Kemiksiz Dilin Düdüğü

Can Dündar’la takımının ve onların omuzlarındaki davulun
tokmağını artta durup vuranların “Mustafa” filmi, söyledikleri ve
söylemedikleriyle, bu yazının başlığındaki “kemiksiz dilin
düdüğü” sözcükleriyle tanımlanabilir. Olur olmaz zamanlarda
tozutmaktan başka işe yaramayan eski un çuvalına benzer bu
çaba dünya tarihinin en özgün ve büyük devlet adamını
anlatanların görkemli kervanına topal eşekle karışma girişimidir.
Eşsiz Mustafa Kemâl Atatürk’ün kendinin kaleme aldıkları, ona
ilişkin yazılanlar ve ayrıca basılanların kaynakçaları kitaplıkları
dolduran ciltler oluşturuyor. Muzaffer Gökman’ın Atatürk ve
devrimleri tarihi üstüne üç ve Türker Acaroğlu’nun açıklamalı
kaynakçası (yani yalnız alt alta dizilerek sıralanmış basılı
yapıtları belirten kitapları) iki cilttir. Ünlü Nutuk’tan geometri
kitabına değin Atatürk’ün kendi yazdıklarını, telgraflarına
varıncaya dek bunca resmî yayınları, kısa ve uzun söylev ve
demeçlerini, açık ve gizli oturumlardaki tüm konuşmalarını, çok
sayıda anıları, Almanya’dan Hindistan’a ve Rusya’dan
Amerika’ya bunca kitabı, akademik tezi, inceleme ve makaleyi,
yazışmaları ve söyleşilerini, sohbetlerini, Ankara’da görev
yapmış yabancı diplomasi temsilcilerinin yalnız ona odaklanan
kitaplarını, yerinde bir deyimle, “sağır sultan” bile duydu. Öte
yandan, Can Dündar ve çevresi işitmeyip (ya da işitse bile)
uyduran sağırlardan.

Arjantin’in eski konsolosu Jorge Blanco Villalta’nın büyük
Atatürk’ü yerinde tanıdı diye o izlenimlerine dayalı kitabı
İspanyolca yayımlandı (1939) ve İngilizceye de çevrildi (1979).
Büyükelçi Charles H. Sherrill Ankara’da yalnız bir yıl görev yaptı
ve Londra ile New York’ta basılan kitabına (1934) “Mustafa
Kemâl Önünde Bir Yıl Temsilcilik” başlığını koydu.
Can Dündar (ve takımı) bu yayınları gereği gibi karıştırmadı. Bir
bölümünü okumak bir ömür tutar. Onların yerine Vamık D.
Volkan ile Norman Itzkowitz’in ortak ve ruhbilimsel burgulu
kitabını bir ölçüde örnek almışlar. Ama habbeyi daha da fazla
kubbe yaparak. Atasözlerimiz içinde “deli arlanmaz, sahibi
arlanmalı” diye bir yakıştırma var.
Ortaya çıkan “Mustafa”yı meraktan, eleştirmek için ya da işsizgüçsüzlükten
gidip görenlere bir atasözü daha anımsatalım:
Darı unundan baklava olmaz.
Dr. Volkan meslekten ruhçözümcü. Itzkowitz de Türk tarihine
eğilen biri. Can Dündar ikisi de değil. Volkan ruhbilimsel
kurguların kümeleri, toplumları ve ulusları ve onların kimi
davranışlarını anlamağa nasıl bir yarar sağlayabileceğini
araştırır. Bu bağlantıları gösteren birkaç kitabı var. Örneğin,
bireylerin ve ulusların dosttan başka (iç birlikteliği ve dış
görünümü nedenleriyle) düşmana da gereksinim duyduklarını
ele alan kitabı. Bu yayınında verdiği ipuçları (İngiliz belgelerine
göre bile, silâhlı Ermeni birliklerinin savaş başında Doğu
Anadolu’da 120.000 kişiyi “boğazladıklarını”, Van’da ayaklanıp
Müslüman mahallelerini ateşe verdiklerini ve çarpışma sınırları
boyundaki Ermenilerin Helep ve Musul gibi güneylere
yollanmalarının bu olaylardan sonra yer aldığını görmezden
gelerek) günümüz vuruşkan Ermeni kuşağının “soykırım”
savında diretmesine birtakım ruhbilimsel ışıklar tutuyor.
