İslam Cumhuriyeti olma yolunda hızla ilerliyoruz!…

Aşırı derecede demokrat (!) birilerinin sürekli dillendirdiklerine bakılırsa; baskı altında ve korku ile sindirilenlerin sayısının her geçen gün arttığı bir süreçte “özgürlükleri” üretiyoruz. Toplumdaki çarpıklıkların en fazla ezdiği kadının payına da, içinde tutsaklık olan “özgürlük” düşüyor!.. Kadın toplumun sorun yumağında tutuldukça, siyaset tıkandığı her noktada bu sorun alanına kaçarak buradan beslenip sorunu daha da büyütebiliyor.


Belki de erkek egemen kültür için verilebilecek en çarpıcı örnek kendi yaşantımız içinden olacaktır. Erkek egemen kültürün kadını görünür kılmamak için refleksleri var. Çok doğru tespitlerde bulunduğumuz ortamlarda, söylediklerimize kulak vermek yerine, kendi aralarında konuşarak sesimizi boğmaya, dikkatimizi dağıtmaya, ilgilenmiyor, dinlemiyor, önem vermiyor gibi görünenlere tanık oluyoruz.

Üstelik bunu size yalnızca kadın olduğunuz için yapıyorlar. Bilimsel görüşler ileri sürsek de, kadınla özdeşleştirdikleri “duygusallık”la bağdaştırıp, önemsemiyor pozlarına giriyorlar. Ve kadın olup, bunca işi nasıl başardığınızı sorarak, sürekli ayrımcı söylemlerle baskılanıyorsunuz.

Demokratik görünme kaygısı da olmasa tüm önemli (özellikle yönetimsel) işleri erkekler kendi aralarında pay edecekler. Kadına ve kadın sorununa önem veriyor sözcükler kullanıp, bundan beslenerek, kendilerinin demokrat olduğunu anlatmaya çalışmanın ötesine geçemiyor çoğu özgürlüklerden yana görünen kişiler.

Yanımda Yardımcı Doçent olan erkek meslektaşımıza “Hocam” diye hitap eden kişilerin ısrarla bizlerin ismimimize “Hanım” sözcüğünü ekledikleri hitap ayrımını pek çok ortamda yaşıyoruz. Toplumun bilinç altı bilgiyi, aklı erkekle özdeşleştirecek şekilde çalışıyor. Kariyer olarak ne kadar ilerlesek de bizden geride olsa da erkek olanın “otorite” kabul edildiği bir kültürde yaşıyoruz.

İlerici, kadın haklarından yana görüşleri savunan kişilerin içinde yaşıyoruz bunları üstelik. Kadına yer açmayı bırakın, yerinden etmek, yok saymak için çaba gösterenlerin içinde sol söylemlerle kendine yer edinmiş olanlar da var. Özgür iradeli ve kendi ayakları üzerinde duran kadınlardan değil, kendi iradelerine yakın, onların yükselişine basamak olacak kadınlarla çalışmayı yeğliyorlar. Özgür iradesi ile dimdik duran kadınlardan hoşlanan bir toplum değiliz. Cemaat kültürü içinde iradelerin eritilmesine yatkınlığı özgür iradeye yer açmadan nasıl kırabileceğiz?

En ilerici geçinenin bile aklının karışık olduğu, bilgi ve aklı ile bir yere ulaşan kadından rahatsızlık duyulan erkek egemen kültürün içinde kadına toplumda verilen yer, erkeğin gerisinde kemikleşince; siyasette de, verilen öncü roller kontrollü bir simgesellikle sınırlı oluyor. Bizler yani, toplumda belli statüye ulaşmış ve bunu kendi savaşımı ile başarmış kadınların da erkekler ve hatta çoğu kez hemcinslerimizce ciddiye alınmama kompleksleri ile sıkça karşılaştığımız düşünülünce, sayıları giderek artan yaşantısı ev ile sınırlı kadınlar için  daha fazla kaygılanmak gerekiyor.

