baykaloperasyonu

Nasıl bir CHP istendiği komplo sürecinden anlaşılmalıydı..

KASET KOMPLOSU SONRASINDA PROF.TÜLAY ÖZÜERMAN’LA YAPILAN SÖYLEŞİ, CHP’DE BUGÜN YAŞANAN DÖNÜŞÜME IŞIK TUTUYOR…İZMİRLİ GAZETECİ NURTEN AKYAZILILAR TARAFINDAN YAPILAN VE TURKCELİL.COM’DA YAYINLANAN O SÖYLEŞİ…

-DENİZ BAYKAL İLE CHP YÜKSELİŞTEYDİ.. Deniz Baykal, özellikle ‘dindar’ diye nitelendirdiğimiz, dinin siyasette kullanılmasından son derece rahatsız olup, gerçek anlamda dinine inanmış olan insanların güvenini de kazanmıştı.


- Kemal Derviş, bugün Sayın Kemal Kılıçdaroğlu’nu manşetlere taşıyan medya grubunun manşetlerinde; sportif giysilerle, elinde tenis raketi, yanında Amerikalı eşi Keti (Catherine) Teyze şeklinde son derece sevimli ve sempatik bir figür olarak bizlere yansıtıldı ancak arkasından, üçlü troyka ortaya çıktı. Bu üçlü troykanın etrafında, partinin içinde bir anda çözülenler toplanmaya başlamıştı.
-CIA’nin, Saddam’ı tahttan devirmek için eşcinsel içerikli bir komplo kaset hazırlanmıştı..

- CHP, tabii ki köklü bir parti olup, temel direği de ‘6 Ok’tur ve KASET KOMPLOSU’nu 6 oktan birkaçının kırılma hedefi olarak okuyorum..

Değişim kodlu Türkiye, Atatürk’ün Türkiye’si değil…

DEÜ İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Kamu Yönetimi Bölümü Siyaset ve Sosyal Bilimler Anabilim Dalı Başkanı Sayın Prof. Dr. Tülay Özüerman ile referandum ve kurultay öncesi Sayın Deniz Baykal nezdinde CHP’ye yapılmış olan komplo kaset olayını ve neticesinde gerek CHP gerekse Türkiye’yi etkileyen değişim sürecini, iki CHP’li ve İzmirli kadın olarak konuştuk. 33. Kurultay öncesinde iki dönem CHP Parti Meclis üyeliği de yapmış olan Özüerman, emperyal güçlerin güdümündeki medya ve iktidarlar neticesinde değişim kodlu Türkiye’de, kavramların içlerinin boşaltıldığını, kavramsal tartışmaların içerisinde kaybolmak yerine, birilerinin ‘teneke’ diyerek küçümsemeye çalıştığı köklü partilerin etrafında toplanarak devleti, sımsıkı tutmamız gerektiğine dikkat çekti.

Komplo kaset olayını ‘demokratik açılım’ süreciyle değerlendiren Özüerman, bu tür durumlarda gerçeklere ulaşılamaması için sık sık gündem ve senaryolar yaratıldığını belirterek, ülkemizde demokrasiyi bilmeyenlerin Türkiye’ye demokrasi getireceklerinden söz ederek, demokrasinin gelmemecesine gitmesi yolunda çaba sarf etmekte olduklarını kaydetti.

-CHP, olağan referandum sürecine giderken ve tam da anayasa değişiklikleri gündemdeyken bir anda ortaya çıkan bu kaset komplosuyla gelişen olayları, CHP’nin içerisinde ‘yeniden yapılanma’ adı altında bir takım değişikliklerin yapılmış olmasını gerek bir siyaset bilimci gerekse CHP içinde, parti meclis üyeliği yapmış biri olarak nasıl değerlendiriyorsunuz?

CHP yükselişteyken kaset komplosu sürüldü

CHP’nin biranda ön plana çıkmasını tetikleyen unsurun, bir komplo kaset olmasını tabii ki hiçbirimiz istemezdik çünkü CHP, Sayın Deniz Baykal ile zaten bir yükseliş eğilimini yakalamıştı. O günlerdeki muhtelif anket verileri ortaya koyuyordu ki gerçekten de CHP, toplumun değişik katmanlarında iktidar alternatifi olarak gösterilmeye başlanmıştı. Deniz Baykal, özellikle ‘dindar’ diye nitelendirdiğimiz, dinin siyasette kullanılmasından son derece rahatsız olup, gerçek anlamda dinine inanmış olan insanların güvenini de kazanmıştı. İktidarın bu kapsamdaki uygulamaları neticesinde toplumum manevi değerlerinin yıpratılmış olduğu, geniş kesimde anlaşılmıştı.