Volkan’ın kendi Kıbrıslı Türk olduğundan Yunan-Türk ilişkisini
ele alan ve Türk düşmanlığının köklerine inmeğe çalışan
kitabında da başarılı bulgular vardır. Kişiler ve uluslar için
“çadırın sallanması” dediği ortak çalışması da aydınlatıcıdır.
Ayrıca, “Beyin ve İnsanlar Arası Alış-veriş” başlıklı süreli
yayınındaki onun ve başkalarının çeşitli konulardaki yazıları da.
Bu yayınlarını ilk çıktıklarında okudum. Kendisiyle konuştum ve
yazıştım da. Atatürk’e ilişkin kitabı da İngilizcesinden yıllar önce
okudum ve güvendiğim ruhçözümcülerin (örneğin, Prof. Dr.
Orhan Öztürk) değerlendirmelerini de biliyorum. Volkan’ın bu
kitabı önceki araştırmalarının düzeyinde değil. Olağanüstü bir
kişinin çocukluk yaşamından doğruluğu çok tartışılabilecek
birtakım söylemleri üstelik cımbızla seçerek genellemelere
yönelmek yanlıştır. Bu bağlamda, fizik gibi bir bilim dalında bile
her nötron ve proton aynı biçimde hareket etmiyor diye,
genellemeler yapılmadığını anımsatmak isterim. Hele
basmakalıp örneklerle başlayıp benzerlerini ikide-bir öne
sürerek.
Filmi yapanlar kendi “sansür”lerini koymuş: Mustafa Kemâl’in
yadsınamaz katkısını ufaltmaya yönelik çarpık bir Çanakkale
sunumu, her dakikasını bildiğimiz Samsun görevinin kanıtsız
savları, Anadolu’daki adım adım toplantıları sorumsuzca atlayış
ve Cumhuriyet dönemine ilişkin sayısız yanlışlar ve hafiflikler.
Günümüz kişilik incelemelerinde, Can Dündar’ın yaptığı gibi,
ancak dedikoduya yaraşır böylesine bir yöntem geçerli değil. Bir
olayın ruhbilim açısından değer kazanması için durmadan
yinelenen bir kişilik dokusunu yansıtması gerekir. Örneğin,
Türk-İslâm töresinde ananın eli öpülüp alına götürülürken
Mustafa Kemâl Selânik’teyken, belki de birkaç kez, anasının
yanağından öptü diye bundan bir “kompleks” yaratmak bilimsel
olmayan bir yaklaşımdır. Böylesine olayların ruhbilimsel açıdan
bir anlam taşıması için, deyim yerindeyse, bir “hastalık”
biçiminde olması gerek. Bunu sık yapmış olsa bile (ki bunun ve
öne çıkarılmak istenen benzeri olayların kanıtları yok), elden ya
da yanaktan öpme sonradan “öğrenilen” bir gelenektir; yani,
bilinç-altı bir dürtü değil. Bu davranışlar ekinden (kültürden)
kaynaklanan tavırlardır ve ruhsallıkla ilgileri yoktur. Kaldı ki,
başkasına sıra dışı görünen bir olay yöresel de olabilir. Örneğin,
Selânik’te o yıllarda belki de öyleydi.
Kitabın İngilizcesi yayınlandığında, California Devlet
Üniversitesinden Rıfat Ali Abou el-Haj adlı bir eleştirmen
“Türkiye Çalışmaları Uluslararası Dergisi” adlı süreli yayında “bu
kitap Mustafa Kemâl’in kişiliği ya da onun tarihsel koşullarıyla
ilgili olarak bildiklerimize bir şey katıyor mu?” diye soruyor ve
uzunca yanıtında “Hayır” diyordu. Ona göre de, Mustafa Kemâl
aynı zamanda çağdaş Türkiye’yi yaratan Atatürk’tü. Onu yalnız
Mustafa Kemâl, giderek “Mustafa” diye alıp doğrulukları
kanıtlanmamış, ama ayıklanmış ve sözde bilinç-altı isteklerle
anlatmak yanlıştır. Bunu yapanın adını duyurur, farklı görünme
eğilimini besler, adını “yenilikçi”ye çıkarır, resmî sunumdan
sapıp sanki “özgür bir araştırmacı” görünümüne büründürür,
üstelik ruhbilim ustası gibi göstermeğe kalkar, bu arada banka
hesabını yükseltir, ama tarihçi ve ruhbilimci gözünde
sorumsuzca yanlış yapmıştır.
