamasında şunları söylemişti:

"Önderlik ediyoruz, ama önderlik etmenin bir kısmı da başkalarını sahaya sürebilmek. Ve bunu yaptığımızı düşünüyorum. Eğer ABD Esad'ın gitmesi gerektiğini söylerse dünyanın buna tepkisi 'peki, tamam, sırada ne var' demekten ibaret kalır. Ama Türkiye bunu söylerse, Kral Abdullah söylerse, başkaları söylerse Esad rejiminin bunu görmezden gelmesi mümkün olmaz."

soL – Dış Haberler - 17 Ağustos 2011

Son Yazılar