Sol'un Krizinin Çözümü Belki de Bir Çiftçi Partisi’nde...

İçinde  yaşadığımız tarihsel dönemde kapitalizm yeni bir kriz dalgasıyla çalkalandı. ”Küresel kriz” diye tabir edilen bu kriz dalgası da, bundan önceki krizlerde olduğu gibi kapitalizmin yeniden yapılanmasına ve yeni sermaye birikim yöntemlerini geliştirmesini beraberinde getiriyor.


Emperyalizm  çağındaki kapitalizm dünyayı etkileyen  ilk büyük krizini “29 buhranı” diye tabir edilen krizle yaşadı.Sermaye  krizden çıkışın yolunu Faşizm ve Savaş'ta gördü.Tekelci sermayenin en gerici,en şovenist kesimlerinin doğrudan İktidarı olan faşizm bir yandan en küçük demokratik kıpırdanmayı kanla bastırırken diğer yandan  savaş politikaları ile sermaye birikimi sürecini yeniden şekillendirdi.

Bir yandan İngiltere gibi emperyalist ülkelerin sermaye birikim süreçlerinin zayıflaması  ve ağırlıkla da “29 bunalımı”ndan sonra büyüyen kriz “ diğer yandan faşizmin iktidarda olduğu ülkelerin  yayılmacı savaş politikalarının sonucu komşularına saldırmaları,   2.paylaşım savaşı”nın çıkmasına neden olmuştur. Uygulanan bu ekonomik ve siyasi politikalar yüzünden en büyük zararı her zamanki gibi  yoksul halk kitleleri görmüştür. Savaşın bitmesiyle birlikte de “Emperyalizmin ikinci bunalım dönemi” diye tabir edilen dönem bitmiştir.

Savaş sonrası koşullarda  emperyalistler dünyanın yeni ekonomik düzenini yönverirken “keynesci ekonomi” diye tabir edilen iç pazarı geliştirmek için vatandaşların refah düzeyini biraz geliştirmeyi hedefleyen bir ekonomik politikayı dönemin belirleyici politikaları olarak uygulamaya başladılar. “Yeni sömürgecilik” adıyla anılan bu yeni sermaye birikimi sürecinde emperyalizm sömürgecilik yöntemlerini değiştirmeye başladı. Artık tankıyla, topuyla bir ülkeyi işgal etme, o ülkenin pazarını ve yer altı ve yerüstü kaynaklarını elegeçirme yerine,  “İthal ikameci ekonomik model” diye ifade edilen ve azgelişmiş  ülkelere “montaj sanayi”  kuran yatırımlara yönelmişlerdir.Böylelikle  pazarlayacakları bazı malları o ülke sınırları içinde üreterek hem istihdam sağlama görüntüsü vermişler hemde yüksek gümrük duvarlarını aşmışlar, bu ülkelerden elde ettikleri karları da kendi ülkelerine aktarmışlardır.

Tabiki her yeni sermaye birikim süreci yeni bir siyasal üst yapı organizasyonu da beraberinde getirmektedir. ”İthal ikameci ekonomi” modelinin siyasal üst yapıdaki tezahürü de  “sosyal devlet” adı altında ortaya çıkmıştır. ”Sosyal devlet” bir yandan vatandaşlarının alım gücünü artıracak ekonomik programlar uygularken diğer yandan da nisbi demokrasiyi uygulamaya çalışmıştır.(Örneğin Türkiye'de çok partili yaşama geçiş,sendika hakkı v.b bu döneme rastlar).

Bu yeni sömürgecilik ilişkilerinin  tarım politikaları da  bir yandan destekleme alımları ve taban fiyat uygulamaları yapılarak çiftçilere kısmi destekler verilmesi, diğer  yandan çiftçilerin üretim artışlarını sağlamak adı altında  tarımda makineleşmenin sağlanmasıdır. Çiftçilere kredi destekleri sağlanarak Amerika'nın tanktan bozma traktörlerine pazar yaratılmıştır.Yaratılan pazar sadece Amerika'nın savaş artığı tanklarını bizim gibi ülkelere traktör haline getirip satmasıyla sınırlı değildir. Devletler kimyasal gübre ithal edip çiftçilere satarak,  Nazilerin “gaz odaları”nın gaz üretimlerini sağlayan fabrikalarını da batmaktan kurtarmışlardır.