Mustafa Kemâl Atatürk’ün önce kendi toplumu içinde, sonra da
dış dünyaya yayılan ve hem eski toplumsal yapıda başkaldıran,
hem de yeni yapıda devrimci olarak seçkin bir yeri, üstelik
düşüncede kaynak ve uygulamada önder konumu vardır. Bu
yönleriyle kendi ülkesinde tektir ve dünya tarihinde de ya tekdir
ya da taş çatlasa bir, iki benzeri gösterilebilir. Osmanlı
toplumunun külleri üstünde emperyalizme boyun eğdiren
muzaffer ordular komutanı ve hemen ardından oluşturulan ileri
bir devlet kurucusu olarak, olsa olsa mitolojide dünyayı
omuzlayan Herkül gücünde bir dahi olduğu ortaya çıkar.
Can Dündar’ın çarpık yaklaşımında onu Mustafa Kemâl Atatürk
yapan tarihsel ve toplum koşullarıyla benzersiz kişiliğinin gerçek
özellikleri bütünüyle eksik. Onun yerine, bu üstün, başarılı,
atılımcı ve yaratıcı kişiyi sıradan yaratık düzeyine indirme
girişimi var. “Mustafa” filmi onun tükenmez devingenliğine,
önünde durulmaz istencine, bükülmez kararlılığına, gerçekçi
uygulamalarına ve çok uzağa engin bakışına yer vermiyor.
Dündar’ın yaklaşımında temel bir gereksizlik de var. Herhangi
başka bir kişiyi düşünelim. Ruhsal kuram ve klinik yöntem ister
istemez ikincil ve dolaylı dış belirtilere dayanır. Oysa, Atatürk
ruhçözümsel ağırlıklı bir hasta bakımevine başvurup kendini
inceleyip “dertlerine derman” bulmalarını istemiş rasgele biri
değildir. “Psikanaliz”in gerçek yararı kişiye ilişkin doğrudan
bilgilere ruhbilimci ulaşamadığı zaman görülür. Başardığı,
yazdığı ve bıraktığı somut bilgi ve belge olmadığında dolaylı
yollardan kanıt arama dışında yol yoktur. Ancak, Atatürk’ün
yaptıkları ve kim olduğu bellidir.
Yalnız ulusal değil, ulusaldan da öte bir önderdir. Bangla dilinin
güçlü ozanı Nazrul İslâm Sakarya zaferinin hemen ardından
kaleme aldığı “Kemâl Paşamız” başlıklı kitap boyutundaki uzun
manzumesini on beş gün içinde hem yazıp bitirmiş, hem de
Kalküta’da yayımlatmıştı. Mustafa Kemâl’in Anadolu’daki bir
başarısıyla binlerce kilometre uzakta bambaşka dilde yazan bir
ozana ne gibi bir esin kaynağı oluşuna bakın. Bunun öyküsünü
TÜRKSOLU’nun eski bir sayısında yazmıştım. Atatürk’ün
doğumunun yüzüncü yılı tüm dünyada kutlanırken, Hindistan’da
“Darshana International”a verdiğim makalenin başlığı “Atatürk:
Bir Ulusal Önderden de Öte” idi.
Başkent Nairobi’de en sürümlü “The Nation” günlüğünde
yayımlattığım yazı Afrika’nın bu eski Britanya sömürgesinden
Kenya diye bağımsız bir devlet çıkaran Jomo Kenyatta’nın bir
basın toplantısında Osmanlı devletinin yarı-sömürgeleşmesine
ve Türk Ulusal Kurtuluş Savaşına değinmesine göndermeyle
başlıyordu. 1972’de Aşkabat’taki UNESCO uluslararası
toplantısında “Atatürk’te Asya’ya İlişkin Düşünceler” konulu
Rusça bir konuşmam daha sonra birkaç dilde yayımlanmıştı.
Gördüğüm Üçüncü Dünya ülkelerinde adları “Mustafa Kemâl”
olan çok sayıda kişiyle karşılaştım. Kimilerinde “Paşa” eki de
eksik değildi. Bunlardan birinin, sonra Keşmir’de bakan olan
doktorun öyküsünü de TÜRKSOLU’na yazmıştım.
