uyan_turkiye225

Yaşasın Türkiye Hareketi!

CHP’li Cumhuriyet Türkleri’nin Durum Değerlendirmesi :

Ankara’da Hükümet yok! “Yeni-Osmanlı” İstanbul Hükümeti iş başında!


*** *** ***
1) 11 Ağustos 2012 tarihli 11 nolu bildirimizin ilk cümlesi aynen şöyleydi: Bugün hükümet şaşkın, devlet ne yapacağını bilmez halde. Birlikte bocalıyorlar.

O günden bugüne Türkiye’de yaşananlar, Türkiye’nin, Türk insanının başına gelen felaketler, acılar daha önce görmediğimiz türden yenileri de eklenerek arttı, daha çoğaldı. Bir tek şey değişmedi: Hükümet şaşkın, devlet ne yapacağını bilmez halde. Birlikte bocalıyorlar.

Afyon’da T.S.K.’nin mühimmat deposuna yapılan (lakin resmen ”kaza” diyerek sabotaj olduğu gizlenen ve hazmedilen) saldırıya ilişkin ilk resmî açıklamayı Orman Bakanı’nın yapmasından kaza dolayısıyla Afyon’a gelen Genelkurmay Başkanı’nı ağırlayan Vali’nin durumdan kişisel çıkar çıkarma gayretine ve Genelkurmay Başkanı’nın bu çirkin oldubittiye kurmay refleksi gösterememiş olmasına dek ve sonraki bakan açıklamalarına, başvekilin hezeyanlarına dek neresinden baksanız dökülen bir hükümet ve devlet manzarası ile karşı karşıyayız.

Cumhuriyet tarihinde hiçbir hükümet şimdiki kadar iç ve dış saldırılara karşı böylesine acz içinde ve perişan halde olmamıştı.  Bugün Ankara’da millî bir Hükümet yok. Olan zaten daha ziyade İstanbul’da Dolmabahçe Sarayı’nda çalışmayı yeğleyen Başvekil’in İstanbul Hükümeti. Onun da 1920’lerdeki İstanbul Hükümeti’nden pek farkı yok!

*** *** ***
2) Çünkü gerek bölge coğrafyası, gerek emperyalist devletlerin jeopolitik hesapları, amaçları, gerekse Türkiye Cumhuriyeti’nin yüz yüze olduğu iç ve dış tehdit ve tehlikeler 1920’lerin ortam ve iklimine her geçen gün daha çok benzemekte. Bu artık gözle görülür noktaya erişti. Bununla birlikte önemli farklar ve yeni etkenler de var elbette. 21. Yüzyıl’dayız, bir asırda çok şey de değişti.

Bir kere Batı emperyalizmi bugün “kilden ayaklı dev” benzetmesine çok daha uyuyor. Elbette dişlerine kadar silahlı; saldırganlığında ateş gücünün, öldürücü gücünün defalarca katlanmasından başka bir değişiklik olmadı. Yalnız ABD’siyle, AB’siyle Batı kocadı. Tek tek de baksanız, topunu birden de tartsanız somut durum bu:  Emperyalizmin ekonomik gücü tükenmek üzere. Sovyetler Birliği nasıl ekonomisinin göçmesiyle çöküp dağıldı ise finans cambazlıklarıyla ayakta durmaya çalışan Batı da kapitalist ekonomilerin boynuna kadar girdiği batakta debeleniyor. Dışarıda “Taşeron” kullanma çabası esas olarak o yüzden.

İstanbul Hükümeti buna “mecburen gönüllü” olunca,  Türkiye, Atatürk ve İnönü’den beri Orta Doğu coğrafyasının kaygan zemininden, bataklığından siyaseten uzak durma ilkesinin ne kadar doğru ve yerinde olduğunu şimdilerde Arap köylü ve Arap hayranı / Türk düşmanı Başvekil ve Hariciye Nazırı’nın atıldıkları akıldışı maceranın bedellerini fiilen ödemeye başlayınca daha iyi anladı.

*** *** ***
3) Bugünkü durumu doğru kavramak, sahnede oynanan oyunun senaryosunu bilmeye dayalıdır. Gerçek oyun aslında sahnede gözüktüğünden / gösterildiğinden daha farklıdır ve “oyun” içinde oyun vardır, “yazar” yanında yazar vardır.

Türkiye ne yazık ki bağımsız bir oyuncu değil, hem kendisine biçilmiş rolü oynayan “taşeron” bir oyuncu (“İstanbul Hükümeti”) rolünde, hem de senaryoda bölünüp parçalanması gereken bir “kurban” halindedir.