Komplo kaset sonrasında ABD’nin 11 Eylül’ü gibiyiz

Deniz Baykal liderliğinde CHP’nin yükseliş yakalaması sonrası ortaya sürülen bu komplo kasetten beklentisi olanların neyi hedefleyip, neyi elde edip edemediklerini gelecek süreçte hep birlikte göreceğiz. Mesela CHP içinde bir çatlama ve ayrışma türü beklentileri olabilirdi ama tam tersine, ivme yakalandı. Bu ivme, büyük ölçüde CHP’nin kendi içinden kaynaklandı; parti, bir şekilde bütünleşik kalma konusunda tavrını ortaya koyabildi. Fakat bu tabloya uzaktan baktığımızda, çok farklı başlıklar görebiliyoruz. Şöyle ki ben bu süreci, ABD’nin 11 Eylül’ü gibi görüyorum.

11 Eylül ile birlikte; “artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak” demişlerdi; bu söylemleri, doğru çıktı çünkü gördük ki dünya dengeleri gerçekten değişti. Ancak bu değişimler, ABD’nin çıkarlarına yarayacak şekilde değişti dolayısıyla da bu değişim yüzünden, İkiz Kulelerin yıkılışını planlayanların kimler olduğu sorusunu da beraberinde getirdi! Nasıl ki 11 Eylül’de ikiz kulelerin yıkılışının ABD’nin işine yaraması gibi CHP’ye yapılan bu komplo kaset olayının da kimlerin işine yaradığını gelecekte daha iyi okuyabileceğiz. Partinin yara alması beklenirken tam aksine güçlenmesindeki ana etken, kaset olayında direkt hedef gösterilen, 1992’de partinin yeniden oluşturulmasını sağlayan kurucu başkan Sayın Deniz Baykal’ın asil tavrıdır. Aynı zamanda sade bir milletvekili olarak da partinin neferi olabileceğini göstermiştir.

Partiler öncelikle kendi içlerinde çözülüyor

-Bilgi ve gözlemlerinize göre ülkemizdeki partiler nasıl dağılıyor?

Sayın Kılıçdaroğlu, halkın sempatisini toplamış pırıl pırıl bir bürokrattır. Daha önce partimizde, bir takım hareketlerle Mustafa Sarıgül gibi birileri öne çıkarılmaya çalışılmıştı. O dönemde partinin bir şekilde içeriden ve dışarıdan hedef alındığını düşünüyordum. Yaşanılanları, “partinin içinden, ‘ağaç kurtları’ gibi partiyi kemirmek” şeklinde yorumlamıştım. Sonrasında ise parti dışında hareket eden Sarıgül’ün çalışmalarını, bir ‘ağaçkakan’ gibi diye düşünmüştüm. Süreci de şöyle okuyordum; bütün partiler kendi içinden çözülüyordu.

Medya gündem kaydırarak siyasi liderini yaratıyor

-Pekiyi, bu tür durumlarda medya nasıl bir görev üstleniyor?

Çok eskiye gitmeden, filmi biraz geriye sararsak; 57. Hükümetin başına Sayın Bülent Ecevit getirilmişti. DSP, birinci partiydi. Ecevit, dağın zirvelerinde gelmişti ve yeniden ‘Karaoğlan’ olmuştu. Halk, bütün umutlarını Ecevit’e bağlamıştı ki medyanın da bunda oldukça önemli rolü olmuştu. 57. Hükümetin çözülüş sürecinde, DSP’nin de çözülüş sürecini görürüz. Bu süreç, aynı zamanda partilerin arka arkaya çözülüş süreçleridir. SAĞ tasfiye oluyordu. SOL’da da DSP’nin içinden çıkan YTP, büyük iddialarla ortaya çıkmış bir oluşumdu.

Bu büyük iddiaları ortaya koyarken medyanın YTP’ne verdiği desteği hiç unutmayalım. O dönemde Kemal Derviş, ABD’den gelmişti/getirilmişti. Kemal Derviş, bugün Sayın Kemal Kılıçdaroğlu’nu manşetlere taşıyan medya grubunun manşetlerinde; sportif giysilerle, elinde tenis raketi, yanında Amerikalı eşi Keti (Catherine) Teyze şeklinde son derece sevimli ve sempatik bir figür olarak bizlere yansıtıldı ancak arkasından, üçlü troyka ortaya çıktı. Bu üçlü troykanın etrafında, partinin içinde bir anda çözülenler toplanmaya başlamıştı.