Gandhi, Nehru, Amanullah Han ve Kenyatta gibi önde gelen
ulusal kurtuluşçuların ve Lenin gibi devrimcilerin ona ilişkin
değerlendirmeleri iyi bilinir. Onu Nobel Barış Ödülüne aday
gösteren de eski düşmanı Yunanistan Başbakanı Eleftherios
Venizelos değil miydi? “Yirminci yüzyılda dahi çıkarmak sırası
Türklerdeymiş” tümcesi Britanya Başbakanı Lloyd George’a
göndermeyle anımsanmıyor mu? Can Dündar’ınki bu
değerlendirmelere karşıt yavan bir girişimdir. Onun yapıt diye
önümüze sürdüğü bir kargadır, konuyu bilenlere bülbül diye
yutturamaz. “Fikri ne ise zikri de o.” Ama belgeler, gerçekler ve
sağlıklı yorumlar başka bir yönü gösteriyor.
Ruhsal incelemelerde, ciddi olması koşuluyla, Sigmund Freud’un
(1856-1939) adı doğal olarak sık geçer. Bu Viyanalı ruh bilimci
kişiliğin bebekliğin ve çocukluğun daha ilk yıllarında kazanıldığı
görüşündedir. Öte yandan, gene Alman kökenli (sonra ABD
yurttaşı) Erik H. Erikson (1902-94) gelişmeyi insan yaşamının
tümünü kapsayan bir süreç olarak görmüş ve “sekiz evre” ileri
sürmüştür. Ona ilişkin kimi bilgiler Prof. Öztürk’ün “Psikanaliz
ve Psikoterapi” başlıklı kitabında da var.
Erikson’un sekiz evresi şöyle özetlenebilir: (1) Bebekte güven
duygusunun ilk belirtileri olan beslenme, uyku ve sindirim
işlevlerinde rahatlık, annenin bunu vermeye hazır oluşu ve ara
sıra gözden ırak olsa da gene dönüp gelmesi, yani çocuk-anne
ilişkisinde süreklilik ve aynı aile içinde büyüme;
(2) Birinci yaşın sonuna doğru çocuğun kas ve devinim
dizgesinin hızla gelişmesi, yani bir şeyi isteme ya da yapmada
seçimin kendinde olması; (3) 3-4 yaşlarında törel sorumluluklar
alması; (4) 6-7 yaşlarında artık ailenin koruyuculuğunda değil,
toplumun sağladığı öğrenme ve çalışma alanında kendini
göstermesi, bunun için okuma yazma gibi beceriler geliştirmesi;
(5) ergenlikle gençlik çağının başlaması; cinsel, toplumsal ve
meslek kimlik duygusunun oluşması; çocukluğun aktöresel
değerleriyle yetişkin değerlerini karşılaştırması; doğabilecek
çelişki uzun sürerse “anti-sosyal” davranışların ortaya çıkması
ya da kişinin artık yerine, mesleğine ve cinsel kimliğine
oturması; (6) genç yetişkinlikte kendi kimliğini başkalarıyla
birleştirmesi; sevgide, okulda, meslekte ve silâh arkadaşlığında
yakın ilişkiler kurması; bunları yaparken kendi kimliğini yitirme
kaygısının olmaması, ama böyle kaygıları varsa kimlik
bunalımından henüz çıkmaması; (7) orta yaşta üreticiliğe ve
yaratıcılığa yönelme; bu evredeki tehlikenin verimsizlik,
duraganlık ve benliğin yoksullaşması olması; ve (8) yaşlılığa
doğru ya umutsuzluk ve ölüm korkusu ya da yaşlanırken
huzurlu bir ağırbaşlılık, yaptıklarından hoşnut olma, gençleri
kıskanmama, horlamama, onlara sevgi duyma, gelecek
kuşaklara güven; kısaca, benlik bütünlüğünün olması.
Mustafa Kemâl Atatürk tüm bu aşamalarda ters kimlik
yaşamamıştır. Bebekken annesiyle olağan ve düzenli almaverme
ilişkisi içinde olmadığını gösteren bir kanıt yok. Bir
yaşında ya da o dönemde kaçamaklar yaptığı, hataları varsa
onları gizleme eğilimleri gösterdiği ya da yalanlar sıralayıp çift
kişilik yönüne saptığını gösteren bir iz de yok. 3-4 yaşlarında kız
kardeşini kollamak ya da tarlada bekçilik benzeri törel
sorumluluk duygusu geliştirdiği biliniyor. Öğrenme, çalışma ve
beceri kazanma isteği zamanında, giderek erken gelişmiştir.
Kimlik ve güven duyguları olgundur; olağan-dışı kargaşa
yaşamaz. Genç yetişkinlikte çevrede ve okulda dost edinir ve bu
arkadaşlıklarına değer verir; onlarla iyi ilişkiler kurar. Onların
önünü kesmez; onları cesaretlendirir, özendirir, kendi
başarılarını onlarla paylaşır.
