AB’nin ekonomik geleceği, Almanya ve Türkiye

Küresel ekonomide son zamanlarda en dikkati çekici ve kritik gelişmeler, bilindiği gibi, Atlantik’in iki yakasında da kendisini gösteriyor. Fakat aralarında önemli bir fark var: Avrupa yakasında ekonomik kriz potansiyeli doğrudan Avrupa Birliği’nin yapısını bozacak, hattâ çözecek bir ağırlık ve özellik taşıyor.

Avrupa Birliği, kendini “birlik” olarak tanımlasa ve bu yönde “tek pazar” oluşturmak, sınır  geçişlerini kolaylaştırmak, dahası üyelerinin tamamını değilse de azımsanmayacak bir bölümünü     kapsayacak şekilde ulusal paralarını terk edip ortak para birimi (Euro) benimsemek, AB’yi kapsayan bir Merkez Bankası oluşturmak vd. gibi önemli adımlar atsa da henüz hakiki anlamda bir “birlik”    yani “bütünleşme” sağlamış olmaktan hayli uzak. Dolayısıyla eklem yerleri, kırılma hatları adet olarak çok; yapı olarak kırılgan.

Bu türden bir yapının bütünlüğünü sağlayan en önemli etken ise ekonomidir. Çünkü ekonomi altyapı demektir ve o düzeyde bütünleşme olmamışsa üstyapıyı oluşturan siyasal ve hukuksal, keza bürokratik birtakım katlarda “birlik ve bütünlük” söylemi, kurumları “havada” kalır o da anca temelin gücü ölçüsünde taşıyabildiği sürece. Temelde kırılma hatları kırıldığında (kırılmanın şiddetine, hattın önemine, ağırlığına göre) yapı hasar görmekten çöküp dağılmaya dek uzanabilen derecede etkilenir.

Pembe Rüya

Ekonomik piyasanın birliği, AB içinde gümrük sınırlarının kaldırılmış olması gerekli ama asla yeterli olmayan birer etkendir. Bu haliyle AB içinde her ülke, diğerleri için kendi ekonomik coğrafyasına eeklenen birer artı ülkedir. Ama bu anlamda, bir ara, Suriye de Türkiye’nin ekonomik coğrafyasına eklenmiş / eklemlenmiş bir + ülke idi. Keza bir süreden beri aynı şey Türkiye ve Acara için de, genelde Gürcistan için de söylenebilir. Fakat nasıl ki bu somut durum adı geçen ülkeler ile Türkiye arasında çok daha gelişmiş bir bütünleşmeye anca bir basamak olmak değerinde ise AB içindeki ülkelerde de bu böyle.

Oysa gerçek anlamda ekonomik bütünleşme en azından tek bir  malî politikanın bütün Birlik veya en azından Euro bölgesi içinde yürürlükte olması ve Birliği / bölgeyi oluşturan üye ülkeler arasında ekonomide, finansta bir eşgüdüm, az çok eşit koşullar ve gelir ve giderlerin hakça paylaşıldığı, dayanışma ve çabada karşılıklı iyi niyetin bulunduğu bir elbirliği   ortamı / düzeni / iradesi gerektirir. Bunun en azından bu devirde AB’de anca bir “pembe rüya” olduğunu belirtmeye gerek var mı?

Stratejik hesaplar

O halde, katı gerçeklere serinkanlılıkla bakınca önce şu iki gerçek olanca somutluğuyla her geçen gün büyüyerek gözümüze batmakta:

1)       İster Euro bölgesi, ister AB’nin tamamı içinde olsun ekonomik bir ayrışma elle tutulur derecede belirgin: bir yanda, başta Almanya olmak üzere ekonomisi en azından kendisini düşmekten koruyacak derecede güçlü birkaç ülke; diğer yanda, “Birlik” olmanın  üyelere yüklediği “yardım ve dayanışma” çağrısında bulunan / bekleyen / muhtaç çok sayıda ülke.

2)      Almanya’nın (şimdilerde fatura Angela Merkel’e kesilse de derin kökleri 1990′ların ikinci yarısına yani SSCB ve Doğu avrupa blokunun dağıldığı yıllara uzanan) ve bugün o’nun tarafından hayata geçirilen bir stratejik bakışla “kendi oyunu”nu oynama isteği. Bir başka deyişle, zayıf ülkeleri kendisinin fiilen “mandası” konumuna düşürme (yardımının bedeli); yok bu kabul görmüyorsa  o zaman da zayıfları Euro’dan / AB’den dışarı atma seçeneği ile başlayıp “birkaç vitesli Avrupa” diye tanımlanan tarzda ayrışmanın sınırlı ölçüde kalmasını sağlamayı denemekten düpedüz Almanya’yı 2 asırlık “Daha Doğu’ya” stratejisinin yeni bir rotasına sokmaya (Moskova ile stratejik işbirliğine) uzanan bir seçenekler yelpazesi.

Sonuç olarak, gün ve gün Rusya’yı ve Asya hinterlantını da kapsayacak “geniş Avrupa coğrafyası”nda küçük ama çok stratejik değerde, önemde  siyasal coğrafyayı değiştirecek, tarihin yazılışını belirleyecek adımlar atılmakta. Türkiye ise AKP eliyle ABD’nin taşeronu ve tetikçisi rolüyle her türlü tehlikenin içine itilmekte. Türkiye gibi “tarihi yazacak” potansiyele sahip bir ülke bugünlerde “1923 Cumhuriyeti” kimliğiyle “tarih olmakta”! Türk ulusu buna ya direnecek ya direnecek! Askerin sergilemeye başladığı “pasif direnişi” sivillerin sahiplenmesi ve daha ileriye götürmesi şart oldu, farz oldu, vacip oldu!

Ya İstiklal ya Ölüm!

Nazım GÜVENÇ - 03 Ağustos 2011 - Aydınlık

Son Yazılar