Ekonomik anlamda toplumun en güçsüz kesimini oluşturan kadınların, önemli bir kısmının başının örtüldüğü ve ekonomideki kötü gidişle örtünenlerin çoğaldığı dikkate alınınca, kadınlar, örtülü ve örtüsüz  ayrımına sürüklenerek kendi içlerinde ayrıştırılıyor. Erkek lehine kurulu eşitsiz düzenin mağduru olan kadın, kendi içinde de ayrıştırılarak, kendi içinde bir eşitsizlik alanı ile bir kez daha mağdur edilmiş ve erkek egemen kültüre karşı toplu bir mücadele şansını yitirmiş oluyor.

Türkiye’de kadın olmak zor, kendi ayaklarınız üzerinde durmaya çalışmak çok daha zor. Bilinç altı ile kadını geride bir yere yerleştirmişiz, öne çıkmak isteyene, ona yer veriyor söylemleri ile kadını sahipleniyor görünenler de engel oluşturuyor. Sözleri ile eylemleri çelişiyor. Kendi bulundukları ortamlarda kadınları eşitleme kaygısı duymuyorlar. Hatta hepsi erkek konuşmacılar kadının başının nasıl bağlanarak özgür kılınacağı tartışmalarını yaparken, her biri kendisinin ne kadar özgürlükçü olduğunu kanıtlama çabasına giriştikçe ne kadar trajikomik olduklarının farkında bile olamıyorlar.

Türkiye’de kadının eşitlik sorunu var. Bunu dünya ülkeleri sıralamasında sonlardaki yerimizden daha net görebiliyoruz. Toplum kültürünün dönüştürülmesi gerekiyor. Fakat bugün içinden geçtiğimiz iklim, kültürü kadının lehine değil, aleyhine olacak şekilde dönüştürüyor. Eşitsizlik giderek derinleşiyor. Görüntüde kadına destek çıkıyor gibi yapanları dahi arayacağımız süreçlere doğru sürükleniyoruz. Türban etrafında yapılan tartışmalar temelde rejimle ilgili bir sorun.

Kadın burada sadece araç. Kadın sorunlarını sorun olarak gören değil, kadına yeni sorun alanları açan bir anlayış var iktidarda. Kadının eşitlik mücadelesi vermesinin önüne yeni barikatlar kuruluyor. Kadının insan hakları alanı giderek daraltılıyor. Ve farkında mısınız? Tüm bu yaşadığımız olumsuzluklarda Batı’lı özgürlükçü dost ülkeler(!) bizi yalnız bırakmaktalar. 2000 öncesini anımsayınız…

Türkiye’de insan hakları yok feryatları kopuyordu Avrupa Birliği’nde. Gözlemci heyetler gönderiliyordu. Bugün Türkiye’de hukukun yerini fiili uygulamalar aldı. Haksız ithamlar, infaz gibi tutuklamalar, özel yaşama, haberleşme özgürlüğüne müdahaleler gibi hak ve özgürlük alanının talan edildiği yılgı sürecine seyirci kalıyorlar!… Korku, baskı, yıldırma ile sessizleşen Türkiye’nin internet üzerinden kurulan haber öbekleri ile bilgisayar başında tek tek tepkisini boşaltma özgürlüğü (!) var yalnızca.

Toplu tepki alanları giderek sınırlanıyor. Herkesin tek başına oturduğu yerde oturup kaldı Türkiye. Birileri boş bulduğu meydanda “özgürlük” adı verdikleri dansla iktidardaki yerlerini  sağlamlaştırırlarken, eşitlik, adalet, hukuk, laiklik adına biriktirdiklerimiz dökülüp saçılıyor.

Devlet gözümüzün önünde çözülüyor. Devletin gelenekleri yok ediliyor. Kurumların işleyişleri farklılaştırılıyor ve bu farklılaşma kadın üzerinden, kadınla görünür kılınıyor. Ve Türkiye gözümüzün önünde, İslam ülkesi olma yolunda son hızla yol alıyor… Bizler, hepimiz, internet üzerinden birbirimize doğru tespitler yaparken, tek sesli, çok kanallı medya ile halkın beyni sürekli yıkanıyor.

Totalitarizmi her geçen gün daha fazla solurken, yaşadıklarımızın  “özgürlük ve demokrasi” adının verilişini  Batılı dostlarımız(!) keyifle izlemekteler; neden dersiniz?!..

Tülay ÖZÜERMAN - 20 Ekim 2010 - TürkCelil
http://www.turkcelil.com/

Son Yazılar