İnönü Meydan Savaşında Garp Cephesi Komutanı İsmet Paşa’ya
“milletin makûs (ters) talihini yendiniz” diye telgraf çeker.
Ama bu telgrafı çeken kişi her gelişmeyi yakından izleyen,
gerekli müdahaleleri yapan ve askerî eylemleri bile mecliste
(kavuklular dahil) herkese ayrıntılarıyla anlatan başkomutandır.
Silâhlı çatışmaların en sonunda, işgâl altındaki başkent
İstanbul’a girecek yengin Türk askerinin başına en çok o
yakışırdı, ama çatışmalarda beklendiği ölçüde öne çıkamayan
Refet Paşa’yı atar. İzmir kurtulduğunda halkın içten gösterileri
karşısında, tüm askerî harekâta dört yıla yakın süredir en
yüksek düzeyde ve akıllara durgunluk veren bilgi, beceri ve
yaratıcılıkla önderlik etmiş olmasına karşın, yaygın olarak
bilinen film karesinde balkona (bunları başarmak sanki kolaymış
ya da sanki başkomutan o değilmiş gibi) sivil giysisiyle çıkar.
Lozan görüşmelerinin sonunda gene İnönü’yü parıltılı sözlerle
kutlar, ama belgeler gösteriyor ki, başarının gerisindeki seçkin
strateji ve taktik ustası ve pazarlık gücünü sonuna dek kullanan
hesap adamı gene odur.
Bu mu çocukluktan gelen sorunların tutsağı kişi? Bu başarıların
esin kaynağı önce Malta’ya kaçan, oradan da İtalya’ya sığınan
kendi telâşındaki Sultan-Halife olabilir mi? Asıl yapılması
gereken, örneğine az rastlanan olumsuz koşullar zincirine
karşın, böyle bir üstün insanın bu başarılara nasıl ulaşabildiğini,
bunun için gerekli kişisel erdemleri kendinde nasıl
toplayabildiğini, bunlarla da durmayıp ardından örnek
devrimlere nasıl yönelebildiğini ve tüm sözü edilenleri bu denli
kısa süreye nasıl sığdırabildiğini incelemektir.
Ruhbilimci Freud’a sağlıklı insanın tanımı sorulduğunda şu iki
sözcükle yanıtlamış: “Sevmek ve çalışmak.” (Lieben und
arbeiten). Sevişmek yerine daha geniş anlamda insanları
sevmek ve yalnız bir işte çalışmak değil, yapıcı ve yaratıcı
çalışmaya yönelmek. Mustafa Kemâl Atatürk ruh sağlığı olan
yetkin insanın erişilmesi çok zor bir örneği, giderek sağlıklı
kişinin ta simgesiydi. Aydınla aydın, önderle önder, ama
köylüyle de köylü olabilen öylesine bir devi içlerine
sindiremeyenler yabancı aldatmacanın maşası ve yerli gericiliğin
küçük esnafı olmaktan doğan kendi rahatsızlıklarını iyi etmeğe
bakmalılar.
Erikson’un sözünü etmişken ona ilişkin, ama konumuzla da
bağlantılı birkaç ekleme yapmada yarar görüyorum.
Onun çalışmaları temelde ruhbilim incelemeleridir. Ama
ruhçözümcü yaklaşımla ekinsel insanbilimden (kültürel
antropolojiden) ve tarihten yararlanır. Bu kapsamdaki yayınları
arasında “Genç Adam Luther” ve “Gandhi’nin Gerçeği” başlıklı
kitap boyutunda yapıtları var. Birincisinde Katolik Kilisesine
başkaldıran ve Protestanlığı kuran Martin Luther’in (1483-1546)
az bilinen çocukluğuna ve gençliğine eğilir. Bu yapıtında
Marksçıların düşünce ve eylemlerini ekonomik alt-yapı üstüne
kurguladıklarından ötürü iç-gözlemci ruhbilimi (introspektif
psikoloji) savsakladıklarını yazar. Ancak, kimi ruhbilimcilerin de
tam karşıt bir aşırılığa giderek “özgünlük, yenilik, değişiklik”
adına her eylemi bir çocukluk anısına bağlamak gibi dar bir yola
girdiklerini de ekler. Sanki yetişmiş kişide de sürekli olarak bir
çocuk varmış ve uzun yaşamda bile bunun belirleyiciliği
kesinmiş gibi. Sanki kişi, diyelim, ana-babasının yanlışlarını
ölüme dek omzunda taşımak zorundaymış gibi. Freud’un kızı
Anna Freud da “Benlik ve Savunmanın Düzeneği” başlıklı
kitabında iç savunmayı açıklarken, yetişkinlerdeki değişikliklere
değinmez. Oysa, kişi değişir, gelişir ve her aşamanın
gereklerine uyar ya da onlara tepki gösterir.