Erdoğan’ı eleştiren medya Garih cinayeti sonrası onu destekledi ve iktidara taşıdı

Bu süreçle birlikte gördük ki medya, iktidar belirleme alanında giderek güçlendi. Aynı medya, o zaman diliminde aleyhinde yazılar yazdığı Tayyip Erdoğan’ı da yavaş yavaş olumlu bir şekilde yükseltmeye başlamıştı. Gazetelerdeki köşelerinde olumsuz eleştirenler bile bir anda değişivermişti. Yalnız o arada hafızalarımızı silecek bir olay olan ‘Üzeyir Garih’ cinayeti yaşanmıştı. Bu olayla birlikte fark ettim ki önceki okumalarımla sonraki okumalarım arasında büyük bir eksen kayması vardı.

Garih cinayeti öncesinde Tayyip Erdoğan’ın aleyhinde yazanlar, toplumsal belleğin bu cinayetle bir süreliğine olaylardan uzaklaştırılıp, tamamen bu cinayete odaklandırıldığı sanki bir dizi film gibi her gün cinayetle ilgili bilgilerin yansıtıldığı süreç akabinde Erdoğan, olumlu bir figür olarak yansıtılmaya başlanmıştı.

(-Not. Bu söyleşi, 27 Mayıs’ta yapıldı. Kaset komplosu ardından medyamızın Ü. Garih cinayeti gibi aynı şekilde İsrail’in Gazze’ye giden İHH gemisine baskını neticesindeki meşguliyetine dikkatlerinizi çekmek istiyorum! N.A.)

Türkiye’nin kendi siyasi liderini seçme konusunda medyamızı yönlendiren güç neresi?

Kendi yazdığım son makalelerimden birinde; “Türkiye, yönetilmiyor; yönlendiriliyor” demiştim. “Bu bölgeden çıkarları olan kimler?” Bölgemizdeki büyük oyuna baktığımızda, Büyük Ortadoğu Projesi olarak ardından genişletilmiş BOP denilen projeler gibi veya ülkemizin içine kadar sızmış olan ki adına; ‘demokrasi’ denilen açılım projesi gibi gelişmelere baktığımızda, bu olayların emperyal güç olan ABD ve onun işbirlikçisi AB’nin çıkarları çerçevesinde dönüştüğünü herkes biliyor.

Bugün, Washington Post’ta çıkan bir habere göre CIA’nin, Saddam’ı tahttan devirmek için eşcinsel içerikli bir komplo kaset kurguladığından bahsediliyordu. Bu haber bile başlı başına birilerinin bu coğrafyada, bu yöntemlerle birilerini indirip, bindireceğinin işaretidir. İçinde bulunduğumuz süreçte, Saddam ile ilgili kasetin niye yapılmasından ziyade niye bu aşamada açıklandığı sorusunu kendime sordum. Bu süreç, bizler gibi amacı topluma hizmet etmek olan dürüst insanları siyasetten soğutup, menfaatleri için siyasette yer alacak kişileri ortaya çıkaracaktır. Ülkemizde, bu emperyal çıkarlar uğruna iki güzel insan; biri Deniz Baykal, diğeri de Kemal Kılıçdaroğlu kullanılmıştır.

Olağan bir süreç olsaydı Sayın Kılıçdaroğlu’nun peşinden hepimiz koşa koşa giderdik. Fakat bu olağanüstü süreç yüzünden geleceğe ve partiye yönelik endişelerim var. Eğer içimizdeki iktidarlar, gerek genel anlamda ülkeyi yöneten siyasal iktidar gerekse siyasal partilerin içerisindeki iktidarlar kendi iç dinamikleriyle oluşamaz hale gelirse bu takdirde, bu tür stratejik olaylara gerçek anlamda direnecek güçler kimler olacaktır! İçinden geçtiğimiz süreç, hepimiz için birçok soru işaretleri taşıyor. Bu tür emperyal oyunlara ulusal anlamda dik duruş sergileyebilecek her bir kişi ve kurumun üzerinde ciddi baskı mekanizmalarının kurularak sindirilişleri daha da ötesinde yurttaşlar olarak her birimizin sindirilmiş olmamız, çok uzun açıklamalar gerektiren ayrı başlıklardır.

