50 yıllık Küba tarihi, bütün dünyaya kendini demokrasi simgesi ve koruyucusu yutturan ABD’nin bu ufacık adaya, halkına ve önderine yönelteceği ardı arkası gelmeyen saldırı, tuzak, öldürme girişimleriyle doludur. Düşünün, daha Amerikan uşağı Batista Havana’dan kovulalı yalnızca altı ay olmuş; gizli CİA görevlileri bir Belçika gemisini, La Coubre’u havaya uçuyor; halk gemiye yardıma koşuyor, bir bomba da rıhtımda patlayıp ortalığı kan gölüne çeviriyor.

Sartre’le Beauvoir da Havana’dalar o sırada; şimdi sözü ona bırakalım:

“Aynı hafta, ‘La Coubre’ havaya uçtu. Bütün Havana koştu patlama sesine; yıllarca tenini parayla satmış bu kent, tehlike, ölüm karşısında çelik ruhuna yeniden kavuşuyordu. Halk her yandan koştu, rıhtımları doldurdu: gemiden fışkıran alev topları üstüne yağıyordu; ama kimse bunlara aldırmadı, kent insanlarını kurtarmak istiyordu. Halk yığınlarının karısına ilk kez insan göğüslerini dikmek, önünü kesmek, kıyıma atılmasın önlemek zorunda kaldılar. Ama halk öcün aldı; Castro arabasından iniyordu, rıhtımda tek başınaydı, bütün devrimci ilkeleri çiğneyerek, tehlikeyi kendine tanıdığı ayrıcalığa dönüştürüyordu. Yirmi kol sarıldı bedenine, on, yirmi beden onu yere yıktı, ağırlıklarıyla ezdi: tam sırasıydı; arkalarında iz bırakan mermiler ışıklı uçlarıyla sıyırıp geçiyorlardı onu.

Ertesi gün, ölenler toprağa verildikten sonra, bu başkenti ayakta gördüm. Beş yüz bin insan. Castro konuşuyordu. Alkışlamak yasaktı; dinleyicilerin coşkularını göstererek onu kendinden üstün bir insan hâline getirmelerine olanak bırakılmıyordu: o konuşurken şuradan buradan yükselen tek tük yaşa varollar, İspanyolların ‘oley’lerine benziyor, boğa güreşçisini ölüme yaklaştıran gözüpekliği akkor hâline getiren o ürkütücü haykırışı andırıyor.

Hiçbir şey yok o gün: külrengi, kara bulutlar, serin bir rüzgâr, hava kapalı; iç karartıcı bir gerçeklik. Başlangıçta, sağda solda gittikçe eriyip yok olan birkaç alkış; onların yok oluşundan sonra, bir bütün olmuş beş yüz bin sessizlik, denizden esen yel, konuşanın sesi.

Fidel konuşmasına dinleyenlere bakmadan, başı önünde, hemen hemen her günkü, asık sesiyle başlamıştı. Sonra ses kararlı bir hâl aldı, akışını hızlandırdı.

Ancak dinleyenlerin dalgalanması bir an bile dışarıdan gelip onu bastırmadı; halkın gereksinmeleri ya da öfkesi bir an bile egemen olamadı bu sese. Buna müthiş sevindim; ölenlerin ardından yapılan konuşma, kendi hâline bırakıldığı, yalnız içinden gelen tutkuya ayak uydurmasına izin verildiği için, niteliğini, Castro’nun bütün konuşmalarının niteliğini iyice ortaya vurdu: bir açıklama.

O anda kılı kırk yaran bir güvenlik araştırmasına tanık oldum: konuşmaya başlarken neredeyse her sözcükte durmak isteyen bu ses, hiç sertleşmeden, gösterici bir güç kazandı; yeniden canlandırılan, yerlerine oturtulan olgular sonunda hem tartışılmaz bir kanıt dokusu oluşturdu, hem de bir dizi acı olayı arka arkaya sıraladı, yüzleri seçilmeyen başlıca yaratıcılarının kimler oldukları sezilen uzun kanlı bir öyküye dönüştü. Fidel konuşurken düşünüyor, daha doğrusu, söyleyeceklerini bir daha düşünüyor; bunu kendisi de biliyor, oysa hiçbir şeyi önceden tasarlamadan, doğaçlama konuşuyor.

Düşüncelerinin akışını açıkça görebilmek için, sözcükleri ağır ağır yineliyor, her tümceye aynı başlangıcı – kendine özgü gelişme zamanını kazandırıyor.

– Onca acı çekmiş olan bu halk…onca savaşmış olan bu halk…onca zafer kazanmış olan bu halk…

Zaman zaman ağırlaşan, kimi zaman ateşlenen bu öğretici güzel konuşma, bu yinelemelerle, işin pek ayrımında olmayan bir Fransız’a Fransa Başbakanı’nın dinlediği izlenimini verebilir. Daha ilk kürsüye çıktığı gün Kübalıların gönlünü kazandı, dediler bana. Söylevden bıkmış bu ulus sözcükleri küçümsüyordu; ama Fidel konuşmaya başlayalı beri, tek bir söylev dinlemedi. Yalnız olgular. Kanıtlamalar. Çözümlemeler. Şaşkın Kübalılar millet meclislerine özgü lâf ebeliklerini duyamadılar bir daha; demek ki insan sesi başka şeyler için kullanılabiliyormuş.”

Elli yıllık amansız, acımasız kuşatmaya, boğma girişimine; Fidel Castro’ya yönelik 638 öldürme denemesine karşın Küba halkının neden hâlâ dimdik ayakta olduğunu; ABD’nin, anamalcı yalan-talanın yarattığı düzmece bunalıma karşın neden kalkınmayı düzenli olarak sürdürebildiğini yukarıdaki satırlar gösteriyordur sanırım.

Nitekim, Rebeca Chavez’in Fidel’li Anlar belgeselinde, 26 Temmuz 2003’te, Moncada kışlası baskınının 50. yılında düzenlenen törende yaptığı konuşmada şöyle sesleniyordu Castro halkına ve bütün dünyaya:

“İstediğiniz cezaya çarptırın beni, son sözü, köklü, kalıcı bir Devrim gerçekleştirmiş olan halk söyleyecektir!”

Şu benzersiz mavi gezegeni ve kendini korumak istiyorsa, bütün insanlığa düşen en ivedi görev de bu zaten.

Bertan ONARAN - 20 Haziran 2010 - İlk Kurşun
http://www.ilk-kursun.com/

Son Yazılar