Tarih belki yalnız tarihçilere bırakılamaz. Ama “ruhbilimcilere mi
bırakılmalı?” diye bir soru da yersiz sayılmaz. Tarih yapanların
çocukluklarına inip, güvenilirliği kuşkulu bilgilerle, dünya
olaylarının yepyeni bir yorumunu yapmakta haklı olur muyuz?
Bunu yapan kişinin kendi tüm bağlantılarından kurtulmuş sayılır
mı? Çok eskide kalmış olaylarla kendi arasında yargılarını
etkileyecek düşünceler ve kurumlaşmalar yok mudur? Yorumcu
bunların yaymacalarının kurbanı, tutsağı ve kimi örneklerde
kiralanmış kalemi olamaz mı? Bunun yeterince örnekleri yok
mudur? Kendi yaşamımızda böylesine çok sayıda olaylarla
karşılaşmadık mı?
Örneğin, ben böyle saptırmaların tanığı oldum. Birini
aktarabilirim. Cenevre’de yaklaşık bir ay süren (ve benim de
baştan sona katıldığım) bir Birleşmiş Milletler toplantısı sonunda
alınan kararın tam karşıtını (sanki alınan karar buymuş gibi)
ünlü Paris günlüğü “Le Monde”un birinci sayfasına yazan iletişim
görevlisi gördüm. Bu sayfaları başka örneklerle doldurmanın
gereği yok. Ne demek istediğimin anlaşılacağını sanıyorum.
Ruhçözümcünün kendi de yanılır, abartır ve yanlış ya da eksik
yorumlayabilir. Örneğin, Luther de Almanya’nın Erfurt ilçesinde
bir manastır korosunda şarkı söylerken, sara nöbetine benzer
bir şeyden ötürü bayılıp düşmüş. Danimarkalı bir ruhçözümcüye
göre, bu bayılma bu genci sonra bildiğimiz Martin Luther yapan
ciddî bir patolojik olaymış. Erikson’a gelince: Luther’in gençlik
çağının kişilik dokuları üstünde daha fazla duruyorsa da, öteki
yaşam dilimlerine de değinir.
Gene Erikson Hindistan’ın ulu eylemcisi Gandhi’ye ilişkin
kitabında 1918’de Alman, Avusturya-Macaristan ve Osmanlı
İmparatorlukları batar, ABD Başkanı Woodrow Wilson’a (1856-
1924) boş yere umut bağlanır ve V.İ. Lenin (1870-1924) adı
yeni bir toplum ufkunda yükselirken, Asya’nın güneyinde
Mohandas Karamchand Gandhi (1869-1948) adında birkaç
metre beze sarınmış birinin Ahmedabad denilen bir kentte
orucu bir silâh gibi kullanarak 1940’lara doğru ülkesini
özgürlüğün eşiğine nasıl getirdiğini, ruhbilimsel verilerden de
yararlanarak, açıklamağa çalışır.
Mustafa Kemâl Atatürk için de böyle bir çalışma düşünülebilirdi.
Ancak, bunun için Erikson ölçüsünde ruhbilim eğitimi görmekk,
ayrıca seçilen kişiyle bağlantılı tarih olaylarını gereği gibi
özümsemiş olmak koşuluyla. Çanakkale’de başlayıp altı yıl
sonra İzmir’e girişiyle taçlanan ve başka komutanın payına
düşmemiş askerî zaferler dizisini, buna eşlik eden ve karşısına
çıkan yabancıların meslek yaşamlarını noktalatan diplomasi
kazançlarını, ardından gene devlet adamları içinde kimseye
nasip olmamış ileri atılımların düşünürü ve uygulayıcısını
sunarken, ona bir de ruhbilimsel bir yaklaşım katmak kuşkusuz
sıradan birinin başarabileceği bir uğraş değildir.