Bu fabrikalar yeni süreçte devletlerin sağladığı olanaklarla toprağı ve doğayı yokeden kimyasal gübre imal edip satmaya başlamışlar ve kapitalizmin kurtuluş umudu haline de gelmişlerdir. Ancak uygulamaya konulan Keynesci ekonomi ve devlet anlayışının da emperyalizm çağında kapitalizmi içine düştüğü bunanımlardan uzun süreli kurtarabilme şansı olmamıştır.

1970 li yıllara gelindiğinde dünya  “Petrol krizi” diye adlandırılan kriz ile yeni bir kriz dalgası kapitalizmi etkilemiş, sermaye birikim sürecinde tıkanıklıklara yol açmıştır.”İthal ikameci ekonomi modeli”ne alternatif ekonomik model arayışları içine giren emperyalizm çareyi  Keynesci ekonomik modeli terk ederek neoliberal politikalarında başlangıcı sayılabilecek bir süreçi başlatmakta bulmuştur.

Akıl hocalığını ekonomist Freidman'ın yaptığı yeni sermaye birikim sürecinde de bizim gibi ülkelere düşen rol   dış pazara (ihracata) dönük üretimlerin yapılması,iç pazarın kısılması, bunu sağlamak içinde vatandaşların alım gücünün azaltılmasıdır.  Bu geçişi sağlamak içinde devletin sosyal harcamaları azaltılır, işçi ücretleri düşürülür,çiftçilere verilen desteklerden vazgeçilir, kapitalist devlet işletmeleri özelleştirilir v.b. Türkiye'de “24 Ocak kararları” diye bilinen bir dizi ekonomik karar bu amaçla alınmıştır.Tabiki “İhracata yönelik sanayileşme modeli” diye yutturulmaya çalışılan böylesine bir ekonomik politikayı hızlı bir biçimde uygulayabilmenin yolu da ancak baskı ve terör yöntemleriyle mümkündür.   12 Eylül faşist darbesi de emperyalizmin bu isteğini yerine getirmek için yapılmıştır.(Amerikanın “bizim çocuklar darbe yaptı”söylemi boşuna değildir) Aynı yıllarda emperyalizmin biçtiği rol gereği “ithal ikameci” modelden “ihracata yönelik sanayileşme” modeline geçmeyi çıkış yolu olarak gören birçok ülkede benzeri darbeleri görürüz. Çünkü altyapıdaki değişikliğe uygun düşecek bir üst yapı değişikliği de zorunludur.12 Eylül yaptığı darbe anayasası ile de  siyasal üst yapıdaki değişikliği kalıcı hale getirmiştir. Ancak kapitalist birikim sürecinin kısa bir döneminde rahatlama sağlayan bu uygulamalar sermaye birikiminin sürekliliğini sağlayamamıştır. İçinde yaşadığımız dönemde de emperyalizmin sermaye birikim sürecinin yeni bir krizi ile karşı karşıya kalınmıştır.

Neoliberal politikalar ve 2009 krizi

80 li yıllardan itibaren yaygınlaştırılmaya çalışılan neoliberal politikalarla emperyalizm 3 ana konuda tam egemenlik arayışı içine girmiştir;enerji kaynakları,su ve gıda.  

ABD eski Dışişleri Bakanı Henry Kissenger'ın “Enerjiyi kontrol edersen ülkeleri,yiyeceği kontrol edersen insanları kontrol edersin” diyerek emperyalizmin yönelimlerini belli etmiştir.Gene bu konuda,1974 yılında Roma’da düzenlenen dünya gıda konferansında Amerika tarım bakanı uygulayacakları politikalardaki yönelimlerini şu şekilde ifade etmekteydi; “gıda pazarlık sandıklarında en önemli araçlardan biridir insanların size güvenip dayanmalarının size bağımlı olmalarının ve bu şekilde sizinle iş birliği yapmalarının yolunu arıyorsanız, onları gıdaya bağımlı hale getirmek bana kalırsa mükemmel bir yöntemdir.”

Su konusunda ise 1995 yılında Dünya Bankası Başkan Yardımcısı İsmail Serageldin “Bu yüzyılın savaşları petrol için veriliyorsa, gelecek yüzyılın savaşları su için verilecektir”(Vandana Shiva- Su Savaşları) diyerek 21.yüzyılda küresel sermayenin yönelimlerini açıkca ifade ediyordu.

Emperyalizmin enerji kaynaklarının denetimi için savaşlar çıkarttığı,ülkeler işgal ettiğini herkes bilmektedir.ABD nin Irak işgali bir yandan orta doğudaki petrol kaynaklarına dönük hesaplarıyla ilgiliyse de diğer yandan tarım ve gıda politikaları ile ilgilidir.