Kaset komplosu açılım süreciyle birleşiyor

-İnternet ortamında Sayın Deniz Baykal nezdinde CHP’ye yapılmış olan bu komplo kaset olayı neticesinde AKP’nin tasfiye edilerek, Kemal Kılıçdaroğlu liderliğinde SOL bir iktidarın meclise taşınmasının aslında MOSSAD plan ve hareketi olduğu yolunda bir takım bilgiler paylaşıldı. Sizce bu bilgi tamamen bir şehir efsanesi midir?

Bunu gelecek süreçlerde daha net görebileceğiz ama ben, AKP iktidarının başlatmış olduğu fakat bir türlü ilerleme kaydedemediği açılım sürecinde çıkarları olan çevrelerin, tıkanmış olduğu noktadan yeniden devam ettirebilmek açısından CHP’nin temel direklerine bir şekilde ipotek koyma çabası içerisinde olduklarını düşünüyorum. CHP, tabii ki köklü bir parti olup, temel direği de ‘6 Ok’tur ve bu son gelişmeyi, 6 oktan birkaçının kırılma hedefi olarak okuyorum.

Partimiz dinamiklerinin, bunun önüne geçebilecek güçlerinin olduğuna inanıyorum. Aksi takdirde, CHP’nin oklarının kırılması sadece partimizi yaralamaz; bu kırık oklar, TC devletine de çok ağır şekilde saplanır. Dolayısıyla bu, sadece parti sorunu değildir; CHP’li olsun/olmasın herkes, bu süreçte duyarlı olmalıdır. Olayı, açılım süreciyle ilişkilendirmemin sebebi, bu süreçle birlikte Sayın Kılıçdaroğlu’na bir takım telkinler ve kimlik vurguları yapılmakta olup kendisine, kimliğinden hareketle, bir takım açılımlar yapması telkin edilmektedir. Sayın Kılıçdaroğlu’nun mezhep ve etnik kimliği öne çekilmek suretiyle onun, din ve vicdan özgürlüğüne ve özel alanına müdahale edilmeye çalışılıyor. Bunların hepsi, son derece yanlış ve bizi doğru bir yere götürmeyecek olan, demokrasiye katkısı olmayıp tam tersine hukuktan, özgürlükten, haklardan uzaklaştıran, ‘ahlak’ adı altında ahlakı yozlaştıran bir süreçtir.

Obama ile ilişkilendirilmesi ayrıştırmanın göstergesidir

Bir de Obama benzetmesi var ki bunun, hepimizi rahatsız etmesi gerekiyor. Ben, Obama’nın başkan seçilme sürecine de kuşkuyla bakarak; onu iktidara getirmelerinin gerisinde aslında kimlikleri pazarlama çalışması olduğunu düşünmüştüm. Şimdi yapılan bu yorumlar, Obama figürüyle ABD’nin asıl yapmak istediğinin beyaz adamı, siyah adamın arkasına saklayarak güçlendirmek olduğunu ortaya koymuş oluyor. Aslında başlangıçta verilen mesajları pozitifti yani insanların teninin rengine, dinine ya da etnisitesine göre ayrımlanmayacağı söyleniyordu. Obama benzetmesiyle görülmektedir ki aslında Obama, birleştirmiyor; ayrıştırıyor!

Bu benzetmeleri okuduğumda dehşetle irkildim çünkü TC devletinin kurulmasından günümüze kadar bizim, bütünleştirici bir çizgimiz vardır. SOL partinin temeli, insana dayanmaktadır. İnsanı öne çekebilen bir parti; etnisiteyle, dini kimliklerle, mezheplerle ilgilenmez; sadece insanın refah seviyesinin yükseltilmesine, insanca değerlerin toplum içerisinde yükseltilmesine çalışır. İlginçtir ki bu süreçte CHP, hedef alınmıştır!

Rahatsız edici ikinci konu da Sayın Kılıçdaroğlu’nun yolsuzluk-yoksulluk söylemleri basında onaylanarak, geniş yer buluyor ki bütün bunlar zaten partimizce sürekli olarak ifade ediliyordu fakat manşetlerde yer bulamıyorduk. Komplo kaset olayı neticesinde CHP, kendisini manşetlerde bulmaya başladı. Medya, CHP’ne aynı önemi daha önce göstermiş olsaydı çok daha öncesinde CHP, oylarını tırmandırmış olurdu ama bunu bizden esirgediler.