Senaryo yazarları ise bir değil birden fazladır ve aralarında yer yer birlik, yer yer keskin bir rekabet ve çekişme vardır.  Çok öz olarak şöyle:

*** *** ***
4) Son yıllarda ABD’nin iç ve dış siyasetindeki gelişmelere damgasını vuran perde gerisindeki belirleyici etken bu ülkede gittikçe büyüyen nüfuz mücadelesidir: İsrail ve Yahudi finans lobisi ve petrol – silah sanayii burjuvazisi kesimi ile bunun getirdiği külfete artık başkaldırmak gereğini duyan, çıkarı onu gerektiren kesim arasındaki kıyasıya çekişme. Bu çekişmede ABD’de taraflar arasındaki oynak güç dengesinde meydana gelen her ciddi değişme derhal Amerikan dış siyasetine de yansımakta, oradan Türkiye’deki “eş-başkanlık” konumundaki taşeron hükümetlerin iç ve dış siyasetindeki gelişmelerde kendini göstermektedir.

Obama, ABD’nin Arap dünyası ile daha dengeli ve dostça bir dış politika gütmeyi çıkarlarına daha uygun bulan kesimin adamı olarak seçildi. Bunun Amerikan Büyük Ortadoğu Projesi’nde Türkiye’deki  eş-başkan sıfatlı Başvekil’in politikasına yansıyışı başta Suriye olmak üzere Arap alemi ile dostluğu, işbirliğini geliştirmekti. Bu güveni kazanmanın ve militan İran’ın yerini tutmanın yolu aynı zamanda İsrail’e karşı sert tavır almaktan geçiyordu. Erdoğan her ikisini de harfiyen yerine getirdi ve ilk elde meyvelerini de topladı. Türkiye için de yararlı oldu.

Ne var ki İsrail, uluslararası Yahudi sermayesi, ABD’deki İsrail lobisi, silah sanayicileri ve petrol tekelleri lobisi Obama’yı ağır baskı altına aldılar. Daha ziyade bu kesimin sözünün geçtiği ABD derin devleti derhal dışarıda “Arap baharı” senaryosunu devreye sokmaya, içeride Obama’ya İsrail ile birlikte İran’a saldırmak üzere baskı yapmaya koyuldu. Yurttaşlıktan çıkartılmaktan suikasta uğratılma tehdidine dek ağır baskı altına alınan Obama dış politikasında 90 derece çark etti.

*** *** ***
5) Amerikan ve özellikle İsrail derin devletinin hedefine oturtulan Erdoğan’ın birçok foyası Wikileaks belgeleri  üzerinden ifşa edilirken F tipi cemaat ve liboş tayfası da doğal olarak Washington’un safında yer tuttu. Başvekil çöpe atılmak üzereydi. O sırada ihtirası aklından büyük, Arap hayranı Hariciye Nazırı Washington’daki İsrail ve savaş yanlısı lobinin gözüne girmek ve Erdoğan’ın yerine geçirilmek dileğiyle Obama’dan daha hızlı bir anti-Esad politikası başlattı.

İki, hattâ üç taraftan sıkışan Erdoğan da ister istemez, “zoraki olarak gönüllü” (Hariciye Nazırı’ndan farkı bu noktada) taşeronluğa sıvandı. Sonuç Türk dış politikasının 180 derece çark etmesi, Obama’dan daha ileri gitmesi ve Hillary ile, ABD derin devleti ile aynı dalga boyunda hareket etmesi oldu. Ama kendi adına içi rahat değildi. Bir ara Putin’le görüşmesi sırasında sözde nükte yapar ayağında saf değiştirme ve Atlantik dünyasının şerrinden Avrasya’nın kucağına sığınma mesajı vermeye bile kalkıştı! Derhal Obama sopa gösterdi!

Erdoğan, Washington’un gözünde bitmiştir aslında, şu sıralar uzatmaları oynuyor. Kendisi de farkında onun için bir yandan Hillary’nin ve CIA şefinin bir dediğini iki etmemeye çalışıyor, diğer yandan Cemaat’i sindirmeye ve AKP’yi yeniden yapılandırırken Başkanlık, en azından Yarı-Başkanlık koltuğuna sıçramayı hedefliyor.