ABD Irak'ı işgal ettikten sonra Irak ekonomisi Pentagon tarafından idare edilmeye başlandı.Geçici Koardinasyon Güçleri'nin  (işgalçi Otorite) başına  Kissenger'in danışmanlık şirketinden Paul Bremer getirildi.Bremer yönetimindeki işgalçi otorite 100 kanun çıkarttı.”Bremer Kanunları” diye anılan kanunların 81.si ile Irak'ın bütün tohum ve gen bankalarına el konulduğu gibi Irak'ta tarımsal üretim yapmak isteyen herkes  ABD şirketi Monsanto'nun tohumlarını,büyük ölçüde de GDO'lu olan tohumlarını kullanmak zorunda bırakıldı.Iraklı çiftçilerin kendi tohumlarını kullanması yasaklandı. Eski Dışişleri Bakanı Henry Kissenger'ın “Enerjiyi kontrol edersen ülkeleri,yiyeceği kontrol edersen insanları kontrol edersin” sözü karşılık bulmaya başlamıştır. (Bkz.Ölüm Tohumları-bilim ve gönül yayınları)

Tabiki bu hedeflere ulaşmak birden bire olmamaktadır; Ulusların damak tadını değiştirme girişimlerinden tutunda, tarımsal ürün çeşitliliğini azaltma,tarımsal üretimi su ve enerjiye daha çok bağımlı hale getirme çalışmaları, tohumu kısırlaştırma girişimleri, bitkilerin genleriyle oynama araştırma ve uygulamaları,  tohumları patentlemeye dönük yasal düzenleme ve uygulamalar,uluslararası ticaret kurallarının değiştirilmesi v.b  bir dizi sürecin ürünüdür. Uluslar arası sermaye bu  süreçteki taleplerini İMF,Dünya Bankası,DTÖ gibi kuruluşların  aracılığıyla  uygulattı. Türkiye'ninde imzacı ülkeler arasında bulunduğu, 1993 yılında imzalanan DTÖ Uruguay Turu Tarım Anlaşması 'nın 1994 yılında yürürlüğe girmesiyle birlikte dünya tarım ticareti yapısı da hızla değiştirilmeye başlandı.Bu anlaşma “ tarımsal üretim ve ticaret koşullarının liberalize edilmesini hedeflemiştir.””Uygulanan politika setlerinin yarattığı sonuçlar açısından mukayeseli üstünlükler yerine daha çok mutlak üstünlüklerin çalıştığı dünya tarım ticareti yapısında, UTTA sonuçları, gelişmiş ülkeler için yeni avantajlar sağlamış,DTÖ terminolojisiyle gelişme yolundaki ve azgelişmiş ülkelerin tarım ticareti zorluklarını daha da arttırmıştır.” (bkz.Türkiye Tarım Politikalarında “Yapısal Uyum”-Gökhan Günaydın,Mülkiye Dergisi sayı:262). Bu politikaların ortaya çıkarttığı sonuç ise çiftçilerin gıda egemenliğine saldırı,küçük çiftçilerin tasfiyesi ve tarımın şirketleştirilmesidir.Tarımın şirketleştirilmesi de  küresel ısınmaya neden olan sera gazı salımının çoğalması,toprağın ve suyun kirlenmesi,su kaynaklarının tükenmeye başlaması, bitkisel çeşitliliğin yok olması,küresel salgın hastalıklar (kuş gribi, domuz gribi gibi), yaygınlaşan kanser vakaları v.b. yeni belaları da dünyanın başına sarmıştır.

21. Yüzyıl başlarında da 3-5 gıda ve tarım şirketi dünyadaki tarımsal üretimin % 80 ninde ama tohumuyla,ama ilacıyla,ama pazarlamasıyla söz sahibi olur hale gelmiştir. GDO'lu ve terminatör tohumlar bu süreci hızlandırmıştır.2008 yılında yaşanan “Gıda Krizi” aslında gıda üretimi şirket tarımına terk edildiği  zaman ne gibi sonuçlar doğuracağının anlaşılması açısından önemli bir veridir.  

20.yüzyıl sonlarına doğru da  su, küresel sermayenin istemleri doğrultusunda, “canlıların yaşam hakkı” olmaktan çıkarılıp “meta” haline getirilmeye çalışılmış, sermayenin “SU”ya egemen olma isteği başlıbaşına bir politik tutum olarak bütün hükümetlere dayatılan bir olgu olmuştur.