Komployu kurgulayanlar için Kılıçdaroğlu geçiş sürecidir

Sayın Kılıçdaroğlu’nun da bu oyuna geleceğini hiç sanmıyorum. Siyaseti, şimdiki bu sıkıştırılmış kurultay tablosunun içerisinde farklı ama daha sonraki esnek yapı içerisinde daha farklı okuyacaktır ve CHP’nin, temel ilkelerini öne çıkarabilecektir. Bu nedenle de komployu kurgulayanlar için Sayın Kılıçdaroğlu’nun iyi bir figür olmadığını ve devamında CHP’nin başında Sayın Kılıçdaroğlu’nu görmek istemeyeceklerini düşünüyorum. Umarım yanılıyorumdur ama ben, bunu bir geçiş süreci olarak planladıklarını, daha sonrasında CHP’yi kendi içinden çözecek başka biri üzerinden partiyi yönlendirmek isteyeceklerini düşünmekteyim.

CHP’yi daha önce bölmek için bir Sarıgül, organize edildi ama o, tutmadı fakat Kemal Kılıçdaroğlu’na kim, ‘hayır’ diyebilirdi ki… CHP’nin kapatılmadan önceki sürecinde parti içinde yer alıp, daha sonra CHP’yi tekrar hayata geçiren, hukuk kariyeri dışında gerek siyaset gerekse iç-dış politika alanlarında bireysel ve bilimsel olarak son derece donanımlı olan, üstelik bu seviyelere zaman içinde dişi-tırnağıyla kazıyarak gelen Deniz Baykal gibi bir figürü, devre dışı bırakabilen bir gücün, Sayın Kılıçdaroğlu’nu getirdiği gibi götürmesi hiç de zor olmayacaktır.

Bu oyunları görebilmek ve de gösterebilmek gerekiyor. İnsanların geçmişle ve gelecekle ilgili ne kadar çok senaryosu olmaya başladı. Belki yapılmak istenen de buydu; herkesin kendi durduğu yerden olayları değerlendirmesi neticesinde gerçeklere ulaşılamamasının sağlanması ki bu durumun oluştuğu kanaatindeyim.

Kurultayda konuşamadıklarım

Parti Meclis üyesi olarak katıldığım 33. Kurultay’da konuşmak istemiştim ve bunun için de teşebbüste bulundum; ancak çok sıkışmış bir yerdeydim ve ayağa kalkıp, gidebilecek bir durumda değildim; Kurultay Başkanı Kemal Anadol’a yazdığım not, elden ele iletilmedi. Hemen, yanı başımdaki bir partili bana dedi ki “Hocam, ne olur; söyleyeceklerinizi anlıyorum ama şu aşamada hiçbir şey söylemeyin. Halk koşullanmış. Kimse gerçekleri duymak istemiyor. Herkes şu an olumlu tablonun yansıtılmasını bekliyor. Sizin söyleyecekleriniz doğru olacak ama yeri, yanlış olacak” deyince, o koşullar altında kurultayda suskun kaldım. Bundan sonrasında hem partim hem de ülkem ve halkım için suskun kalmak istemiyorum.

Seçilebilmek için pek çok kişi başvurmuştu. Onları saygıyla karşılıyorum. Olağan bir süreç olsaydı bu tablo, son derece gurur vericiydi ama orada içimi çok acıtan bir gerçek duruyordu: Patimize yıllarını vermiş bir Genel Başkana, örgüt olarak sahip çıkamamıştık. Eğer şu aşamada Sayın Baykal’ı yalnız bırakırsak, her birimiz yalnızız demektir. İkinci konu ise insan onurunun ayaklar altına alındığı bir yerde hiç birimiz daha yüksek bir yerde olamazdık. İşte bu duygularla da düzenlenen kurultayda hiçbir göreve talip olmadım. Bu süreçte televizyonda biri, “Adamlar, siyaset yapmak istiyor” diye bağırdığında hayretle karşıladım. Siyaseti, siyaset için mi yapacağız?