Bunun için de yine, yeniden “Millî Görüş” tabanına dönüp Numan Kurtuluş ve yandaşlarını AKP’ye taşıyarak kendine yeni bir siyasî kadro oluşturma peşinde. Eğitimi millî olmaktan çıkartıp dinî bir kalıba sokma girişimi, kürtaj vs. üzerinden toplumun en muhafazakâr kesimlerine şirin gözükme gayretleri kamuoyunda dikkatleri bozgun haldeki dış politikadan ve PKK baskısından uzaklaştırmak kadar bu amaca da hizmet etmeye yönelik girişimler.

*** *** ***
6) Washington’un gözünde aslında Erdoğan da, AKP de miatlarını tamamlamıştır. Erdoğan’ın beceremediği, yüzüne gözüne bulaştırdığı ve yurtsever kesimlere sevdiremediği “açılımlar”ı yani demokrat demokrat Türk adını silmeyi, Kürtleri anayasal bir kimlikle devlete ortak etmeyi ve Türkiye Cumhuriyeti’nin ulus-devlet yapısını bozmayı, bölünmenin, küçülmenin Avrupa Birliği tarafından sindirilebilir bir boyuta indirilmenin yolunu döşemeyi üstlenecek bir iktidar alternatifi kurgulamak söz konusudur şimdi.

AKP’nin yerine yeni bir taşeron geçirme süreci CHP’de Baykal’ın kaset darbesiyle devrilmesinden itibaren çıplak gözle görülür noktaya gelmiştir. “Ilımlı İslam” söylemi on yıl boyunca tepe tepe kullanılmış, Türk Silahlı Kuvvetleri ordu düşmanı bu kesim tarafından âdetâ tutsak edilmiş, güçsüzleştirilmiş, sadece emekliler değil görev başındaki en parlak komutanları hapse tıkılmıştır. Bu iş bitmiştir (bunları CHP’ye yaptıramazlardı)! Artık AKP’yi ve Erdoğan’ı pis bir çorap gibi çıkartıp atmanın ve yerine yeni bir kukla hükümet getirmenin sırası gelmiştir. Şimdi bu süreci yaşamaktayız.

Yeni hükümet, yeni söylem. Bunun için Washington’un A planı CHP’yi “Atatürk’ten kurtarmak”, CHP’yi “sosyal-demokrat” bir parti kimliğine sokmaktır. “Ilımlı İslam”ın yerine bir on yıl da “sosyal-demokrasi” söylemini kullan(dır)maktır.

ABD’nin CHP’den alternatif yaratma projesi CHP’nin seçmen ve parti tabanının direnişine toslamıştır. CHP’yi “başkalaştırmak” girişimi 2 yılda seçmen ve parti tabanında fiilen iflas etmiştir. O kadar ki son CHP Kurultayından buyana Genel Başkan, daha önce adını aynen Erdoğan gibi anmaktan kaçındığı Mustafa Kemal Atatürk’ü ağzından düşürmez olmuş; daha önce aynen Erdoğan gibi ağzına almadığı Türk sözcüğünü artık kullanmaktan çekinmez olmuştur.

Genel Başkan, artık Erdoğan ağzıyla kendi partisinin geçmişiyle hesaplaşmak, tarihe malolmuş kurucu önderleriyle dalaşmak yerine hükümeti hedef almaya yönelmiştir. CHP’ye ithal ettiği, yönetime, Meclis’e taşıdığı 2. Cumhuriyetçi tayfa, hattâ ABD casusu olduğu belgelenmiş tipler Parti Meclisi’nde, Merkez Yönetim’de bir parça geri plana çekilmiş, cumhuriyetçi, ulusalcı, Atatürkçü parti tabanına ve en önemlisi seçmene hitap edebilecek öz CHP’liler kısmen vitrine yerleştirilmiştir. Bunun yaklaşan yerel seçimlerde partiyi mutlak bir hezimetten kurtarmak için başvurulmak zorunda kalınan bir taktik geri adım olduğu bellidir.

*** *** ***
7) 2011 sonundan beri içinde bulunduğumuz süreçte bir yanda “karşı-devrim” kendi çocuklarını yemek aşamasındadır. (Devrimlerde geçerli olan bu yasa karşı-devrimlerde de işlemektedir.) Erdoğan, Gül ve Davutoğlu, Hisarcıklıoğlu, Yalçıntaş arasında bireyler düzeyinde kıyasıya süren çatışma aynı zamanda cemaatler arasındaki çatışmanın, Erdoğan ile Gülen çekişmesinin de uzantısıdır. Liboş aydın tayfa bekleneceği üzere ve doğal olarak Erdoğan’a değil Washington’a uymaktadır.

