‘Tuna Nehri Akmam Diyor...’

Başlığı oluşturan “Gazi Osman Paşa” türküsü. Yarım yüzyıl önce “eylem” yapan öğrencilerin “ses”iydi; “eylem”e başlama çağrısıydı.

1960 yılının nisan, mayıs aylarında, gerek İstanbul’da olsun, gerek başka yerlerde olsun nerede öğrenciler toplanmışsa orada bu türkü söylenirdi.


Oysa böyle toplanmak tehlikeliydi. Çünkü “beş” kişiden fazla kalabalıklara “ateş” açılacağı uyarısı yapılmıştı.

Kuşkusuz, polisin “eylem”cilere karşı acımasız “orantısız” copla saldırısı da bütün şiddetiyle sürüyordu bugünkü gibi.

Ayrıca iktidardaki Demokrat Parti’nin (DP) üyeleri, taraftarları da benzer saldırıyı muhalefetteki “CHP”ye karşı yapıyorlardı; öyle ki CHP’nin Genel Başkanı İsmet İnönü’yü “taş” yağmuruna tutarak yaralamaktan bile çekinmemişlerdi.

“DP”lilerin bu saldırılarını “güvenlik güçleri” yalnızca “izlemek”le yetiniyordu, benzerini günümüzde sık sık görüyoruz.

Dahası 1960’ın mayısında henüz “biber gazı” kullanımı başlamadığından, atlı polisler atlarını, yoğun öğrenci topluluklarının üzerine sürüyorlardı hiç acımadan; insanı sağlığından eden “biber gazı” kullanımı, günümüzün “F tipi” polisine “nasip” (!) olacaktı...

1960’ta Çankaya’da “DP”yi kuranlardan Celal Bayar vardır; “DP” amblemli bastonunu hiç yanından ayırmayan, yalnızca “DP”lilerin cumhurbaşkanı olan Bayar’dan olup bitene tarafsız bir “çözüm” beklenemezdi.

Tıpkı günümüzde de Çankaya’nın “AKP”leşmesi, bu tepeden buram buram “AKP” kokuları yayılması gibi.

Kuşkusuz “DP” iktidarı, “ses”ini tüm ülkeye duyuracak “radyo”yu da ele geçirmeden duramazdı; öyle de yaptı; “devlet radyosu “DP”nin “borazan”ı oldu.

Bu konuda “AKP” daha da şans-lı; devletin sağladığı hem “ses”i, hem de “görüntü”yü, “TRT”yi tüm kanallarıyla birlikte avcunun içine alıverdi.

1960’ta “DP” devlet radyosunu -belki de- siyasal tarihte örneği görülmemiş bir “partizanlık” girişimine de ortak eder.

O dönemi yaşayanların anımsayacağı gibi, “DP” kendi içinde “Vatan Cephesi” adında garip bir kuruluş oluşturur; bütün yurttaşların da bu kuruluşa üye olmasını ister.

Böylece küçücük çocuklar, henüz doğmamış bebekler, dahası ölüler bile üye yapılıp adları günlerce, saatler boyu radyodan okunur durur.

“DP”nin bu maskaralığına çok da şaşmamak gerekir, çünkü -bir bakıma- bu olayın elli yıl sonraki bir izdüşümü olarak, R. T. Erdoğan’ı dakikası dakikasına, Çankaya’yı “AKP” ile bağlantılı büyük küçük bin bir haberi gün boyunca uzun uzun seyredip, dinlemiyor muyuz?

Bütün ara ve ana haberlerin büyük bir bölümü, CHP’yi, MHP’yi suçlayarak haykıran, yüzü pancar gibi morarıp şişen, gözlerinden kin fışkıran Erdoğan’ın sesiyle, görüntüsüyle oluşturulmuyor mu TRT’de?

Yine elli yıl öncesine dönersek, “DP”nin ocak, bucak başkanlarının bile, kendilerini devletin yönetim birimlerinden örneğin “kaymakam”dan, “vali”den üstün saydıklarını görürüz; isteklerini yerine getirmeyen “vali”yi, hemen yerinden edebiliyorlardı.

Yöneticiler gibi “halk” da topluca cezalandırılıyordu; bu konuda en ünlü örnek, Kırşehir “il”inin “ilçe”ye dönüştürülmesiydi.

Günümüzde de durumun pek “farklı” olduğu söylenemez.

Ayrıca bugün doruklarda dolaşan “din”in “siyaset”te kullanımının tohumlarını atanın da “DP” iktidarı olduğu bilinir.

“DP” hükümetinin “Başbakan”ının, kendi milletvekillerine: “Siz isterseniz hilafeti bile geri getirebilirsiniz!” çağrısı hem “din”in “siyaset”e bulaştırılmasının hem de “1923 Devrimi”nin “kazanım”larının hiçe sayılmasının temelini oluşturur.

Çelişkili bir durum da “DP”nin kendisi “çok partili” döneme geçişin ürünü olduğu halde, buna son verip “tek” partili döneme dönülmesini istemesinde görülür.

“DP” bu konudaki ilk adımını Meclis’te -gerçekte kendi içinde- ünlü “Tahkikat Komisyonu”nu kurarak atar: Komisyon H. V. Velidedeoğlu’nun deyişiyle: “Ortaçağ engizisyon mahkemeleri gibi, hem suçlayıcı, hem sorgulayıcı hem de karar verici olarak CHP’yi yargılayıp” yok edecekti.

“DP” böylece üçüncü gücü, “yargı” yetkisini de kurduğu bu komisyonla ele geçiriyordu ama, bu durum “DP”nin de sonunu oluşturacaktı.

Her ne kadar geçerli olan anayasada “güçler ayrımı”, “yargı denetimi” yoksa da, kendisi de bir hukukçu olan Başbakan A. Menderes’in, bu “üç güç”ün tek elde iktidarda toplanmasının, tam bir “sivil faşizm” oluşturacağını bilmesi gerekirdi.

Peki, yarım yüzyıl sonra “anayasa”mızda, “hukuk devleti” kavramının yer almasına; “güçler ayrımı”na, “Anayasa Mahkemesi”ne, “Yargıtay”a, “Danıştay”a; “sendika”lar v.ö’ler gibi pek çok “sivil toplum örgütü”ne, yani “güçler ayrımı”nın çiğnenmesine karşı çıkan ve koruyan onca “kural”a, “kuruluş”a sahip olmamıza karşın; “AKP” iktidarının “yasama”ya “hükmetmesi”ne, “yargı”ya da el atmasına ne diyelim?

Gerçi Başbakan bir “imam”, ama kendini “savcı” sanıyor; “imamlık” eğitimiyle “savcı” olan birinin, “hukuk devleti”nden, “güçler ayrımı”ndan ne anladığının somut örneği, yaşanan “Ergenekon Davası” maskaralığı değil mi?

Üstelik “hukuk devleti”ne karşı ikinci darbe “Torba Yasası”nı da yola koydu.

Böylece daha da semirecek olan “dinsel ve sivil faşizm”e karşı susup oturamayan “öğrenci evlatlarımız”; yaşamlarını da, geleceklerini de tehlikeye atmaktan hiç çekinmeyerek “eylem”lerini sürdürüyorlar.

Peki bizler ne yapıyoruz?

Meriç VELİDEDEOĞLU - 17 Aralık 2010 - Cumhuriyet

http://www.guncelmeydan.com/pano/

Son Yazılar