Siyaseti, insan için, toplum için mi yapacağız? Kaset komplosunun patlayıp, Deniz Baykal’ın istifası ardından adayların henüz açıklanmadığı o günlerde Sayın Kılıçdaroğlu’nun üzerine büyük baskı kuruldu. Bir yandan da “Deniz Baykal mı, Kemal Kılıçdaroğlu mu olsun” diye kamuoyu yoklamaları yapılıyordu. Bu kamuoyu yoklamalarının ne şekilde yönlendirildiğini bilmiyoruz! Ben ve çevremde pek çok insan, bu oylamalara katılmadı ama birileri bir şekilde düğmeye bastı ve kamuoyu yönlendirildi. Eğer siyaseti, siyaset için yapıyorsak kendimiz için yapıyoruz, demektir.

Şahsın kendisi için yaptığı siyasetin, kimseye faydası olmaz ki… Bir yerlere tırmanır, gelirsiniz belki ama o süreç sizi, getirdiği gibi götürebilir. Bu yüzden siyaset; insan için, toplum için yapılır. Yıllarını siyasete vermiş biri, bir komplo neticesinde yok sayılıyorsa, benim kendi yerimi korumam veya daha üst bir pozisyona getirilmem, bana ve o günün siyasetine ne katar ki? Artık ‘komplo gölgesinde’ siyaset yapılacağını öngördüğüm için bu sürecin içerisinde olmak istemedim.

Deniz Baykal, onurlu duruşuyla hepimizin özel hayatını korudu

-“Suçsuz ise Deniz Baykal, neden konuşmadı?” deniliyor. Sizin yorumunuz nedir?

Bir süredir zaten hukuk devleti ortadan kalkmıştı. Hukuk yoksa hak, hak yoksa özgürlük, özgürlük yoksa insan yok; insanca yaşam yok… Bu gelişmeler sırasında, bu gerçekleri maalesef gözden kaçırdık. Sizin özel hayatınızla ilgili bir açıklama, beni ilgilendirmez. Özel hayatınızla ilgili olarak birileri, bir iddia ortaya attığı zaman sizin, bir açıklama yapma zorunluluğunuz yoktur. Bir açıklama yaptığınız an, kendi özel hayatınız içine sadece birilerini çekmiş olmakla kalmaz, diğer insanların özel hayatlarının sorgulanmasına da zemin hazırlamış olursunuz. Hepimiz için geçerli kural, özel hayatlarımıza kimseyi dokundurtmamaktır. Böylesi bir olay başımıza geldiği anda bu olayın sorumlusu, siyasi iktidar yani devlettir. Devlet, hepimizin temel haklarını korumak için var. Devlet, kimde vücut buluyor? O günkü siyasi iktidarda. Devletin görevi, böylesi bir olay herhangi bir vatandaşın başına geldiğinde, bunu yapanları bulmak ve cezalandırmaktır.

Deniz Baykal’ı ekranlardan sorgulayanlar etik dışı davrandı

Deniz Baykal olayında herkes bir şekilde sınavdan geçti. Ahlak, ahlaksızlığı da içinde barındıran bir kavramdır. Bu olayı, ahlak ölçüsünden televizyon karşısında ele alıp ballandırarak konuşan insanların ‘ve’, ‘fakat’, ‘ama’ sözcükleriyle özel hayatın içerisine girdikleri noktada artık ahlak geride kalmış, ahlaksızlık sürecine geçilmiş oldu. Ekranlardaki çoğu kişi, bunu gerçekten yaparak, hedef göstermeye çalıştılar. Gerçek olup olmadığını bilmedikleri kaset üzerinden yargılama yaparken bir şeyi unuttular: Hepsinin de kendileri için yapmaları gereken şey etik savunmasıydı.

Etik ile ahlakı karıştırıyoruz. Etik, ahlakı da içinde kapsayan daha geniş bir felsefedir ve hukuk ile özdeşleşir. Hukuk ile özdeşleştiğinde de içine hak kavramı girer. Burada bir hak ihlali söz konusu ki bir kişinin hak ihlali değildir; bir kişi üzerinden hak ihlali yapıp bunun yolunu açtığınızda bütün toplumun haklarını ihlal etmişsiniz demektir. Deniz Baykal’ın neden konuşmadığının yanıtı budur: Konuştuğu anda sadece kendi özel hayatının kapısını aralamış olmakla kalmaz, hepimizin özel hayatını allak bullak etmiş olurdu. “Yaptım/Yapmadım”, ikisi de aynı kapıya çıkar; her halükarda özel hayatınızın içine birilerini çağırmış olursunuz. Bu yüzden Sayın Baykal’ın duruşu, onurlu bir duruştu.