Ancak olaylar hızlanmıştır. Siyasî odaklar ise ABD’nin dilediği gibi bir “yeni alternatif” olma konumuna gelmekte gecikmektedir. Erdoğan’ın, AKP’nin gelişmeleri yeniden denetim altına alma becerisini gösterip göstermeyeceğini beklemeye ne Washington’un, ne de içerde “beyaz sermaye”nin sabrı kalmamıştır. Ülkenin tam bir kaosa sürüklenmesi, Pan-kürtçülerin Türkiye’yi de Suriye’ye çevirme uyanıklığı herkesi rahatsız etmeye başlamıştır.

İşte bu noktada Meclis Başkanı Cemil Çiçek’in “Millî Mutabakat” gereğinden dem vurmaya başlaması, hattâ bir “partiler üstü miilî mutabakat hükümeti” kurmak gereğini îma etmesi, “beyaz sermaye”nin kaymak tabakasının örgütü TÜSİAD’ın derhal bu yönde açık destek vermesi asla rastlantı değildir. Geri planda “bir şeyler”in döndüğü besbellidir. Artık su yüzüne vuracak kadar aciliyet kazanmıştır. AKP’nin içi, dışı fokur fokur kaynamaktadır.

*** *** ***
8) Bu noktada, diğer yandan, başta Rusya olmak üzere Avrasya güçlerinin Türkiye’ye yönelik etkinliklerinin de hareketlenmesi ve özellikle Suriye bağlamında Ankara’nın hem açıkça sözlü, hem de örtülü olarak ama fiilen “uyarılması” mutlaka ve acilen doğru kavranmalıdır.

“Rusya Avrasya Hareketi” Başkanı, Putin’in jeopolitik danışmanı, aynı zamanda Doğu Perinçek’in de eş-başkanı olduğu “Uluslararası Avrasya Hareketi” Başkanı Aleksandr Dugin’in Atlantikçi basının görmezden geldiği açıklaması çok ama çok önemlidir. Dugin’in açık ve net uyarısı şöyledir:

“Türkiye izlediği dış politikayla kendi kuyusunu kazmaktadır. Zira ABD’nin yeni Ortadoğu haritasında Türkiye’ye bir pay bırakılmamış, tam tersine Türkiye’nin topraklarında büyük Kürdistan ve Ermenistan’a yer verilmiştir. Türk dış politikasının yanlış müttefik seçmesi Türkiye’nin bir ülke olarak dünya haritasından silinmesine yol açacaktır.” (Aydınlık, 15.09.2012, “Türkiye kendi kuyusunu mu kazıyor?”)

Bu asla bir tehdit değil, tespittir. Gerçekçidir. Gerçekten de ABD’nin ipiyle ve kişisel ikbal hırsıyla Ortadoğu batağına atılan Başvekil ve Hariciye Nazırı Türkiye’yi de bir felakete sürüklüyor olmayı hiç mi hiç umursamamaktadırlar. Oysa Rusya’nın yine Suriye üzerinde düşürülen ve Hükümetin hazmetmekten başka bir şey yapamadığı Türk jeti olayında da, Afyon’da cephaneliğe yönelik sabotajda da (aynen Kıbrıs Rum Kesimi’ne benzer bir nedenle haddini bildiren sabotajda olduğu gibi) aktif bir tavır içinde olduğu anlaşılmaktadır.

Açık istihbarat verileri bile doğru okunursa bu anlaşılır. Nitekim uçak olayında Moskova kendi bilgilerini açıklamaya hazır olduğunu bildirmiştir. Yanaşmayan Ankara’dır. Cephanelikte patlamayı ise Başvekilin “el bombası yere düşmüş de ondan” diye komik gerekçelerle “kaza” diye geçiştirmeye çalışması Moskova karşısında çaresizliğindendir.

*** *** ***
9) Dış politikasında “sıfır düşman” diye başlayıp bugün “sıfır dost” noktasına gelme başarısını (!) gösteren İstanbul Hükümeti; içeride PKK karşısında Habur rezaleti, Oslo müzakeresinden sonra zemin kaybede kaybede vatanın, bırakın sadece güney doğusunda devlet olmayı, Ege bölgesinde bile arka arkaya “birkaç” değil onlarca şehit, kayıp verme noktasına gelmiştir. Bu gerçeklerin üstünü örtmek, gündemi değiştirmek için de çareyi apar topar (öngördüğü zamandan önce) Cumhuriyetimizi “Din Devleti” kalıbına dönüştürme yönünde ardı ardına girişimler başlatmakta bulmuştur.