Yaptıklarıyla yabancı ve yerli çıkarcıların oyunlarını bozduğuna
kuşku yok. Soygunları ve sömürüleri böylece engellenenlerle
onları savunanların yakıştırma girişimleri de oldu. Tüm Avrupa
bile (Arnavutluk, Belçika, Britanya, Bulgaristan, Danimarka,
Hollanda, İsveç, İtalya, Monako, Norveç, Romanya, Yugoslavya
ve Yunanistan’da) tahtlarla ve (Almanya, İspanya, İtalya,
Macaristan ve Portekiz’de) diktatörlerle doluyken ve bunların
birçoğu “faşist” olmakla övünürken,
Atatürk’ün kurduğu Türkiye Cumhuriyeti Avrupa’daki baskı,
acımasızlık, toplama kampları ve gaz odalarıyla fırınlar gibi
kıyım yöntemlerinden kaçmak zorunda kalan seçkinler, aydınlar
ve sıradan kişilerin gidebilecekleri birkaç sığınak ülkeden önde
geleniydi. Yalnız kalbur-üstü birkaç yüz profesör ve sanatçı
değil, binlerce sıradan insan söz konusuydu. Atatürkçülük
bununla da haklı olarak övünür. Bu büyük olayı da görmezden
gelmek ne denli dengesizliktir.
Atatürk’ün kurduğu CHP’nin o yılların Avrupa’sındaki faşist
partilere hiç benzemediğini Maurice Duverger “Siyasi Partiler”
adlı ünlü başyapıtında inandırıcı biçimde anlatır. Kuşkusuz,
başka yabancı uzmanlar da. Padişahçı-Halifeci birkaç
siyasetçinin 1925’de oluşturduğu Terakkiperver Fırka girişimi ve
1930’daki Serbest Fırka karşı-devrim yönünde gelişme
gösterdiklerinden kapandılar. Birincisi daha çok önderleriyle,
ikincisi de tabanıyla bu yoldaydılar. Ankara eksenli devrimci
açılımın buna destek olması düşünülemezdi.
Oysa, Atatürk devrimin ereklerinden sapmayan bir muhalefete
karşı hoş görülüydü. Önceki iki girişimin devrim-karşıtı olması
nedeniyle, kendinin cumhurbaşkanlığından ve o yıllarda
başbakan olan İsmet İnönü’nün de başbakanlıktan ayrılarak,
gene Kemâlist devrimler çizgisinde bir muhalefet partisi
kurmayı düşündüğü anlaşılıyor. Daha doğrusu, Atatürk ile İnönü
arasında bu yoldaki bir konuşmayı İsmet Paşa bana 1966’da
evinde aktarmıştı. Onun bu anısını ben de TÜRKSOLU’nun bir
sayısına yazdım ve yayımlandı. Öyleyse, sağlıklı bir muhalefet
uğruna kendi iktidarını bırakmaya bile razıydı.
Kaldı ki, başka yöneticilerin, hele onun gibi benzersiz bir geçmiş
birikimine sahip olduklarında, katlanamayacakları hoşgörüyü sık
sergilediği bilinmelidir. Çerkez Ethem ve kardeşlerinin
durmadan yinelenen, ama yersiz, hesapsız (ve sonunda işgâlci
Yunan ordusuyla işbirlikçi) muhalefetine bile ne denli dayançlı
davrandığı bilinmesi gereken gerçeklerdendir. Hak etmiş
olmasına karşın, “beni övmeyi bırakınız!” sözünün sahibi olan
Atatürk oranında hoşgörülü ve onun çağdaşı bir devlet adamı
yoktu. Mussolini, Hitler, Franco, Salazar, Horthy, Gömbös, Zogo
ve Stalin gibilerini ve ABD korumasındaki düzinelerle Lâtin
Amerikan buyurganlarını bir kalemde geçelim.
ABD başkanlarından hemen hemen tümünün, hattâ pek
demokrat sanılan Abraham Lincoln’un ya da 1929 ekonomik
bunalımı yıllarındaki Başkan F.D. Roosevelt’in kabine kararlarını
nasıl aldırdığını gereği gibi biliyor muyuz? Örneğin: ABD Başkanı
kabine toplantısındaki oylamadan sonra diyor ki: “Dokuz oy
‘evet’ diyor; bir de benim ‘hayır’ oyum var. ‘Hayır’lar kazandı!”
Bunların öyküleri Amerikan yayınlarındadır.