Sadece sömürge/yenisömürge ülkeler değil gelişmiş ülkelerde de su içme suyundan başlayarak özelleştirme kapsamına alınmıştır.

Bu gün birçok ülkede su kaynakları ve su yollarının özelleştirilmesi girişimleri de yasal düzenlemelerle güvence altına alınmaya çalışılmaktadır.

Bu sürecin parçası olan Türkiye'de neler olduğunu kısaca hatırlatırsak.

24 Ocak kararlarıyla başlayan süreçte;

- Tarımsal KİT'ler özelleştirilerek satıldı.

- Tarım Satış kooperatifleri/Birlikleri üzerindeki devlet vesayeti kaldırıldı, ama bu kez Dünya  Bankası'nın dayattığı bir program çerçevesinde çıkarılan Tarım Satış Kooperatifleri ve Birliklerine ilişkin yasa ile  “Yeniden yapılandırma Kurulları” oluşturuldu.Kurullar birlik yönetimlerinin üzerinde bir yetkiyle donatıldı.Kooperatif arsalarının satılması, işçilerin işine son verilmesi, entegre tesislerinin şirketlere dönüştürülmesinde “Yeniden Yapılandırma Kurulları” belirleyici hale getirildi.( 2009 ocak ayından itibaren programın süresi  bitti)Bu kurullar aracılığıyla, bir yandan kooperatiflerin sanayi tesisleri AŞ.’ye dönüştürülerek satılmaya zorlandı,diğer taraftan Birlikler'e şirketlerle ortaklık kurdurularak yeni yatırımlar yaptırıldı. Birliklerin devlet veya diğer kamu finans kurum ve kuruluşlarından herhangi bir mali destek almasına ve devlet bankalarından kredi sağlamasına engeller konuldu.

- Köy hizmetleri genel müdürlüğü “Tarım şirketleştirileceğine,çiftçi yok edileceğine göre artık köye ve köylüye hizmet götürmeye gerek yoktur” mantığıyla kapatıldı.

- Tarımsal Araştırma Enstitüleri birer birer kapatıldı.

- Taban fiyat uygulamasından ve destekleme alımlarından vazgeçildi.

- Su ürünleri, Gıda kalite kontrol,Veteriner işleri,Ziraat işleri,Zirai ilaçlama ve Karantina,Toprak-Su genel müdürlükleri kapatıldı.Tarım arazileri kar amaçlı olarak konut ve sanayiye açıldı.

- Çay-Kur ve Tekel'in tekelliğine son verildi.

- Şeker Yasası,Tütün Yasası gibi yasalar çıkarılarak bu alandaki üreticilerin tarımsal üretimi bırakmaları zorlandı  

- “Tohumculuk Yasası” adıyla bilinen yasa ile devlet tohum üretimi alanının dışına çıkarıldı.Devlet, tohumun sertifikalandırma ve ticaret denetimini şirketlere bıraktı. Böylelikle de çiftçilerin  tohum ihtiyacını şirketlerden karşılamasına mecbur bıraktı.(Daha ayrıntılı bilgiler için Çiftçi Sendikalarının çıkarttığı “Her 50 saniyede bir çiftçi iflas ediyor”broşürüne bakabilirsiniz)

Şimdi de GDO'lu üretime izin verecek olan “Biogüvenlik yasası”nı çıkartma hazırlığı içindeler.Ayrıca gıda üretim alanlarını enerji üretimi (tarımsal yakıt üretimi) için kullanılmasını yaygın hale getirmek istiyorlar.

Tarım ve Köyişleri Bakanlığı'ndan “Köyişleri”ni çıkartıp “Tarım ve Gıda Bakanlığı” yaparak bakanlığın köye ve köylüye olan sorumluluklarını ve bağını tamamen kopartmak istiyorlar. Tarımın şirketlerin denetimine geçmesine dönük uygulama ve zorlayıcı yasa örneklerini çoğaltmak mümkün.Ama yukarıdaki örnekler bile süreci anlatmakta yeterli.