Millî niteliğini bir yana ittiği eğitimde dinî ağırlıklı bir sistem oluşturmak, devlet okullarını tümüyle “imam-hatip okuluna dönüştürmeye koyulmak, Harbiye’ye bile ne ilgisi varsa “imam-hatip mezunlarının girebilmesini” yasalaştırmak, çocukların beynini istediği gibi mollalaştırmak, meleleştirmek için eğitim yaşını pedagojiye aykırı olarak 5 yaşına indirmek vb. atılımları laik Cumhuriyet’in altını oymaktan, Türkiye’yi gerici bir din devletine çevirmek gayretinden başka bir şey değildir.

Kısacası vatanımız her yönden ağır bir tehdit ve tehlike altındadır. İstanbul Hükümeti’nin ABD taşeronluğu macerası; içeride ve dışarıda Kürtçülük güdenlerle sadece ganimeti paylaşma kavgası dışında Türkiye’yi bölüşme teslimiyetçiliği (yerel yönetimlere ‘güçlü özerklik’ örtüsü vb. altında);  Anayasa’dan “Türk” adını, kimliğini silme ısrarı; Cumhuriyetimizi “sünnî bir İran”a çevirme, din devletine dönüştürme girişimleri ve yoğun gündemin altında ezildiği için gözlerden kaçan bir başka büyük “satış” yani HES’ler üzerinden yurdumuzun dört bir yanında akarsuların 49 yıllık kullanım hakkını yabancılara satış, kısacası bir süre sonra çiftçimizin, köylümüzün toprağını sulayabilmek için yabancı şirketlere para ödemek zorunda kalacak olması … ulus olarak, vatan toprağı olarak, bir ve bütün devlet olarak, laik cumhuriyet olarak, özgür ve demokratik bir toplumda çağdaş uygarlığa yaraşır şekilde özel hayatımızı yaşamak isteyen bireyler olarak … en kutsal, en vazgeçilmez varlıklarımızı yitirme tehlikesiyle yüz yüzeyiz bugün.

“Ustalık” döneminde “İstanbul Hükümeti”nin vatanımızı, devletimizi … Bizleri yani toplumun hangi sınıfsal kesiminden olursa olsun bu “yok olma / yok edilme” sürecine başkaldıran herkesi içine attığı ve daha da iyice derine itmeyi hedeflediği büyük tehlike karşısında inatla, ısrarla “Yaşasın Türkiye” diyen, kendini soyu, sopu, dini, mezhebi, sınıfı, siyasî akidesi her ne olursa olsun “Cumhuriyet Türkü” olarak tanımlayan her yurtsever “millî birlik”, “millî mutabakat” ekseninde buluşmalıdır.

*** *** ***
10) Bu büyük vatan görevinde birleşme, buluşma zeminimiz:

- Atatürk’tür; referansımız Din değil Bilim’dir.

- Şeriat’a değil Bilim’e dayalı laik ve çağdaş uygarlıktır; toplumsal hak ve adalet ile birlikte toplumsal barış, demokrasi, özgürlüktür.

- “Sosyal hukuk devleti” olmanın yanında bunu olanaklı kılacak ‘tek yol’ olan ekonomik akıl ve sosyal vicdanla birlikte “ekonomi devleti” olmaktır.

- Toplumu güçlülerin buyurganlığına da, bireyi toplumun baskısına da terk etmeyen; bireysel hak ve özgürlüğü sözde hangi tumturaklı ülkü uğruna olursa olsun gözden çıkarmayan bir siyasal düzen kurmaktır.

- Türkiye’yi 21. Yy’da “uygarlık” adına kimler, hangi coğrafyalarda en ileri değerleri yaratmışlarsa onları benimsemiş; dünyaya kapalı değil açık, dünyayla birlikte fakat karar verme bağımsızlığına, ulusal egemenliğine sözde değil özde sahip ve bunu hangi coğrafyadan olursa olsun hiçbir başka başkentin iradesine terk etmemiş kısacası çağdaş uygarlık düzeyinin aynen Atatürk’ün ödev olarak önümüze koyduğu gibi önünde, ön safında yer alan bir ülkesi, bir devleti yapmaktır.

“CHP’li Cumhuriyet Türkleri” adına Sözcüler :

Ertaç ERTEN - Nazım GÜVENÇ - 17 Eylül 2012
http://www.turkcelil.com/

Son Yazılar