Buna mukabil onu sorgulayanlar, ahlaki konuşma yaptıklarını zannederlerken ahlak dışına çıkmışlardı ki bu aynı zamanda hukuk dışılığı da yanında getiriyor. Bu süreç, tam anlamıyla hukukun dışına çıktığımız, hakların, özgürlüklerin, özel hayatın, konut dokunulmazlığının, din ve vicdan özgürlüğünün ihlal edildiği bir süreçtir. “Bunu kimler yaptı?”, “Neden yaptı?” diye olayın üzerine gitmek yerine mağdur edilenin üzerine gidilmemelidir. “Bu olay sadece CHP’nin başına gelmiştir” diye düşünmeyelim. Bu tür olaylar, bundan sonra her partinin ve kurumun başına gelebilir dolayısıyla tüm partilerin, kriz masaları oluşturulmalıdır.

-Ben de Deniz Baykal’ın geniş öngörüsü ve zekâsı sayesinde bu kasetin, komployu kurgulayanların elinde patladığına inanıyorum. Müslümanlıkta, din ve ahlaki erdemler hassasiyeti üzerinden strateji geliştiren uluslararası istihbarat örgütleri bunu bir psikolojik savaş tekniği olarak kullanmaktalar. Saddam’a belki o kaset olayı sürülmedi ama Ebu Gureyb’deki tutuklular üzerinden basına servis ettikleri cinsel aşağılama içerikli fotoğraflar, aynı şekilde ABD’nin elinde patladı çünkü Müslümanları aşağılayarak sindirelim, derken aksine hem dünya kamuoyu, ABD’yi ayıpladı hem de Müslüman halkı sindiremediler.

Irak’ta halen istikrar sağlayamadılar. Deniz Baykal’ı da zina yoluyla ahlaksızlık yaptığı iddiasıyla kamuoyunun gözünden düşürmek isteyenler, amaçlarına ulaşamadı çünkü şu an Sayın Baykal’ı seven-sevmeyen herkes, yapılanın komplo olduğunun bilincinde. Yalnız insanlar, uzun süredir umutsuz kalmıştı ve şu an Sayın Kılıçdaroğlu’nun gelişini, ardını düşünmeden bir umut olarak değerlendirmekteler…

Medyanın partiye program yazmaya çalışması nafile

-Özellikle medyanın Sayın Kılıçdaroğlu’ndan belli beklentileri var. Bu konuda neler söylemek istersiniz?

Sayın Kılıçdaroğlu ile birlikte toplumda şunu fark ettim: Herkesin kafasında bir CHP’si var oysa her partinin bir kuruluş tüzüğü var. Bu tüzük ve programları okunmadığı için partiler maalesef başındaki kişilerle özdeşleştiriliyor. Bütün o yazarlara önerim, bir partiyle ilgili öneride bulunmadan önce o partinin programını okusunlar; o zaman kendileri program yazmaya kalkışmazlar. Partinin başına kim gelirse gelsin, tüzük çerçevesinde hareket edecektir. Daha 3-5 gün öncesine kadar aynı yazarlar, Başbakan Erdoğan’ın partiyi tek başına yönettiği yönünde eleştiride bulunuyordu ama şimdi Kılıçdaroğlu geldi; şunu yapsın, bunu yapsın diyerek kendi kendilerini tekzip etmiş olmuyorlar mı?

Beklentileri gerçekleşmeyen küskünler yeniden küsecekler mi?

-Bu süreçte küskünlerin partiye dönüşlerini nasıl değerlendiriyorsunuz?

CHP’de yöneticilik yapmış, belli süreçlerde isim yapmış insanların daha önce bu partiye küskünlük göstererek mesafe koyduklarını gördük. Bir siyasal partiye gelir, üye olursun ve üye olduğun andan itibaren de artık o partinin bir neferisindir. Tıpkı şu an benim olduğum gibi nerede olduğun önem taşımaz. Kökleşmiş, Atatürkçü, ulusumun varlığının temelini oluşturan bir kurumun içerisinde iki dönem, sorumluluk alarak gerçekten gurur duyduğum bir görev yaptım; öncesinde de neferiydim, bundan sonrasında da neferiyim. Asıl bundan sonrasında partimize sahip çıkmak hepimizin sorumluluğudur. CHP’li olmak, belli konjonktürlerde ortaya çıkarak partiye sahip çıkmak anlamına gelmiyor.