Küresel sermayenin talepleri gıda ile de sınırlı değil; “SU”yu da ticari bir meta haline getirip  denetimini kendine bağlamak istiyor.Suyun ticari bir meta haline getirilmesi sadece içme suyunun özelleştirilmesini sağlamayacak tüm su kaynaklarının ve su yollarının Uluslar arası su tekellerinin denetimine geçmesi anlamını taşıyacaktır.Suyun piyasa ekonomisine açılması halinde tarımsal üretimin en önemli girdisi olan ve verimlilik üzerinde büyük etkisi bulunan su paralı duruma gelecek. Dünyada kullanılabilir suyun %70 e yakınının tarımsal üretimde kullanılıyor olduğunu gözönünde bulundurduğumuzda bunun ne anlama geleceği açık.Tarımsal üretimde de parası olan suyu kullanabilecek.Suyun paralı duruma gelmesiyle birlikte çiftçi suyu kullanamayacak, tarımsal üretim gerileyecek, verimlilik düşecek,  gıda fiyatları yükselecektirA

AKP hükümeti su kaynaklarının ve su yollarının kontrolünü Uluslar arası su şirketlerine aktarmak için hazırlıklar yapıyor. 22 Temmuz seçimlerinden sonra Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Hilmi Güler şu açıklamaları yaptı;

“Tarımsal sulama barajları özel sektöre yaptırılacak,bunun için akarsu ve göletler 'yap,işlet,devret' modeli ile özel sektöre devredilecek” Ülkenin bir çok akarsuyunda “Hidro Elektrik Santraları” (HES) kurulması için özel sektöre  izinler verilmiş durumda ve sadece su değil santrallerin çevresindeki araziler de santralı yapanların hizmetine sunulacak.Şimdilerde DSİ tüm sulama tesislerini devrediyor. Sulama Birlikleri ise yetki ve kaynak sorunlarıyla boğuşuyor, sadece su bedeli topluyor. Şirketler ise ellerini ovuşturmuş ülkenin suyunun kendi denetimlerine geçmesini bekliyor. AKP hükümeti hazırladığı Anayasa taslağında  su kaynakları,akarsu ve göletlerin özelleştirilmesini de Anayasal güvence altına almaya çalışıyor.Kısacası neoliberalizmin anayasasını hazırlama girişimi içinde ve bunu yaparkende “12 Eylül Anayasası' nı değiştireceğiz” propagandasıyla taraftar toplamaya çalışıyor.

Küresel sermaye küçük üreticilerin üretime devam etmesini kendi iktidarlarının karşısında bir tehlike olarak görmekte,çünkü küçük üreticiler üretim yaptıkları sürece gıdaya dolayısıyla da insanlara  tam olarak egemen olamayacaklardır. Bu nedenlede küçük üreticilerin tasfiyesinin hızlandırılmasını istemektedirler. Dünya Bankası,İMF ve AB'nin dayattığı tarım politikalarına baktığımızda bunu net olarak görürüz.Örneğin ülkemizde tarımda çalışan nüfusun çalışan nüfusa oranının %6-7 lere çekilmesi istenmektedir.Bundan birkaç yıl önce bu oran Türkiye'de  %35-36 idi, şimdilerde %24 lerde seyir etmekte. Tarım ve Köyişleri Bakanı'nın açıklamalarına göre son 3 yılda 3,5 milyon çiftçi tarımsal üretimi bıraktı(rıldı).Bunun sonucu olarak kırdan kentlere Türkiye tarihinin en büyük göç dalgası başlamış durumda. Kentlerde, hatta küçük ilçelerin bile çeperlerinde işsizler ordusu oluşmakta.
PEKİ SOL NE YAPIYOR?
Türkiye solu bu gelişmeleri algılamaktan uzak.Tarımda yaşananları sadece “Çiftçilerin ekonomik ve sosyal hakları”nı kaybetmesi olarak gören,  küresel sermayenin gıda egemenliğine saldırısı olarak görmeyen bir anlayış Türkiye soluna egemen durumda.
Sol küresel sermayenin  yaşadığı küresel krizden çıkış için (enerjinin yanısıra) gıda ve suyun egemenliğini  ele geçirmeyi öngördüğünü ve bütün araçlarıyla buna saldırdığını görememekte. Küresel sermayenin su politikalarını belirlemeye çalıştığı 5.Dünya Su Formu Türkiye'de yapıldı ama ne yazık ki solun gündeminde pek fazla yer tutmadı. Ülkenin bir çok akarsuyunda özel sektöre  “yap,işlet,devret”  yöntemiyle HES kurması için akarsular ve santral çevresindeki araziler sessiz sedasız verildi,solun sesi çıkmıyor.