Atatürk’ün bir hoşgörü örneğini de yakın dostları (yazar ve
diplomat) Yakup Kadri Karaosmanoğlu ile o yılların
tanıklarından eşi Lemân Hanım’dan dinledim. Ocak 1932 ile
Aralık-Ocak 1934-35 yılları arasında yayımlanan Kadro adlı aylık
düşün dergisinde (doğru anımıyorsam) “Gözleri” başlıklı (ya da
bu izdemin altını çizen) imzasız bir yazı çıkmış. Yazıyı kaleme
alan yayın kurulundaki altı kişiden biri olan genç Burhan
Asaf’mış (Belge). Bir evrim yasası TBMM’nde görüşülür ve
oylamaya doğru gidilirken, toplantıyı izleyen Atatürk bu
aşamada söz alıp hiç konuşmaz. Ancak, oturduğu yerden kendi
gözlerini birilerinin gözlerine diker. Yazıyı yazan kişi de
Atatürk’ün “gözleriyle” oylamanın sonucunu saptadığını ileri
sürer, bunun eleştirir. Atatürk de yazıyı okur, ama bir şey
demez. Ne var ki, çevresindekiler “bu dergiyi kapatmalı,
çıkaranların önünde yer alan Yakup Kadri’yi de CHP’nin haysiyet
divanına verip partiden atmalı” diye diretirler. Yakup Kadri de
eleştirilerden ve yersiz yakıştırmalardan bıkmış, dergiyi sona
erdirmeyi ciddî olarak düşünmektedir. Ancak, Atatürk Yakup
Kadri’nin evine kadar gelip bu yayını sürdürmesini öğütler.
Ayrıntıları ilginç olan bu olayın özeti budur. Atatürk’ün
gözlerinin, yani gözlerini dikip bakışının gerçekten çok etkileyici
olduğu anlaşılıyor. İstanbul’a da gelip Atatürk’le konuşan
Britanya Kralı Sekizinci Edward da “Bir Kralın Öyküsü” başlıklı
anı kitabında bu gözlerin sözünü eder.
İçkisi konusunda yıllar önce televizyonda konuşan garsonunun
ilk-elden bir açıklaması oldu. İçkiyi ona hep kendinin ve alkolü
az biçimde hazırladığını, hiç fazla vermediğini ve tüm yaşamı
boyunca kendine bir kez bile ek olarak içki istediğini
anımsamadığını söyledi.
“Mustafa” filmi nedeniyle söylenmesi gerekenler burada
bitmiyor.
Ama her yazının sonuna çok uzatmadan bir nokta koymak
gerekir. Ne var ki, filmin neden olacağı zarar, her tepkiye
karşın, daha fazla olur. İzleyici, hele çok kitap okumak
alışkanlığı yoksa, görsel ürünün daha fazla etkisi altında kalır.
Bu durum her film için doğrudur. Besteci Mozart’ın yaşamını ve
çevresini konu edinen “Amadeus” (1984) adlı film de öyleydi.
Hollywood film endüstrisi o ürününde Mozart’ı “beyaz”, çağdaşı
başka bir besteci olan Antonio Salieri’yi de “siyah” özyapılı
olarak çizmişti. Filme göre çok yetenekli olmayan bu ikincisi
Mozart’ı sürekli olarak kıskanıyor ve onu zehirleyerek
öldürmeğe çalışıyordu. Oysa, İtalyan kökenli olan ve operaları
tüm Avrupa’da övgüyle karşılanmış olan bu bestecinin
Mozart’tan aşağı kalır bir yanı yoktu. İkisinin de birbirlerini bir
ölçüde kıskanmış oldukları belki ileri sürülebilir. Ancak, on altı
yaşındayken Viyana’da imparatora tanıtılmış, sonra saray
besteciliğine atanmıştı. “Tarare” adlı Fransızca bir operası
Mozart’ın “Don Giovanni’’sinden daha fazla övgü almıştı.
Kıskanan daha çok Mozart’tı. Salieri üç ünlü bestecinin de müzik
öğretmeniydi ve Ludwig van Beethoven’e bile (çocukken değil,
ünlü olduktan sonra) müzik dersleri vermişti.
Bu filmin bu denli yanlış öğretisinden sonra, izleyicilerin kaçta
kaçı kitaplık raflarını karıştırıp gerçeği öğrenmeye koyulur? Bu
nedenle, kitaplar devirmekten çok daha kısa süre alan film
unutulmuyor. “Gece Yarısı Ekspresi” ve “Ararat” gibi filmlerin
zararlarının sürmesinin nedeni de bu. Ama gene de görevimiz
yanlış sunumların karşısına çıkmaktır.

Kaynak : http://ileri.turksolu.org/

Son Yazılar