CHP’liler, asla küsmezler ve parti başkanı bir hata yaptığında bunu, onun gözlerine içine bakarak söylemeliler. Parti başkanını alaşağı ederek üzerine çıkma çabasında olanlar asla CHP’li değildirler. Kurultay öncesindeki Cuma günü partiye gittiğimde orada, müthiş bir kalabalık gördüm. Kalabalık içerisinde o küskünler de vardı. Birinci etap, parti meclisi üyeliğiydi, ikinci etap ise milletvekilliği beklentisi olacaktır. Merak ediyorum, eğer bu beklentileri gerçekleşmezse o küskünler, yeniden küsecekler mi? Keşke o kalabalık, kendiliğinden harekete geçerek partide çok daha önce toplansaydı. Bu ülkenin aydınları tutuklandığında herkes CHP’ne yığılmalıydı, Meclis etrafında oturma eylemleri yapmalıydı.

Komplolar karşısında iktidar köklü partilerin hepsine sahip çıkmalıdır

-İktidarın bu süreçteki yaklaşımını nasıl değerlendirdiniz?

Zaten asıl üzücü olan, ülkemizin yönetiminde bulunan kişilerin bile köklü bir partiyi sahiplenmenin gerekliliğinin farkında olmamalarıdır. Durum, ‘teneke kutu’ ile karikatürize edildi; oysa partilerin kökleri sorgulanmaz ki… Amerika halen 1787’de yapılan anayasayla yönetiliyor. ABD kurulurken en başında ‘federalist’ ve ‘anti federalist’ olmak üzere bir ayrışma yaşandı. Bunun sonucunda ‘demokrat’ ve ‘cumhuriyetçi’ olarak iki partiye dönüştü ki Amerika’da halen bu partiler vardır; ne yani, şimdi bu partiler eskidikleri için teneke mi oldular!

Aynı şekilde bugün, İngiltere’de üç parti yarıştı; parlamento içerisinden biri Liberal, biri Muhafazakâr ve parlamento dışından da İşçi Federasyonunun içinden İşçi Partisi ortaya çıktı. 1900’lü yılların başlarında kurulmuş olan partilerden söz ediyoruz ki köklerini, 1800’lü yıllara kadar uzatmak mümkün; bu partiler teneke mi? Yazık ki bugünlerde, ülkemizde demokrasiyi bilmeyenler, Türkiye’ye demokrasi getireceklerinden söz ederek, demokrasinin gelmemecesine gitmesi yolunda çaba sarf etmekteler…

Atatürk, bize; “değişin” demedi; “yükselin” dedi!..

-Ülke olarak demokrasiyi ve özgürlüğü yeterince kavrayamadık, hazmedemedik; pekiyi uğruna ölümler yaşanan Sağ/Sol siyasi görüşlerin içeriği biliniyor mu?

Siyaset Bilimi derslerinde öğrencilerime Sağ ve Sol’un ne olduğunu anlatıyorum fakat sorduğumda yanıt alamıyorum. Ülkemizde, Sağ ve Sol davasında maalesef pek çok genç öldü. Belki birçoğu da bir şekilde manipüle edilmişti. Sorsanız, uğruna öldükleri görüşün özünü bilemeyeceklerdi. Bu yüzden kavramların içlerinin boşaltıldığı günümüzde, kavramsal tartışmaların içerisinde kaybolmak yerine, birilerinin ‘teneke’ diyerek küçümsemeye çalıştığı köklü kurumların etrafında toplaşarak devleti, sımsıkı tutmamız gerekiyor. Öyle bir süreçten geçiyoruz ki bu değişim kodlu Türkiye, Atatürk’ün Türkiye’si değil…

Atatürkçülükten söz edenlere sesleniyorum; siz, değişimci olamazsınız. Atatürk’ün değerlerini savunuyorsanız Atatürk, bize; “değişin” demedi; “yükselin” dedi!.. “Değişiyorum” derken, ülkenin değerlerinin, ekonomik durumunun ve siyasetinin ayaklar altına alındığı bir tablonun içerisinden geçiyor olmayı ben, kendime anlatamıyorum. Ben, değişimci değilim; gelişmeden yanayım. Hatta bu değişim eğer beni geriye doğru sürüklüyorsa ben, şu anda durmaktan yanayım. Durup, elimizdeki değerlere bakarak, sahip olduklarımızla mücadelemizi yönlendirmemiz gerektiği bir süreçteyiz.

Tülay ÖZÜERMAN - 05 Ekim 2010 - İlk Kurşun
http://www.ilk-kursun.com/

Son Yazılar