Suriye sınırındaki binlerce dönümlük mayınlı arazi mayınlardan temizlenmesi karşılığında Uluslar arası gıda tekellerine “organik tarım” yapmaları için peşkeş çekilmeye çalışılıyor,ama gene solun sesi çıkmıyor.

ABD'nin Irak'ı işgal ederek uygulamaya koyabildiği “Bremer kanunlarını”  aratmayan “Tohumculuk Kanunu” Türkiye'de (ZMO,Çiftçi Sendikaları,GDOHP ve birkaç  bilim insanının tepkisini saymazsak) sessiz sedasız yasallaştı.Sol bu süreçte de atıl kaldı.

Sol; tasfiye edilen (ve tasfiye edilmeye devam edecek olan )3,5 milyon küçük üreticinin örgütlenmesini de politik bir görev  olarak algılayıp politikalarının temel yönelimine almadı. Halbuki Dünya nın değişik ülkelerinde neoliberalizmin dayattığı politikaların ne anlama geldiğini kavrayabilen ve buna karşı da mücadele yürüten muhalefet hareketleri gelişebiliyor.Suyun özelleştirilmesine karşı yürütülen mücadelede Bolivya'da,Güney Afrika'da , İspanya 'da binlerce kişi sokağa döküldü, yapılan eylemlerde hayatını kaybedenler oldu.

Tarımın şirketleştirilmesine karşı da dünyada milyonlarca üretici mücadele yürütüyor. Brezilya'da toprak işgallerinde yüzlerce insan hayatını kaybetti,Kore'de çiftçilerle güvenlik güçleri günlerce çatıştı.Fransa'da GDO karşıtı eylemlerde tutuklamalar oldu. Bütün bu ülkelerde mücadeleyi yürütenler “Gıda Egemenliği”ni ve suya erişimi “canlıların temel yaşam hakkı” olduğunu politik bir iş olarak önlerine koyuyorlar.  

Bugün küresel sermayenin temel politikaları ve yönelimleri net. Sol'da ise mücadele dinamikleri ve yöntemleri konusunda  muğlaklık sözkonusu, soyut bir antikapitalist ve antiemperyalist bir söylem sözkonusu. Bu söylemin günlük yaşamda nerelere ve nelere tekabül ettiğini ise somutlaştıramamakta.Halbuki “küreselleşme mağduru” kavramının tam da içini dolduran kesim küçük üreticiler ve bu üreticiler  21. yüzyılın temel mücadele dinamiği olmaya ve sermayenin dayattığı üretim biçimine alternatif olmaya adaylar. Örneğin Brezilya'daki “Topraksızlar” hareketi gelecek toplum nüvelerini ve üretim ilişkilerini de içinde taşımakta.Bunu göremeyen, soyut bir antikapitalist ve antiemperyalist söylem tutturan bir solun büyüme şansı görünmüyor.

Toplumsal muhalefeti örgütleme iddiasındaki bir sol  emperyalizmin 21. yüzyıldaki krizini ve bu krizden çıkış yöntemlerini kavrayabildiği ölçüde bugün örgütlemesi gerektiği dinamikleri görebilir. Bunu kavrayamayan bir sol ise  temel mücadele dinamikleri ile bağını bir türlü kuramaz,kuramadığı ölçüde de küçülür,daralır.Nitekim ülkemiz de böyle olmaktadır. Sol sürekli bir arayış halindedir. Ama bu arayışın içinde  toplumsal mücadelenin en önemli dinamiklerinden birisi olacak olan küçük üreticilerle nasıl buluşulacağına dönük herhangi bir çaba ve politika sözkonusu değildir.

Toprağı,suyu,tohumu sahip çıkan, gıda egemenliği için mücadele eden, emperyalizmin 21.yüzyıldaki temel yönelimlerine cepheden karşı çıkan antikapitalist bir “Çiftçi Partisi” belki de solun içine düştüğü  krizden de kurtulmasına çare olacaktır.

21.yüzyılın enönemli toplumsal mücadele dinamiklerinden olan çiftçilerin kendi talep ve programlarını dillendirip örgütleyebileceği bir siyasi organizasyonu/partisini  kurması  belkide çok daha doğru bir politik tutum olacaktır.

Adnan Çobanoğlu Pazar. 06 Eylül 2009
Üzüm Sen Genel Başkanı
Kaynak : http://www.ekolojistler.org/solun-krizinin-cozumu-belki-de-bir-ciftci-partisi-nde-.-adnan-coban.html

Son Yazılar